• 400 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    "NEREDESİN YANAN ALNIMI MÜŞFİK AVUÇLARINDA DİNLENDİRECEK MEÇHUL DOST?"


    Jurnal..
    Bir nevi ihbar yazısı ; kişinin kendini, içindeki ben 'i ihbarı. Yeri geldiğinde gayet aklı başında, ölçülü kelimelerle, yeri geldiğinde çığlık çığlığa.

    Cemil Meriç' le ilk tanışmamız ve kaleminin azametinde bütün ön yargılarımın ve tabularımın gümbür gümbür yıkılışı.

    Kendisi okuma yazma düşkünü, kitap aşığı, kütüphane kuşu. Gençliğinin ilk yıllarında milliyetçiliğe kayan çizgisi, İstanbul Pertevniyal Lisesi' ne devam ederken, tam aykırı istikamette yankı buluyor. Sosyalist Cemil Meriç oluyor zamanla. Okulu, çevresi, arkadaşları, Nazım Hikmet 'le tanışması büyük etken.

    Bu durum, sonrasında sürekli polis takibinde yaşamasına, hatta idam talebiyle yargılanmasına, mahkeme salonunda Marksist olduğunu haykırmasına kadar varıyor. Suçsuz olduğu anlaşılıp berat etse de, o yılların beraberinde getirdiği her şeyin izini yazdıklarında ve hayatında görmek mümkün.

    Sıkı bir Balzac hayranı. Henri De Saint 'in etkisinde kalmış. Önce Avrupa' ya yöneliyor, sonra Asya 'ya, yani Hindistan' a.
    Hint bir arayış onun için.
    Bir ümit, bir teselli.
    Ganj kıyılarında çiçek toplamak gibi.

    İnsanlığa istikamet veren iki milletten birinin Hint, diğerinin Yunan olduğunu düşünüyor. Ve çağın getirdiği kendini unutuşun devasının Hint felsefesinde olduğuna inanıyor.

    Cemil Meriç denilince anahtar kelimelerin başında okumak, yazmak, kitap, kütüphane geliyor. Siyasi düşüncelere ve eserlere sınırlama getirmeden okumuş da okumuş. Yaratmanın yazmakla başladığını düşündüğü için ;
    "Yazıyla kazanılmayacak savaş yoktur." diyor.

    Politikadan hoşlanmayan, bütün ideolojilere mesafeli, toplumun kimlik arayışını kendi nezdinde yaşayan, düşünmeye, öğrenmeye ve öğretmeye istekli tam bir entelektüel.

    Jurnal okumak, biraz da olsa onu tanımak demek, ama bu hiç de kolay değil. Okurken kelimeler yağıyor insanın üzerine. Kelimeler yıldızlaşıyor, kelimeler aydınlatıyor. Kelimeler kuş oluyor bazen, buse oluyor. Tüm dünya kelimelerden ibaret diye düşünüyor insan.

    "Gören, hangi hakla yalnızlıktan şikayet eder?" diyor. Görememenin o büyük, kabul edilemez ıstırabını resmen içinizde hissediyorsunuz. Her cümlesi bir düşüncenin, bir hissin fotoğrafı sanki.

    Ezilen, kurtarılması gereken insanların varlığı, onları deli gibi savunurken henüz bir tekinin bile elini sıkmamış olması, kendi içerisinde gördüğü bir tezatlık.

    İsyan ortak aslında. Düşünceye, inanca ve yaşama yapılan baskıyla beraber, düşünen insanı kuduz köpek gibi kovalayan ve insanları küçülmeye zorlayan hakim bir sınıfın varlığı.

    "Yoksa sosyalizm, çağımızın gördüğü en tatlı rüya mı olacak?" diyor.

    Tanrı, şeytan ve din gibi konularda oldukça karışık fikirleri var. Belki de ben, zıtlıklardan oluşan bu düşünceleri, bir potada toplayamadığımdan bana karışık geldi, bilmiyorum.

    "Tanrı eğlenmek için yaratmış dünyayı. O, yıldızlarla, kürelerle, okyanuslara ve insanlarla oynayan bir çocuk." diyor.

    "Hilkat, bir diyalog." diyor ve
    "Tanrı kendine yetememiş." diye zirve yapıyor yazdıklarında. Ben bunları okurken, kafamda Cemil Meriç 'e ait ne varsa yeniden kuruyorum.

    Sakin sakin okurken onun coşkusunun okuyucuyu nerede yakalayacağı belli olmuyor.

    Hz. İsa' dan, Hz. Muhammed 'ten, Lenin' den, Marx 'tan, Gandhi' den bahsederken, daha o sayfa bitmeden, bir haykırıştır koparıyor ;
    "Neden kafanda ben yokum? Neden kalbinde ben yokum?" diye.

    Hele bir yer var ki, ta içime işledi okurken. Okumak istediği zaman dövüldüğünü, kitaplarının yırtıldığını, sonrasında hapse atıldığını, dostlarının kendi kitaplarını ondan sakladıklarını anlatıyor. Ve insan, zorlanıyor okurken.

    Sonra hiç ummadığınız anda karşınıza Sartre çıkıyor, Camus, Simone de Beauvoir, Mussolini, İbni Haldun, Shakespeare, Lenin, Emil Ludwig, Baudelaire ve daha niceleri..

    Bir isyan..
    Açlık..
    Açlıktan çetin yalnızlık..
    Gurbet..
    Aslında kimsenin kendisini kolay anlayamayacağının da farkında.

    Medeniyet nedir, nasıl inşa edilir, üstünlüğü ya da üniversalliği nereden gelir?
    Sosyolojik kavramlar, Yunan ve Hint medeniyetlerinin getirdikleri, Hint medeniyetinin İslama, İslamın Hint medeniyetine bakış açısı..
    Hepsi ve çook daha fazlası hem anlaşılır, hem orijinal, hem de hiç sıkılmadan okuyacağınız bir şekilde bu kitapta mevcut.

    "Açılmayan bir kitap gibiyim. Küskün, biçare.." diyor kendisi.

    Ben bu kitapta aradığım pek çok şeyi buldum sanırım. Okumama, yaptığı güzel incelemeyle vesile olan Ali KARAYAZI arkadaşıma teşekkür etmeden bitirmek istemiyorum.


    Keyifli okumalar.. :)
  • tüm dinlerin mensupları arasında yer almışlar ve yaşamlarını devam ettirmişlerdir yapıları gereği. İnsansı yaratılışları gereği olarak, totemistler, derin düşünce ve varlıklarının hakikatlerini sorgulama, araştırma, kendi hakikatlerini hissedip yaşama imkânına sahip değillerdir. Kendilerini ve tüm varlığı daima madde olarak düşünürler. Ötede bir yerde; yeryüzünde veya uzayda, aşağıda veya yukarıda bir tanrı düşünüp, ne yapıyorlarsa o tanrı için yaparlar... Yerler, içerler, çoğalırlar, tapınırlar, öldürürler; hep o kendi dışlarında bir yerlerde olan tanrıları uğruna! Ya da hiçbir şeye inanmazlar, totemleri kendi bedenleridir! Etiketlerinde yazılı din veya mensubiyet adını kaldırırsanız, hiç farkı yoktur bakış açılarının birbirlerinden; giysi, görünüş ve lokal şartlanmalar dışında. Onlar tanrıları adına iyi bir şey yapacak, itaatkâr olacak ve sonuçta da tanrılarının vereceği nimetler içinde, yiyip içip seks yaparak ebediyen yaşayacaklardır. Aksi hâlde tanrıları onları cehennemine hapsederek ebediyen azap çektirecektir.

    Bu arada, her birinin “tanrı” tahayyülü, bir diğerinden değişik olduğu için de, birbirlerinin tanrısını sorgulayıp yargılayanlar, beğenmeyip inkâr edenler ve hatta bu yüzden savaş baltalarını çıkartanlar pek çoktur! Çünkü bunlar, Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın “LÂ İLÂHE = TANRI (dolayısıyla tanrılık kavramı) YOKTUR” mesajının anlamını ya duymamışlar ya da duyup üzerinde düşünmemişlerdir! Çoğunluğu ses kaydeder beyinlidir!.. Ezberler ve tekrar ederler! Söylediklerinin anlamını düşünebilme yetisine sahip değillerdir yaratılışları sonucu!

    Totemistlerdir işte bunlar da!.. “Şirk ehli” diye de adlandırılmışlardır... Şirk kalkmadan da “Tevhid” gerçekleşmez!

    Sonuçta açık veya örtülü, olay aynıdır!
  • 400 syf.
    ·11 günde·9/10
    Bernhard bu eserinde yine ciddi konulara değinmiş. Aslında onda ben şahsen sürekli bir eleştiri havası seziyorum. Daha doğrusu sorgulayıcı bir eleştiri. Bir şeyi yapıyorsak bunu neden yapıyoruz ve neden yapalım ki? Yüzlerce yıldır doğru kabul edilip süregelmiş şeylere bile Bernhard okuduktan sonra en büyük kuşku ile bakar hale geliyorsunuz. Ama aslında onun değindiği konular, salt doğru olarak kabul edilen tabuları yıkan konuların yanında modernleşmenin (ya da yanlış modernleşmenin?) getirmiş olduğu yanılgıların korkusuzca imhasıdır ve yok edilmesidir. Belki de bu yanılgılar bu kadar sert bir dili hak ediyorlar diye düşündüm kitap boyunca. Çünkü bazı yerlerde gerçekten çok sert eleştiriler vardı, ama bir yandan da dedim ki kendi kendime, modern yanılgılar bu sertliği hak ediyor, sonuna kadar.

    Eser genel olarak ailesinin ölüm haberini alan bir öğretmenin bu süreçte yaşadığı zihinsel değişimleri anlatıyor. Bir düşünsel süreç hayatı kaplar. Bu açıdan nadir yazarlar bu temada başarıya ulaşabilir. Demek istediğim Bernhard gibi yazarların bu türden bir eseri aynı türün klişeleşmiş eserleri gibi yazmamaları. Bir adamın düşünsel yolculuğuna konuk olmak, kendisini bir sonuca ulaştıramamasına şahit olmak, bunalımlarını görmek, işte bunlar gerçek hayatta bir düşün insanının zihinsel sürecini bizlere aralayan şeylerdir. Ve bu zihinsel süreç de asla tamamlanmaz, eserin sonuna gelinir ama düşünsel süreç hala devam ediyordur. Tabiri caizse yazar içinize fikir tohumları salmıştır ve dünyaya karşı bakış açınızı değiştirmiştir. Böylelikle bazı eserler insanın ömrü boyunca devam eder. Çünkü insan o bazı eserlerden almış olduğu düşünceleri ve düşünce filtrelerini yaşamı boyunca taşır. Bu da eserin, kitabın dışına, gerçek yaşama taşmasına neden olur. İşte bunu başaran nadir yazarlardan biridir bana göre Bernhard.

    Öncelikle şundan bahsetmeliyim ki eserde bireysel olarak bir toplumsal baş kaldırmadan yola çıkarak karakterimizin zihinsel değişimlerine şahit oluyoruz. Bir insanın zihinsel gelişimine ve değişimine şahit olmak bizleri bu eserde bazı yerlerde hem şaşırtıyor hem de gerçekleri bu kadar yalın halde görmek tüylerimizi de diken diken ediyor. Karakterimiz gerçek hayatın mantıksızlıklarını gayet açıkça görebilen biri. Bu açıklık bizi şaşırtıyor kimi zaman kitabı okurken. Bazı gerçekleri elbette ki birden fazla insan da fark edebilir. Fark edebilme yeteneği de elbette ki önemlidir ama açıkça dile getirme yetisi olmadan farkında olabilmek bir işe yarar mı? Ya da farkında olmak da sadece bir oyunculuktur belki de? Farkındaymış gibi yapma oyunculuğu.

    İnsanların sergilediği hayatsal manada olan oyunculuk sanatından bahsediyor kahramanımız. Tiyatral bir oyunculuk değil bu. İnsanların kendilerini tamamen verdikleri, belki de farkında olmadan oynadıkları bir oyun. Bu oyunculuk sanatını üstün bir şekilde sergileyen insanlara olan iğrenmesini dile getiriyor. Mesela müzik dinleyip müzikten anlıyormuş gibi davrananlar, hayatı boyunca kütüphaneye gitmeyip kitap okuyormuş gibi yapanlar ve en beteri, saygın ve entelektüel görünmek amacıyla bilgili taklidi yapanlar. Aslında bu oyunculuklara da ihtiyacı oluyor bir süre sonra bu oyuncu insanların. Çünkü rezilliklerini gizleyebilecekleri tek yöntem bu oyunculuk oluyor. Üst düzey hayatsal manada bir oyunculuk! Bu oyunculuğu farkında olmadan sergileyenler bu durumun dramatik oyuncuları, ki bunlar aslında oyuncu bile değil dublörlerdir yapılması gerekenleri yaparlar, bir de her şeyin farkında olan asıl oyuncular vardır onlar da en tehlikeli olanlardır, çünkü bu tür insanlarda da diğerlerini bir küçük görme ihtiyacı vardır. İnsan küçük göremediği insandan nefret eder. Bu yüzden bunların karşısında duran doğru sözlülere en büyük nefret söylemlerinde bulunurlar, tabii haliyle dublörler de bunun aynını taklit eder.

    Hayatımıza ne yazık ki bazı basamaklar konulmuş. 'Önceden belirlenmiş' basamaklar. Bu basamakları çıkmadan yukarıya tırmanan insanları, toplum her zaman dışlamıştır. Çünkü topluma göre bu 'hazır' basamakları (tıpkı hazır su, hazır çorba gibi) kullanmayanlar ahmaklardır. İşte Bernhard olabildiğince bu basamakların, eserde görünmüş olanlarının hepsine saldırıyor. Onları 'yok ediyor'. Benim en sevdiğim kısım diploma kavramı ile ilgili olan kısımdı. Gerçekten olağanüstü bir tespit ve muhteşem bir dile getiriş. Biz insanlar modern dünyada diploma ve diploma benzeri onlarca değersiz belge içinde sıkışıp kalmış durumdayız. Diploma aslında sadece bir formalite olarak kalmalıydı. Ama biz insanlar, eserde de bahsedildiği üzere artık diplomalar için yaşar hale geldik. Diploma uğrunda öğrenilen bilgilerin kendi başına hiçbir önemi yok artık, hele eğer ucunda 'yüksek notlar' alıp diplomayı sağ salim kazanabilmek varsa. Diploma kavramı modern çağda bilgiyi değersizleştirmiştir. İnsanlar bir diploma alıncaya kadar çalışıyorlar, bilgi ediniyorlar, ki bu bilgileri de diplomayı alırlarsa eğer unutuyorlar, sonra da kendilerini tamamen bırakıyorlar. Yani insanlar kendilerini ancak diploma alacak kadar bilgisel olarak ileri götürüyorlar, daha da ilerisine gitmeyi mantıksız buluyorlar. Bu diploma kavramını öyle benimsemişiz ki hayatta, onu artık bir doruk noktası olarak görüyoruz. Hayatsal manada bilgi edinmenin hiç kimseye faydası yok artık, eğer işin ucunda diploma yoksa. Sosyolojiyi ya da jeolojiyi çok seven ama diploma kazandıran bir yöntem dışında bunu seven bilgi birikimi sağlayan insan topluma göre en büyük ahmakdır, çünkü bunu bir diploma uğruna yapmıyordur.

    İşte günümüzdeki insanın içini karartan bu türden bir bilgi kısıtlamasının eleştirisini bolca yapmış Bernhard. Bu bağlamda, insanın bilgili taklidi yapanının gerçekten de en tehlikeli oyuncu tipi olduğunu anlatmakla kalmıyor bilgi gibi evrensel olan, son derece kısıtlanamaz bir kavramı diploma gibi komik kağıt parçalarına sığdırmaya çalışan zihniyeti de yerden yere vuruyor. İşin sarsıcı gerçeği, aslında bu gibi dehşet vermesi gereken bazı modern zaman manzaraları karşısında insanların her zaman her şey doğalmış gibi davranmaları olduğunu belirtiyor. Onca dehşet verici şey varken insanların gerçekten de her şeyi doğal görmeleri bile bir dehşet veriyor. Zaten asıl dehşet de bu değil midir, dehşet duyulması gereken bir şeyde birinin dehşet duymadığını görmek. İnsanlara bu aslında dehşet verici olan düzenbazlıklar öylesine benimsetilmiş ki dehşeti doğal olarak görmeye başlamışlar.

    Eserden şu örneği vermek daha doğru olacaktır zannımca. Eğer tanıdığımız bir kişi ölmüşse onun arkasından kötü konuşmamak gerektiğini düşünüyoruz, neden? Bir kişinin ölmesi hayatın somutluğu kadar somut bir durumsa, neden ölen bir kişinin ardından olduğundan daha iyi biriymiş gibi konuşmaya çalışıyoruz? 19.-20. yüzyılda öldükten sonra bir düşünce insanı olarak en iyi şekilde anılmak isteseydiniz yapmanız gereken tek şey bir soylu olmanız olurdu. Çünkü karakterimizin ölen ailesinin de bir soylu aile olması, aslında köylü diyerek dışladıkları insanlardan daha beter bir durumda olmalarını kapatan bir durum. İşte bu adeta 'şık bir perde' görevi gören soyluluk kavramı da çokca irdelenmiş durumda eserde. Bir insanın ölümü, o insanı iyileştiremez, kötüleştiremeyeceği gibi. O yüzden ölen bir insanı olduğundan daha iyiymiş gibi göstermeye çalışmak da bir sahtekarlıktır. Bunun bize yakın olan bir insanı kaybettiğimizde onun anılarına zarar vermeme çabası olarak anlatıyor Bernhard. Ama bu zarar vermeme esasında ona asıl zarar verme olacaktır. Çünkü bir kişiyi olduğundan daha değişik bir şekilde göstermek en büyük düzenbazlıktır. Ayrıca insan suçsuz bir varlık da değildir, her insan iğrenç hatalar yapar ve bu gizlenmemelidir. Sonuçta ölen varlık bir insandır, daha üst düzey bir varlık değildir.

    Toplumsal eleştiriden ayrı olarak bazı felsefi konulara da değinilmiş. Mesela bir bölümde kahramanımız bir filozofu ne kadar çok anlamaya çabalarsa o kadar çok o filozoftan ve onun düşüncelerinden uzaklaştığını hissettiğini belirtiyor. Bu açıdan bana göre felsefenin ne kadar geniş bir kavram olduğuna dikkat çekilmiş. İçinde kolayca kaybolunulabilecek sınırsız bir kavram. Siz bir filozofun derinine inmeye çalıştıkça, her şeyi temelde göremezsiniz. Çünkü temele inme kavramı bana göre felsefede imkansızdır. Çünkü her zaman başka bir kapıya varırsınız. Bir filozofun yalnızca bir düşüncesinin bile temeline inmeye çalıştığınızda karşınıza bambaşka bir kavram çıkar, uzun çabalar sonrasında söz konusu filozofun o düşüncesinin aslında o bambaşka olan kavramın ufacık bir yerinden çıkmış olduğunu görürsünüz. Bu ufacık bir yer de sizi başka kavram ve düşünce akımlarına sürükler. Ki bu sürüklenme sırasında en az alakalı olan akımlara fikirlere bile uğramış olursunuz, çünkü bazı filozofların düşünceleri gerçekten de bu en az alakalı fikir ve akımlardan ortaya çıkmıştır. Bu şekilde sonu gelmeyen bir kapı içinde kapılardır, bir filozofun derinine inmek. İşin zorlayıcı kısmı üstte de tıpkı bahsettiğimiz gibi, bir kapıdan sonra sadece tek bir kapının da gelmemesi durumudur. Bir kapıyı geçersiniz karşınıza bir anda yüzlerce kapı çıkar. Ve bu kapılardan geçtikçe asıl bulmak istediğiniz şeyden ne kadar uzaklaşmış olduğunuzu fark edersiniz. Önemli olan o ilk bulunmak istenilen şey ile kendinizi neredeyse kaybedecek olduğunuz yerdeki bağı koruyabilmektir. Tıpkı geçmiş zamanlarda piramitleri keşfetmeye çalışan gezginlerin kullandığı bir teknik gibi; kendilerine çok uzunca bir ipin ucunu bağlayıp o şekilde piramitin içine girmeleri gibi. Bu ip sayesinde o kaybolmamış olma düşüncesi de zaten zihninizde durağan bir halde olacaktır, ki önemli olan şey de budur aslında.

    Ayrıca bir filozofu anlamanın etkili bir yöntemi de ona karşı gelmektir diyor kahramanımız. Dürüstçe bir tartışma sayesinde bazı anlaşılmayan şeyler anlaşılabilir. Anlaşılmak istenen filozofa yaklaşırken yapılan en büyük hata da bu belki de, filozofa karşıt olmaktan korkmak. Mesela koskoca bilmem hangi filozof, ben ona nasıl karşı geleceğim ki diye düşünen biri filozofları gerçek anlamda anlayamaz. Bize çelişki olarak gelen en ufak şeyde bile filozofa karşı gelmeliyiz ki, ona farklı açılardan da bakabilelim. Bu yüzden tarafsız olmak da yeterli değildir aslında. Değişken olarak hem taraflı hem de tarafsız olabilmektir mühim olan. Zaten Bernhard'ın dile getirdiği şey de bu eserde. Herkesin iyi gördüğü bir şeyi biz kötü olarak görüyor isek bunu kötü olarak gördüğümüzü saklamamalıyız mesela. Örneğin büyük bir filozofa yanlış diyebilmeliyiz ki o büyük filozofu anlayabilelim.

    Bernhard bu eserinde bazı yerlerde temsili öğeler de kullanmış. Ailelerindeki bahçıvan ve avcılarla. Karakterimiz küçüklüğünden bu yana avcıları hiç sevmemiş olan bu yüzden hep bahçıvanlarla büyümüş birisi. Sorun şu ki ailesinde avcılık çok büyük bir şey olarak görülüyor. Zaten ailesine birçok konuda karşı gelmiş olan karakterimiz avcıları sevme konusunda da onlara karşı geliyor. Avcıları diktatörlere benzetiyor. Diktatörlerin de av hırsları yüzünden kendi halklarını bile avlayabileceğinin altını çiziyor. Diktatörleri de diktatör yapan şey doymak bilmeyen av hırslarını tatmin edememeleridir bir nevi. Tıpkı avcılığın da bazı normal insanlarda bağımlılık halini alması gibi. Şu da var ki, Nazi egemenliği altındaki köy ve taşralarda da hep avcıların sözü geçiyordu. Bu da bir gerçek. Bu gerçek göz önüne alınarak kullanılmış temsili öğeler hikayenin gidişatına gerçekten çok güzel bir şekilde uymuş.

    Fotoğraf kavramının da insan hayatına yapmış olduğu büyük değişikliği dile getirmeden edemiyor. Bazı insanların bazı fotoğraflara sıkışıp kalmış olduklarından bahsediyor mesela. Sadece fotoğraflarından tanımış olduğumuz tarihi bir şahsiyeti, fotoğrafları ilk gördüğümüz andan itibaren, fotoğraftaki hallerinden farklı olarak hayal edebilmek ve düşünebilmek aşırı derecede zorlaşır. Mesela çok güzel bir örnek veriyor kahramanımız. Kendisinin Einstein'ı dilini çıkarmış olmadan hayal edemediğini söylüyor. Bu çok yerinde bir insan zihnine işlenmesi örneğidir. Ünlü fotoğrafları olan insanlar aslında bir nevi görüntüsel ve biçimsel olarak bizler için o fotoğrafın içine sıkışmışlardır. Onları başka türlü düşünebilmek için ya onların olduğu bir görüntüyü izlememiz gerekir ya da onları gerçek yaşamda görmemiz gerekir. Çok eski tarihi şahsiyetlerin hepsi de fotoğraflarda biçimsel olarak sıkışıp kaldılar. En azından düşünsel olarak zihnimizde yaşatabiliyoruz onları. Elbette ki biçimsellik yeri geldiğinde hiçbir şeydir. Ama en azından Descartes'ın nasıl yazı yazdığını ya da Kopernik'in nasıl düşündüğünü biçimsel olarak görmek isterdim.

    Karakterimiz düşünüş biçimiyle kendi varoluşunu kendi ülkesinin insanı olan Avusturya insanına özgü düşünme biçiminden bir kaçış olarak görür. Bu da bir yok oluştur ona göre. Yok oluş temelden değişmedir, mesela bir insanı Avusturya vatandaşı yapan her şeyden kendini yok etmesidir. Kendini bir dünya vatandaşı ilan edebilmesidir. Tüm düşünce dünyasını yok edebilmelidir. Çünkü asıl tarafsız düşünce böyle olmalıdır. Mesela gençliğinde çokca Marx okuyan biri eğer şimdi komünist ise, tarafsız düşünebilmek için zihninden bunları bile yok etmelidir. İnsanın kendini düşünsel olarak baştan yaratabilmesi için ilk başta gerekli olan tek şey kitaba da ismini vermiş olan bu 'yok etme'dir. Bir parçalanmadır. Ama kendisi de belirttiği üzere en büyük çelişkiye de burada düşüyor. Bu, insanlarla işim olmaz demek onları yok etmek anlamına gelmemeli diyor. Ama yine kendisinin dediğine göre uzun zamandır böyle davranmıştır kendisi. Doğru olan insan zihnini yeniden şekillendirmeye çalışırken zihnindeki saçma düşüncelerin kaynağı olan insanları aşağılamadan direkt olarak yok etmektir buna göre, aşağılama denilen şey istenmeyen bir insanla halen daha gereksizce uğraşmadır. Bu, onu yok etme (zihinsel olarak) sürecini geciktirmekten başka bir işe yaramaz. İşte bu gecikme hatasının içine ne kadar çok düşmüş olduğunu eserin sonlarına doğru anlıyor kahramanımız. Biz de onunla birlikte çelişkiye düşüyor onunla birlikte ikilemde kalıyoruz. Kendi yok oluşumuzu başkalarına suçlamalar atarak, onları aşağılayarak mı gizlemeye çalışırız peki? Başka bir deyişle kendi yok oluşumuz için onların da mı yok edilmesi gerek? İşte bu zihinsel yok oluş gerçekleşiyor mu, eğer öyleyse bu nasıl oluyor orası da biz okurlara kalıyor. Bir fikir salıyor Bernhard beynimize, düşünmeye başlıyoruz gerçek yok etme nedir, gerçekten mümkün olabilir mi bu, kitaptaki karakter bunu başardı mı, ama başarmış olsaydı bunu şunu demezdi gibi düşünce akışlarıyla beynimiz sürekli çalışmaya başlıyor bir anda. Sanırım şu anda içinde bulunduğum durum bu.

    Son olarak kahramanımız kendini bir abartma sanatçısı olarak görüyor. Her şeyi abartabilme yeteneği hayatı bir karşılama yöntemi olarak görülebilir. Tıpkı diğer hayatı karşılama, yaşanabilir kılma metodları gibi. Buna göre abartmak varoluşun bir tür atlatılışının sanatıdır. Başka bir deyişle varoluşa dayanabilme yöntemidir bu. Çünkü biz insanlarda olağanüstü bir abartabilme yeteneği vardır. Fantastik edebiyat da böylelikle ortaya çıkmamış mıdır? Realitenin abartılması ile. Bir şeyi abarttığımızda çoğu kez abartılan asıl şeye dikkat etmeyi bırakıp, abartılarak oluşmuş olan yeni şeye dikkat kesiliriz. Ve asıl şeyin dehşetini tam olarak yaşamış olmayız böylece. Tam da bu noktadan sonra Bernhard biz okurları neye uğradığına şaşırtıyor. Çünkü bu abartma üzerine olan düşünceler kahramanımızın zihninde kitabın sonlarına doğru ortaya belirmeye başlıyor. Ve kitapta o zamana dek anlatılmış olan şeylerin gerçek mi yoksa abartı mı olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Düşünün, sizi sorgulamaya iten metnin kendisi bile gerçeklik algısını kaybeder hale geliyor. İşte Bernhard farkı bu; insanı sarsıyor. Ayrıca abartma sanatının her şeyi abartmamaktan da çıktığı görülmüştür sıkça. Bundan da bahsediliyor. Hiçbir şeyi abartmamanın kendisi de abartı olmaz mı? Ama bu, kişinin gerçeği abartı olarak kabul ettiği değişken sınıra göre farklılık gösterebilir. Bu açıdan eserde anlatılan şeylerin gerçek mi abartı mı olduğunun bilinememesi bile zihnimizi meşgul edecek onlarca şeyden bir tanesi.

    Kim bilir, belki de kahramanımızın kendini bir abartı sanatçısı olarak görmesi de bir abartıdır, hatta her şeyi abarttığını düşünmesi de? Eseri gerçek ya da abartı olarak göremememizi sağlayan ikilemin kendisinin bile abartı olup olmadığını okurlar olarak bilmiyoruz. Ama şahsen şunun abartı olmadığına eminim ki, Bernhard gerçekten çok büyük bir yazar. Abarttım mı?
  • 120 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Steinbeck'in okuduğum üçüncü kitabı.. Gazap üzümleri,  Fareler Ve İnsanlardan sonra yine şahane bir öykü.
    Yazar beni şaşırtmadı kendine özgün üslubuyla yine farkını konusturmuş..
    İnsan- doğa ve insanların birbiriyleriyle ilişkilerini ,  özellikle de,  çalışan kesimlerin yaşamlarını anlatmaktadır kitaplarının genel konusunda..

    https://1000kitap.com/SalimHamarta 'in Önerisiyle okuduğum bir kitaptı. Baya da etkiledi beni.
    Kısa bir öykü. Ama kısalıgına rağmen içinde barındırdığı değerler,  size kattıkları,  verdiği dersler o kadar anlamlı o kadar çok ki. Sanki 100 sayfalık bir kitabı değilde bir koca yaşamı okumuş gibi oluyorsunuz. Ve işte ben böyle kitaplara hayranım.

    "Bir inci ve inciyle gelen bir yok oluş.."

    Elinize bir yerden bir anda yüklü miktarda para geçtiğini düşünün.  Ya piyangodan ya bir akrabanızdan büyük bir meblağ elinize para geçtiyor ne olur ?
    Hiç tanımadığınız akrabalarınız ortaya çıkar değil mi :D

    Bu kitapta da tam da böyle bir şey olmasa da  buna benzer bir şeyler yaşanıyor; bu sefer akrabalardan çok düşmanlarınız ortaya çıkıyor.
    Yoksul bir 'İnci' avcısı olan Kino güzel gösterişli büyük bir inci buluyor. Buluyor bulmasınada sonra neler oluyor ?
    Düşmanları dosta...  Dostları düşmana dönüşüyor.

    Çocuğunu hayatını kurtarmak için İnci arayıp buluması.. o inci yüzünden çocuğunun ölmesi ayrı bir hüzün ayrı bir ders...
    İnsan bir şeye başlarken neler düşünür ne  hayaller kurar ama hayat ona ne verir...

    Para hırsıyla başkasının malına göz diken insanlarla olan mücadelesi çok güzel anlatan bir kitap Aslında mutlulugun parayla hiç bir alakası yok. Evet bunu anlıyoruz ama anladıktan sonra çok geç olabiliyor. Bir çok şeyimiz elimizden gittikten ya da kaybettikten sonra fark ediyoruz.

    Açgözlülükle para hırsı insanları felakete sürükler. Açgözlü olan ve gözlerini para hırsı bürümüş insanların kendileri de mutlu olmadığı gibi çevresindeki insanları da kendi felaket girdabının içine alır.

    Topluma eleştirisel bakış açısı ile gerçek yaşama ayna tutan; İnsanın doğasını çok iyi anlatan bir yazar.

    İnsanlığa dair çok etkileyici bir kitap. İnsanlığı tanımak istiyorsan John Steinbeck okumalısın...
  • 56 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Yine Stefan Zweig’ın kısa süre için farklı bir kişi olmanızı sağlayan eseri: Bir Çöküşün Öyküsü. Açıkçası bunun gerçek bir hikaye olduğunu öğrendikten sonra, kitabın arkasında yazıyor, daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Kişilik analizini, kahramanının ruhsal durumu çok iyi anlattığını düşündüğüm Stefan Zweig’ın bu kitabında, bakış açınıza göre iki farklı insanın çöküşünü görebilirsiniz: sürekli göz önünde olan, herkesin imrendiği ve çevresinde pervane olduğu bir kadının çöküşü ya da kendi çıkarları için ülkesine zarar vermiş bir aristokratın çöküşü.
    Bu ikisinin ortak bir noktası var: insanlar. Yaşama amacı insan olan bir kadının çevresindeki herkesi kaybetmesiyle yaşamının bitişini anlatıyor. Herkesin çevresinde olduğu bu kadın nasıl mı yalnız kalıyor? Sürgün edilerek. Ülkesine verdiği zarardan dolayı kral tarafından sürgün ediliyor ancak bunun uzun sürmeyeceğine inancı o kadar fazla ki açıkçası ben bile okurken acaba nasıl geri dönecek diye düşünmüştüm. En çok güvendiği şeyse yine çevresindeki insanlar. Gücünü kaybetmesiyle birlikte onların da hepsi ortadan kayboluyor ve kendini gerçek anlamda yapayalnız buluyor. Başlarda eskisi gibi olacağına inancı olduğu için soğukkanlılığını koruyabilse de bu sadece 3 gün sürüyor. Bu derece unutulması ve kimsenin onun gidişini umursamamasıyla sonunda 3. günde çıldıracak seviyeye geliyor.
    İnsanlarla oynamaya bu kadar alışan bu kadın kendisine oynayacak köylüler bulsa da bu onu tatmin etmiyor, tatmin etmekten çok küçük düşürüyor. Bu kadar küçük düşmeye dayanamayan kadın bir plan yapıyor ve bu planla unutulmayan biri olacağını düşünüyor. Ayrıca şunu da paylaşmak istiyorum: Ölümsüzlük planı içindeki partilerini yaparken Fransa’da doğu kültürü moda oluyor ve şato, kıyafetler buna göre yeniden düzenleniyor, Türk tatlıları ve içecekleri ikram ediliyor. Gerçek bir hikaye olduğunu düşünürsek tarihsel açıdan da ilgi çekici olabilir.
    Zweig’ın yazdığı kahramanını sevmediğini kitap boyunca içten içe hissedebilirsiniz, ancak kitabın sonunda bunu hissetmekten çok anlıyorsunuz diyebilirim:

    Özlemini duyduğu şan, (…) adının yanından teğet geçmişti: Yazgısı, önemsiz olayların tozuyla dumanının altında kalmıştı. Çünkü insanlık tarihi davetsiz misafirleri sevmezdi; kahramanlarını kendi seçer, ne kadar usandırıcı bir çabaya girerlerse girsinler hakkı olmayanları acımasızca geri çevirirdi; talihin ilerlemekte olan arabasından bir kez düşen kişi, arabaya bir daha yetişemezdi.

    Madame de Prie’nin ölümsüz olacağını düşündüğü ve bunun için aylarca uğraşıp bütün servetini harcadığı planının ne olduğunu ve planının işe yarayıp yaramadığını okumak isteyenlere bırakalım. İyi okumalar .
  • 151 syf.
    ·12 günde
    ——————————————————
    ELEKTRONİK KİTAP DİZİSİ - 7
    ——————————————————

    "Bu herifçioğlunu ilk defa okuyorum.. Ne yazık!.. Üstelik bana bu denli benzeyen bu hıyarı niye hiç okumadım ki!.."

    Dostoyevski'ye ait/dair ilk defa bir kitabı okuyorum ve ilk tepkim de bu sözler olmuştu işte..

    Birçok arkadaşımın beni haşladığı bir konudur bu: Nasıl olur da hâlâ Dostoyevski okumamış olmam!.. Niye bilmiyorum ama hala okumadım. Bugüne kadar da hiç okumadım. Hiç merak da etmedim. En ufak bir ilgi dahi duymadım. Ama bunca zaman sonra onun sadece mektuplarını okumuş olmak dahi bana incelemenin başındaki sözleri sarf ettirdi. Gayrı Dostoyevski okumak bana farz oldu.

    ——————————————————————
    Taralı alandan sonrası spoiler bölgesi olup uzman bir görevli eşliğinde gezinmediğiniz takdirde her an spoiler'a basabilirsiniz!..
    ——————————————————————


    Sevgili Fyodor Mihayiloviç Dostoyevski,

    Bu güne değin sizin güzide eserlerinizi okumamış olmak, bendenize ömrü boyunca yeter bir utançtır. Bu sözleri sarf ederken dahi hâlâ sizin eserlerinizi okumamış olmak, daha beter bir utançtır. Ama bu yazıyı okuyan kimselerin huzurunda sizlere yemin ediyorum ki en kısa sürede sizin bir eserinizi okuyacağım. Eğer hâlâ yaşıyor olsaydınız, sizin ilk hangi eserinizi okumamı tavsiye edersiniz diye size sorardım. Oysa siz, çoktan aramızdan ayrıldınız. Birçok kimse "Suç ve Ceza"yı muhakkak okumam gerektiğini söylüyor. Neden diye sorduğumda beni sizlere (affınıza sığınarak söylüyorum) benzer buluyorlarmış. Yani fiziksel yönden değil tabii, psikolojik ve yaşama bakış açın(m)ız yönünden... Ayrıca Raskolnikov'a da benzetiyorlarmış beni. Belki de birçok kimsenin bu sözleri beni sizleri okumaktan uzak etti. Bilemiyorum. Fakat kısmet, her şeyden önce sizlerin göndermiş oldukları mektuplara denk geldi ve hepsinden önce onları okumuş bulunmaktayım. Sizin mektuplarınızda bahsettiğiniz eserlerinizi ayrı bir merak ettim. "Öteki" , "Budala" , "Suç ve Ceza" , "Kumarbaz" , "Ölüler Evinden Anılar" , "Stepançikovo Köyü" (umarım doğru yazdım) ve bir de "Amcamın Rüyası". Bu eserlerinize değindiğiniz ve bunlara dair kimi yazar, düşünür veya dostlarınıza ettiğiniz sözler, bu eserlerinize merakımı cezbetti doğrusu. En kısa sürede bunları okuyacağımı bilmenizi isterim Fyodor Mihayiloviç.

    Gençlik zamanlarınıza dair babanıza ve kardeşinize anlattığınız kendinizi şu an ben yaşamaktayım. Bu sebeple ki sizin için, "Bu herifçioğlunu ilk defa okuyorum.. Ne yazık!.. Üstelik bana bu denli benzeyen bu hıyarı niye hiç okumadım ki!.." böyle bir söz sarf etmiş bulundum. Engin kişiliğinizle benim bu adice sözlerimi bağışlayın. Size dair kaba laflar etmiş gibi göründüm. Ama sizi temin ederim ki sadece sizi kendime yakın bulmamdan kaynaklıydı bu hitabım.

    Ayrıca birçok Rus yazarı hakkında sözler etmişsiniz. "Turgenyev" , "Puşkin" , "Gogol" , "Gonçarov" , "Tolstoy" şimdi ilk aklıma gelenlerden. Tabii daha önce pek bilmediğim ve dünya çapında ismi çok duyulmamış yazarlardan da bahsetmiştiniz. Bendeniz hepsi hakkında verdiğiniz malumatlar ve görüşleriniz bir yana, Turgenyev'e olan bakışınızı merak ettim Fyodor Mihayiloviç. Acaba neden başta kendisi hakkında övgü dolu cümleler sarf ettiğiniz Turgenyev hakkında daha sonra fikrinizi değiştirdiniz? Oysa ben Turgenyev'in "Babalar ve Oğullar" adlı yapıtını okumuş ve ziyadesiyle beğenmiştim. Bir mektubunuzda kendisinin "Duman" adlı eserinin halktan yeteri övgüyü almadığı için halktan küsmüş olduğunu söylediniz ve ayrıca Ruslara olan sözlerinden de kınayarak bahsettiniz. Acaba Turgenyev'i sadece Ruslara sırt dönüp de hayatının ikinci yarısını kendisini Alman olarak gördüğü için mi kızdınız ve fikrinizi değiştirdiniz? Bu konuyu ziyadesiyle merak etmekteyim Fyodor Mihayiloviç. Lütfen bu konuda bana yazın, demeyi ne kadar çok isterdim bilemezsiniz.

    (Kitapta kimi yerler bu tarz parantez ile bölünmüş ve "Dostoyevski burada şu konudan bahsetmektedir" tarzı cümleler ile geçiştirilmiş. Kitabın tek puanını buradan kırdım.)

    Söyleyin bana dostum, (size dostum dememe alınmadınız umarım) siz Ruslar genel olarak mı bu kadar kumara veya rulete meraklısınız yahut bu sadece size mi has bir durum? Dostum Fyodor, birçok kez kumarda kaybetmenize ve dostlarınızdan onlarca borç istemenize ve onlara bu borçlarını ödememenize ve ailenizi geçindirmeniz gerekliliğine rağmen nasıl da vicdanınız el veriyor? Bu konuyu da ziyadesiyle merak etmedeyim. Bu konuda da bana mutlak surette yazmanızı isterdim, eğer yaşıyor olsaydınız...

    Basurlarınızdan pek çok şikayet etmişsiniz, doğrusu çekilecek dert değil dostum. Tanrı yardımcın olmuştur umarım. Ya sara nöbetleri geçirmeniz?.. Bu konuda sizin için ne kadar endişelendiğimi bir ben bir de Tanrı biliyor. Size yemin ederim ki sizin için çok fazla endişe duydum ve yine yemin ederim ki eğer hayatta olsaydınız bugün dahi sizin için bu konuda endişe duyardım. Yazma serüveninize engel olduğunu söylemişsiniz. Nasıl olmasın ki dostum?.. Sara nöbetleri geçirmek basit bir bayılma ile kıyaslanamaz bile... Tanrı yardımcınız olmuştur umarım.

    Size daha pek çok yazmak istiyorum Fyodor Mihayiloviç. Fakat şimdi içeriden beni çay içmeye davet ediyorlar. Size tekrar yemin ederim ki en kısa zamanda sizin eserlerinizi okuyacağım. Sevgi ve saygılarımla...

    Dostunuz ÉOMER

    (Eğer Dostoyevski okumuş ve onun hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız, kendi eserleri ve diğer yazarlar hakkında ne düşündüğünü merak ediyorsanız, kesinlikle okumanız gereken bir kitap.)
  • 336 syf.
    ·32 günde·Beğendi·9/10
    Okuduğum en sürükleyici kitaplardan biri..Yazar okuru kitapta yaşatarak gerçekten başarılı bir eser yazmış.Arka kitap yazısında da belirttiği gibi filme de uyarlanmış.Ben kitap güzel olduğu için filmini de izlemek istedim ve izledim. Özellikle de dikkatli sahnelenmiş mi diye baktım ve gayet kitapla birebirdi.Filmi genel olarak beğendim ( birkaç erotik sahne dışında..) ama bu kesinlikle bakış açısıyla alakalı bir şey. Önemli olan yazarın baskın olarak işlediği konu aslında bir kadının yaşama ve körlüğe verdiği mücadelesini anlatıyor ki bence bunu da okuyucuya gayet iyi aktarmış.
    Bunu da söyleyemeden geçemeyeceğim, kitabı okuduğum süre içerisinde etrafımdaki insanları veya bazen kendimi kör olarak algılıyordum.Ve ben acaba o kadın yerinde olsaydım hayata karşı tepkim nasıl olurdu diye düşünür oldum.Artık ne kadar etkilemişse beni..:))