• O kadar aptalsındır ki, kimse karşı gelmez sana
  • Kendini çocukça teslim edişinle kimsenin ilgilenmediğini anladığın zaman sona erer gençlik. Ve iki şekilde gelebilir bu son: ya başkalarının bundan hoşlanmadığını anlamamızla ya da bizim kendimizin bunu sürdüremeyişimizle. Zayıf insanlar birinci şekilde yaşlanırlar, güçlüler ise ikinci şekilde.
  • Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçecekmiş gibi gelecek. Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçmeyecek.
  • Otur, kalk, otur, kalk, otur, kalk. bekle, bekle, bekle. beklenti...

    Bir konu düşün, günlerce düşün, ama akla gelmez. Birdenbire bir konu gelir aklına, aklında biraz oyalanır, hoşuna giderse durur, hoşuna gitmezse uçar gider. Günlük hayatta onlarca hayal kurarız, onlarca hikâye uydururuz, onlarca olaya/duruma şahit oluruz. Yalnızca bir günde çok şey yaşanır. Bazısı unutulur, bazısı unutulmaz… Unutulan ve unutulmayan her şey birikir, içten içe kendi kendine gelişir, dönüşür ve diğer gün bir şekilde tezahür eder bir yerde ve bir anda… Hayatın akışı böyledir. Filmlerin çıkış hikayesi de böyledir, birden gelir akla konu, çünkü zihindeki bütün parçalar bütünleşmiştir. Hayatın akışı; iki çarpı iki dört eder ve bu budur. Ekstrem şeyler olmuyor değil, hayatı birdenbire kâbusa çeviren, birdenbire boşluğa düşüren, belki de bir sevincin gözyaşlarına dönüşen sürprizlerle karşılar bizi. Hayat, yarın kıyıya neyi vuracağını söylemez ama senin o kıyıya vuran şeyi nasıl karşılayacağını, bugün ve dünden yaşadıklarınla aslında sana söylemiştir. O kıyıya vuran şeyle nasıl konuşacağını, nasıl konuşman gerektiğini sana söylemiştir.

    Hayat, rüyalarla, kâbuslarla, hülyalarla bölünür ve çoğalır ve farklı renklerle yaşama uğraşı edindirir insana. Ama hepsi geçer, hepsi ardında derin izler bırakır. Bir rüyada görmüştüm deriz, bir kâbusta görmüştüm deriz ve en son bir filmde görmüştüm deriz… Üççüsünün arasında hiçbir fark yoktur. Üççüsü de hayatımıza teğet geçer, bazı yanlarıyla bazı şeyleri hayatımıza bırakır ve tesir eder. İnsan neye inanmak isterse öyle yaşar ve rüyalara inanan rüyalarda yaşar...

    Bu bağlamda ben de sinemaya adım attım. Amacım düşüncelerimi bir film yoluyla aktarmak ama filmde bir rüya gibi olmalıydı. Rüya gibi çekmeliydim, rüya bittikten sonra düşüncesi başlar. Ve benim film de bittikten sonra başlamalıydı. Film bittikten sonra insanlar ‘’acaba o karakter şimdi ne yapıyordur, olay/durum nasıl biter’’ desinler ve insanlar filmi kendi kafalarında istedikleri gibi yönler çizsinler, başka filmler eklesinler filme. Film bitmesin, filmi unutsalar dahi; film, insanlara yeni filmler çektirsin nasıl olsa kafalarında çektikleri yeni filmlerin kökü benim filmde. Unutsalar da…


    İlk önce bir ‘’beklenti’’ ile başlamak istedim. Her insanın bir beklentisi vardır ve benim de beklentim önce filmi çekmekti. Hayat bir beklentiden ibaret değil mi, her bir beklentinin yarattığı yeni beklentiler silsilesi.. Bütün enerjimi dökerek bir film çektim. Film gibiydi. Beklentinin büyüklüğü, küçüklüğü yoktur. Beklenti beklentidir. Benim filmlerim şöyle olsun istiyorum: Sinema… Hayatın gerçek bir rüyası. Yaşanabilecek en güzel an. Güzel olmasının sebebi bitiyor olması ve bizden uzak olması diğer yandan sonun bilinmiyor olması. Benim sinemam sonların sineması olacak. Yani her şeyin solduğu, soldurulduğu bir sinema. Ve kaçış için her kahraman rüyalara sığınacak, rüyalar görecek, kâbuslar görecek. İşte, benim sinemam bir dünya olacak ve o dünyanın içindeki her bir rüya yahut kâbus ise film olacak. Ve her şey nihayete erecek. O zaman anlaşılacak ki rüyalar ve kâbuslar sadece birer kaçış ve birer hesaplaşmadan ibaret. Böyle bakıyorum sinemaya. Sinema bir kaçıştır, bir hesaplaşmadır. Güzellik solacak ve çirkinleşecek, çirkinlik solacak ve yok olacak. Yok olmayan bir şey varsa da kendi kendini yok edecek yani intiharlara varacak. Sinemada intihara varmayı istemem ama kim ölümsüzlüğü yaşamak ister ki? Bu görünen dünyada ölümsüzlük bir macera, heyecan, hırs olmaktan çıkınca kim ölümsüz kalmak ister ki? İnsanlar ulaşamadıkları şeylere heves ederler. Kahramanlarım, yaratmış olduğum kahramanlar da sonsuz süre karşısında yani ağır koşullar altında zaman yavaşlayınca hiç bitmeyecekmiş gibi gelince kendini yok edecek. Bunun insan doğasına uygun ve yerinde bir düşünce olduğunu düşünüyorum. Sinemamda bireye yüklenmeye çalışacağım, toplumun biçimlendirdiği bireye. Ve fiziksel yapısıyla kendi kaderinin önceden bir şekilde şekillendirilerek doğduğunu, toplumun da onu bir şekle, kalıba soktuğunu ve bunların arasında kendine çok az pay bırakıldığını… Yaşam bir çırpınış, bir çığlıktır. Sonlu olduğu için hatırlamak ve hatırlanmak için birey kendini binlerce çeşit yükün altına atar. İşte hayat bu! Hayat bir çırpınış, bir kalp atışından daha güçlü değil. Bu bağlamda bir ‘’Dersim’’ filmi çekeceğim. Bütün rüyaların kâbusa döndüğü, hülyaların çoraklaştığı, bitirildiği yer; tarihle, devletle hesaplaştığımız bir film… Bir yol filmi çekeceğim, bütün mültecileri anlatan, büyük Kürt göçünü anlatan yani bütün dünyanın göçünü anlatan Kürtçe dilinde bir film… Para ile ilgili film çekeceğim, bireyler arasında nasıl bir rol oynadığını, bireyi nasıl dejenere ettiği, toplumsal sınıfların ne denli katı ve soğuk olduğunu, karanlık insan ilişkisini anlatan bir film… Korkuyla ilgili film çekeceğim, yaratılan bir korkunun ve kendi kendimize yarattığımız korkunun insan üzerinde hissedildiği hazin durum…

    İlk önce bir ‘’beklenti’’ ile başlamak istedim. Her insanın bir beklentisi vardır ve benim de beklentim önce filmi çekmekti. Hayat bir beklentiden ibaret değil mi, her bir beklentinin yarattığı yeni beklentiler silsilesi.. Bütün enerjimi dökerek bir film çektim. Film gibiydi. Beklentinin büyüklüğü, küçüklüğü yoktur. Beklenti beklentidir. Benim filmlerim şöyle olsun istiyorum: Sinema… Hayatın gerçek bir rüyası. Yaşanabilecek en güzel an. Güzel olmasının sebebi bitiyor olması ve bizden uzak olması diğer yandan sonun bilinmiyor olması. Benim sinemam sonların sineması olacak. Yani her şeyin solduğu, soldurulduğu bir sinema. Ve kaçış için her kahraman rüyalara sığınacak, rüyalar görecek, kâbuslar görecek. İşte, benim sinemam bir dünya olacak ve o dünyanın içindeki her bir rüya yahut kâbus ise film olacak. Ve her şey nihayete erecek. O zaman anlaşılacak ki rüyalar ve kâbuslar sadece birer kaçış ve birer hesaplaşmadan ibaret. Böyle bakıyorum sinemaya. Sinema bir kaçıştır, bir hesaplaşmadır. Güzellik solacak ve çirkinleşecek, çirkinlik solacak ve yok olacak. Yok olmayan bir şey varsa da kendi kendini yok edecek yani intiharlara varacak. Sinemada intihara varmayı istemem ama kim ölümsüzlüğü yaşamak ister ki? Bu görünen dünyada ölümsüzlük bir macera, heyecan, hırs olmaktan çıkınca kim ölümsüz kalmak ister ki? İnsanlar ulaşamadıkları şeylere heves ederler. Kahramanlarım, yaratmış olduğum kahramanlar da sonsuz süre karşısında yani ağır koşullar altında zaman yavaşlayınca hiç bitmeyecekmiş gibi gelince kendini yok edecek. Bunun insan doğasına uygun ve yerinde bir düşünce olduğunu düşünüyorum. Sinemamda bireye yüklenmeye çalışacağım, toplumun biçimlendirdiği bireye. Ve fiziksel yapısıyla kendi kaderinin önceden bir şekilde şekillendirilerek doğduğunu, toplumun da onu bir şekle, kalıba soktuğunu ve bunların arasında kendine çok az pay bırakıldığını… Yaşam bir çırpınış, bir çığlıktır. Sonlu olduğu için hatırlamak ve hatırlanmak için birey kendini binlerce çeşit yükün altına atar. İşte hayat bu! Hayat bir çırpınış, bir kalp atışından daha güçlü değil. Bu bağlamda bir ‘’Dersim’’ filmi çekeceğim. Bütün rüyaların kâbusa döndüğü, hülyaların çoraklaştığı, bitirildiği yer; tarihle, devletle hesaplaştığımız bir film… Bir yol filmi çekeceğim, bütün mültecileri anlatan, büyük Kürt göçünü anlatan yani bütün dünyanın göçünü anlatan Kürtçe dilinde bir film… Para ile ilgili film çekeceğim, bireyler arasında nasıl bir rol oynadığını, bireyi nasıl dejenere ettiği, toplumsal sınıfların ne denli katı ve soğuk olduğunu, karanlık insan ilişkisini anlatan bir film… Korkuyla ilgili film çekeceğim, yaratılan bir korkunun ve kendi kendimize yarattığımız korkunun insan üzerinde hissedildiği hazin durum…

    Uzun uzun anlatmak istemem, işte bütün bunlar ve daha aklımda tutup da söylemeye dahi korktuğum nice film konuları, hikâyeleri oluşturulmuş senaryolar var. Hepsi kafamın içinde dönüp dolaşıyor, bir yere oturmaya çalışıyorlar. Biliyorum ki, hiçbir zaman tam anlamıyla oturmayacaklar… Bütün bunlar birer beklenti, birer özlem, birer yaşam uğraşı…

    Bu yazıyı şu amaçla yazdım… Bir film çektim. Konusunu düşündüm, senaryoyu düşündüm, oyuncuları, sesi, ışığı, zamanı, mekânı, sanatını vs vs. her şeyiyle düşünüp ‘’Beklenti’’ filmine başladım. Tek idim, tek kamera… Oldukça zorlandım. Bütün amacım filmi bitirmek ve bir filme benzetmek yani insanlar ‘’film gibiydi, hayat gibiydi’’ desinler yeterliydi… Bunu başardığıma inanıyorum. Sonra kurgusunu, sesini ayarladım. Hepsini bitirdim. Sadece rengi, ayrıntılı sesi, geçişleri ve biraz ayrıntılı kurgu kalmıştı. Ama bu haliyle de bir film olmuştu. Bütün filmi, demoyu (on dakikalık) ve teaseri de kendi imkânlarımla sürekli donan bilgisayarla tamamladım ve youtubeye yükledim. Üzerine hikâyeyi de ekledim ve yapımcılara gönderdim. Bütün bunlar tam olarak bir yılımı aldı, yuttu. İki haftadan fazla oldu dönen hiçbir yapımcı yok. Demo, yani filmi özet halinde sunan on dakikalık videoyu dahi ortalama üç dakika kadar izlemişler…


    Bunca emeği on dakikaya sığdırtmak/sığdırmak zorunda kalmanın verdiği acı bir yana, on dakikayı dahi izlememek büsbütün kendi yaptıkları işe ihanet değil mi… Bütün filmi üç dakikaya kurban etmek emek hırsızlığı, emek düşmanlığı, saygısızlık değil mi? Bütün filmi izlemesinler, hikâyeyi okuyup demoyu tam izlesinler yeterli ve birkaç kelime dahi olsa dönüş yapsalar bile yeterli. Ama hiçbir şey yapmıyorlar. Mesela Tolga Karaçelik, ‘’bütün genç yönetmenlere yardımcı olacağım, kısa filmlerde ve uzun metrajlarda her şekilde genç yönetmenlere yardımcı olacağım’’ dedi Adana film Festivalinde. Ama kendisine her şeyi anlatan mesajlar atmama rağmen hiçbir şekilde geri dönüş yapmadı. Sadece Tolga Bey değil, herkes böyle. Kimse geri dönüşler yapmıyor, bu iş nasıl ilerliyor, ne oluyor, ne bitiyor konusunda hiçbir fikrim yok. Hiçbir şey de talep etmiyorum, sadece filmi izlesinler ve olumlu yahut olumsuz geri dönüş yapsalar dahi yeterli. Filmi bedava bile veririm. Yeter ki kendimi tanıtabileceğim, projelerimi sunabileceğim ortamlara kavuşayım. Kendimi geçindireceğim bütün iş başvurularım da cevapsız kalıyor… Ben yarına karşı hazırım, yarının ne getireceğini bekliyorum sadece… Olsun, bu da film gibi bir şey ya da tıpkı hayat gibi biraz rüya, biraz kâbus, biraz hülya…
  • Başkasından nefret eden bir insan hiçbir zaman yalnız değildir. Nefret ettiği insan her zaman onun yanındadır. Ama nesneleri sevmek için insanları da sevmen gerekir. Bundan kurtuluş yoktur. Aslında senin bugünkü ruhsal durumunun mantıksal sonucu intihardır. Öyleyse, ya ilk ve son olarak intihar et ya da dünyayı ve senin için dünya demek olan insanları bağışlamaya karar ver. Onu bağışladıktan sonra gene yalnız olabilirsin - yalnız onunla kalabilirsin. Görüyorsun ya, bunda da bir hesaplılık var!
    Cesare Pavese
    Sayfa 129 - Can Yayınları
  • Sadece ona karşı duyduğu bağlılık ve içtenlikle bir kadını tutabileceğini sanan erkek, budalanın birisidir.
    Cesare Pavese
    Sayfa 128 - Can Yayınları
  • Elbette bir saplantıdan başka bir şey değil bu. Tanrım ben de işte bu yüzden yalnızım. Yarın, kısa bir süre için kısa bir mutluluğa kavuşacağım, sonra acıyla ürpermeler, sıkıntılar, işkenceler yeniden başlayacak. Yalnız kalabilecek fiziki güç yok artık bende. Bir zamanlar dayanabiliyordum; ama sonra yara yeniden açılıyordu ve yeniden açılan bütün yaralar gibi öldürücü oluyordu bu.
    Cesare Pavese
    Sayfa 123 - Can Yayınları