Gökhan, Çürümenin Kitabı'ı inceledi.
19 dk. · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

#İdeal'siz bir dünya,doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti.. "CENNET"#

İdealistlerin batırdığı, fikirlerin birbirlerinin yerini almadığına ısrar edildiğinde kanın aktığı ve doğmuş olmanın nihai sakıncası ve yüz kızarıklığıyla yazacaktı. Kalemi her kavradığında çektiği acıyı duyabiliyorum!!!
Dünyanın yıkıntılarını, moloz birikintilerini, çürümesini, kokuşmasını, mutsuzluğa aranan onca sıfatı duyurdu. O ümitsizliğe bir panzehir aradı...
Dünyada bir şeyler unutmak yerine kendimizi nasıl unutabileceğimizi sorguladı, bu olanaksızlığın acısıyla kendi yaşamı Alzheimer ile sona erdi. Böylesine bir yaşamdan sonra yeniden Sormalı "Peki mutsuza kim bakacak tı" !!!.

"Her bir dakikamın elli dokuz saniyesi, Acı'ya ya da acı fikrine... vakfedilmiş" diyecekti acının hangi tonuydu bu, hangi rengi, bu nasıl bir tutkuydu böyle, (Yaşamı acıyla kavramak...)
Öylesine titiz bakacaktı ki acılarına, bir bahçeyle ilgilenir gibi ilgilenecekti onlarla, kendi kibar pişmanliklarımızı unutturacaktı bizlere. Hiçliğe bir coğrafya verip varoluşu cezalandıracaktı, bu nasıl bir deliydi böyle!!!
İmtiyazlı bir sevgi var edip her insanın mutlak bir dogma olduğu gerçeğini yerleştirilecekti böylesi bir sevgiye eğer istersek çürümeden yaşayabileceğimizi söyleyecekti fısıldayarak zincirlere ve yasalara alışmış olan bizlere...

Onun derdi ortaklaşa yaşamın çekilmezliğiydi,
Onun derdi taa Âdem'den beriydi...
İnsanın geleceği artık bir oluş nedeni olmaktan çıkmıştı, tarih kokuşmuştu. Varlıklar artık bir çıkar ve ümit içerisinde çemberdeydi, yıkıma bir tapınak inşa etmeliydi, herşeyle aramızdaki bağı koparmalı böylece yalnızlığı bir inanç gibi kutsamalı şu sara hastası evrene haddini bildirmeliydi!!!

Onu, onun cümleriyle kendi iyimser yalnızlığımın ümidiyle yazdım. Muhtemeldir eğer görseydi benliğimi aşağılamaktan kendini alamazdı. Son olarak kendi kaleminden bir soru ile bitirmek istiyorum.

"Adaletsizlik ciğerlerimizdeki havaya, düşüncelerimizin mekanına, yıldızların sessizliğine ve hayretine musallat olduğu zaman, mücadeleyi kime karşı yöneltmeli?" Saygilar..

Nermin abladan önce
Bir gece hangi gece olduğunu eskiler bilir, yeniler de biraz araştırınca öğreneceklerdir. Hayatımın dönüm noktasıdır belki de. Çoğu insan için karanlık bir sayfadır. Uyanışın belki de tetiklendiği andır. Evimdeyim. Küçük bir site, Kırıkkale’de silah fabrikasında çalışanlar yazlık olarak yaptırmışlar. Kasabanın tepesinde diyebilirim, sitenin arka tarafları bağ, bahçe. Zeytin ağaçları da var mı hatırlamıyorum, olması büyük bir ihtimal. Unutmak için çok uğraştığım hatıraların zamansal yeri. Yaşamımdaki zaman çizgisinin o bölümlerini silmeye çalışmak, yapbozun bazı parçalarının eksik kalmasına sebep oluyor. Akşam güneş batımına yakın, o bahçelerde yürüdüğümü hatırlıyorum. Denizin üstüne düşen güneşin güzelliğini o günlerde ne kadar anlayabiliyordum, güneş battı deyip geçiyor muydum, bir gün daha ömürden geçti deyip klasikleşiyor muydum? Büyük ihtimal öyledir. Bende ki malzeme belli, cevher denebilecek zerre bile yoktur. Rejimin yetiştirdiği, standart bir erkek çocuğu. Yaradılışın cevherliyi dışında, yaratılmış cevherin köreltilmesi ve onun üzerine eklenememiş, gelişememiş ve sadece libidodan gelen arzu ve isteklerin farkında, yaşamı sürdürebilecek “id” nin biraz üstü. Bahçenin derinlerinde, iki katlı bir ev hatırlıyorum. Evi iki sebepten hatırlıyorum, o zamanlara göre bir zenginlik temsil etmiyordu ama -şimdilerde bence çok büyük bir zenginlik temsil eder- standart kutu gibi evlere benzemiyordu. Çok detaya gerek yok, MS. 2027 yılında şehre iki üç kilometre uzaklıkta çok büyük bir bağ ve bahçe içinde bir ev hayal edin. Evin güzelliği birinci sebep, ikincisi o evde yaşan bir kadın. Herkes sahile doğru inerken, ben bu bahçenin içinden geçecek şekilde düzenli yürüyüşlere çıkıyordum. Bir ağacın altında, gün batana kadar, kitap okuyor, çiçekli basmadan elbisesi içinde –bu elbise nedense hep aklımda- onu düşünüyordum. Sahile doğru yürüyüş yapanların peşinden gitmem gerektiği halde, ben hep o bahçenin içinde bir ağacın altında kitap okumayı tercih etmekten kendimi alıkoyamıyordum. Kitaplar ve hayvanlar en güzel dostlardır. İnsan yavrusu bir dosta sahip olmak elbette arzu edilendir. Lakin insanlar çok acımasızdır. Hayatta risk almayı sevenler dostluk kurmak için insanı, cesareti az olanlar hayvanları, aklı bir karış havada olanlar da kitapları seçerler. Benim hangi grupta olduğuma siz karar verin. Martin Eden elimdeki kitap, London’un en beğendiğim eseri. Çiçekli basmadan elbisesiyle Ruth’a benzetiyordum onu. Bir gün kasabanın merkezine doğru yürüyüş yapayım dedim. Kasabanın merkezi sahil tarafı, sahil tarafında Amerikalıların eskiden yaptırdıkları ve yaşadıkları bahçeli güzel evler var. O evlerden oluşan sokakta yürümek hoşuma giderdi. Kasabın ortasından şehirlerarası yol geçmekteydi, bu ana yolun altı deniz tarafı, kasabanın merkeziydi, ana yolun üst tarafı da denize göre yüksek kesimlerdi ve merkezden uzaktaydı. Eminim şimdi ana yolun üstü de hep yerleşim yeri olmuştur. Dediğim gibi benim oturduğum site kasabaya tepeden bakıyordu, evden aşağı doğru yürümek kolaydı da, dönüş yolunu tırmanmak zordu. Sitenin yan kapısından çıktım, bir kaç adım attım ki, bir kadın, bir teyze diyelim, biz genellikle millet olarak böyle adlandırırız, ayaklarının dibinde fileden çantalar, soluk soluğa dinleniyor. “Teyzem yardım edeyim sana” Nasıl yorulmuş, halen nefes nefese, kafasıyla bir şeyler anlattı ama ben anlayamadım. O konuşana kadar ben çantaları yüklendim bile, bir gülücük attı ki Adile Naşit aklıma geldi, o aklıma gelince de filmler ve uykudan önce programı. “Zahmet ettin be oğlum, az kalmıştı zaten” derken bile halen nefesini toparlayamamış olmasına bakınca, çok şaşırmıştım. Bu kadar ağır yükü, bu bayır yolda, bu yaşta bir insan neden taşır diye sormuştum kendi kendime. Sonra bu sorunun cevabını da kendim kendime vermiştim. “Ne zahmeti teyzem, ben yürüyüşe çıkmıştım, ha böyle yürümüşüm, ha öyle. Ama sen sen ol, bir daha kendi başına böyle işe kalkışma. Allah korusun bak, nefes nefese kalmışsın.” Bizim sitenin üstündeki bahçelik alana girmiştik, kuş sesleri her zaman ki gibi karşılamıştı beni. Gözlerini kapat ve dinle. Doğanın sesini temsil eden kuşlar. Arada da rüzgârın itelemesiyle yaprakların kıpırtısı, müthiş bir hışırtı çıkarırdı. “Aslı, Aslı, kızım koş bakalım” Kadının yüreğimi hoplatan seslenişi beni kendime getirmişti. Aslı mı! Aslı!. Sanki bahçenin bir yerinde, bir yönetmen komut vermişti, ışık, kamera, motor! Ve Aslı merdivenlerden aşağıya yürüyerek değil, koşarak değil, uçarak değil, kayarak değil, ne bileyim farklı bir şekilde, sonuçta ışıkta yok, kamerada, motor da. Farklı, çok farklı. Kadının, teyzemin neden böyle ağır bir yük taşımaya kalktığını o an anlamıştım. Yük, teyzem, kadın, kuşlar, rüzgârın yaprakları hışırtması, börtü böcek, her şey, dünya, evren. Evren deyince aklıma Kenan Evren geliyor. “Ben sağ ve sol ayrımı yapmadım… Bir tane sağdan bir tane soldan astık” demişti. Ergenler araştırın bu konuları, hayatta her şey aşk değil, Aslı değil. Bir sıcak tebessüm yaktı geçti bahçeyi. Tüm evren kül oldu, bak yine evren dedim. Bir sağdan bir soldan asmış. Yanan bahçe değil de benim yüreğimmiş, sonradan anlayacaktım. İlk o gün görmüştüm onu, zaten öncesi yokmuş, yeni gelmiş, rahmetli olunca annesi, teyzenin kardeşi, memleketlerinde kimsesi kalmayınca buraya gelmiş, bir de erkek kardeşi varmış, hapiste. Öyle suçlu değilmiş, suçsuz atmışlar içeri, teyzem ayaküstü anlattı. Daha neler anlattı kim bilir, ben aklımı da, kalbimi de bahçede bıraktım, eve döndüm, yattım uyudum. Kasabaya yürüyüşe çıkmıştım, benden önce kaderim yürüdü geldi. Ben keşke hep uykuda kalsaydım
ihtiyar - geçici insan masalları

Cenaze
Sert bir esinti var bugün, genelde hava işlerine pek kafa yormam ama Fahri amcanın defnedileceği gün havanın birden bire bu kadar sertleşmesi tuhaf. Rüzgar; sapı, samanı, tozu karıştırıp savuşturdukça cenaze alayındaki nemli gözlerin sım sıkı kapanmasına sebep oluyor. Her kapanan gözün ardındaki insan belleği yalnız başına bir hayatı sonlandırmış olan Fahri amcanın hikâyesini bilir. Onun hikâyesini bilenler bugün burada ona karşı son görevlerini nemli gözlerle yerine getirmekteler.

Hayatı beklemekle geçen bir kadının, yine hayatı bir kadının gönlünü kazanabilmek için beklemiş olan bir adamın cenazesinde; erkeklerden ayrı, biraz uzakta olan kadınlar içinde gözlerim Nermin ablayı arıyor. O saçlarıyla bir saksıda süs bitkisi gibi görünen kadının, yıllar içinde yavaş yavaş gençliğini, gençliği ile birlikte güzelliğini, güzelliği ile birlikte kurumuş bir çiçeğe dönüşünü film izler gibi izledim. Benim dışımda apartman sakinleri, mahalleli, hatta tüm kasaba Nermin ablanın hikâyesini değişik değişik sürümleriyle sinemaya çekilip izlenmiş filmler gibi anlatıp durdular. Köşe başlarında, kahvelerde, pazarda, çarşıda, akşamları ev oturmalarında anlata anlata bitiremediler. Özünde hep aynı hikâyeyi lakin herkes kendi iç dünyasına göre eklentiler yaparak anlattı durdu. Ben Nermin ablanın alt komşusu olarak O’nun da, oğlu Tosi’nin de, sonradan onların karşı dairesine taşınan Fahri amcanın da yaşam öykülerine birinci dereceden tanık oldum yıllar içinde.

Rusya’ya giden kocasını beklemiş olan Nermin abla ile çocukluklarından beri Nermin ablaya âşık olan Fahri amcanın hikâyesi demek böyle son bulacaktı. Ben öyle çok kitap okumuş biri sayılmam, lakin arkadaşlarla bu iki yaşama, hatta Tosi’yi de katarsak, bu üç yaşama, bu üç kişinin yaşadıklarına gerçek değilmiş gibi bakardık da; bir kitapta, bir film de üçleme yapılmış da biz onları okuyormuşuz, izliyormuşuz gibi değerlendirirdik. Sonu olmayan, bitmeyecekmiş gibi gelen karakterlerin yaşamı gibi gelirdi bize. Şimdi bu sert esinti içinde, toz bulutları arasında bir yaşamın final sahnesinin çekildiğini, birazdan yönetmenin kestik diyeceğini, Fahri amcanın da kalabalığın arasından çıkıp geleceğini düşlüyorum. Yıllarca bitmeyecek bir hikâyenin kahramanlarından birinin ölmesi, bende olduğu kadar tüm kasabada da matem havası oluşturdu. Aslında kasabalı için ölen Fahri amcadan çok, içlerinde yaşattıkları umut olmuştu. Merhum iki gün hastane morgunda beklerken, neden iki gün bekletildiği de tam manasıyla anlaşılmamışken tüm kasaba işi gücü bıraktı, Fahri amcanın ölümüyle yeni boyut kazanan Nermin ablanın, Tosi’nin hatta ölmüş olmasına rağmen Fahri amcanın hikâyesini baştan sona değiştire değiştire anlattı durdu.

Tosi daha ufacıkken pıtır pıtır koşuşmalarını dinlediğim üst kattan aşağıya, zaman içinde ergenliğe adım atan asi bir delikanlının, esas itibariyle babasına karşı içinde oluşan öfkenin sebep olduğu, ona göre anlamsızca bir bekleyiş içerisinde olan annesine karşı sarsıcı sözlerini duyar olmuştum. Böyle iç parçalayıcı anlarda, usulca daire kapısından yukarı doğru yöneldiğimde, onların kapısının önünde yine çaresizce kapıya vurmakla vurmamak arasında bekleyip duran Fahri amcayı gördüğüm anlarda, gerisin geri dönüp daire kapımı yavaşça kapatır, yere çömelir ve halen neden bu evden taşınmadığımı, taşınamadığımı sorgular dururdum. Acıdığım hayatların birer birer parçası olmamda, Tosi’nin çocukluğunda, bir gece onu avutmak için lunaparka götürüp eve döndüğümde, Nermin ablanın bana sarılıp, sabaha kadar kucağımda uyumasının ve uykuya dalmadan önce göğsüme akıttığı gözyaşlarının yanı sıra yüreğime kor gibi bıraktığı çaresizliğin acısının da yeri olduğunu biliyorum.

Nermin ablanın evini her gün temizlemesinde yatan gerekçenin, uzaklardan gelecek kocasını beklemek olduğunu zaman içinde öğrenmiş oldum. Vaktinde ailesinin de karşı çıkmasına rağmen kaçarak sevdiğine varması, bir gelinlik bile giyemeden yaşadığı büyük aşkla hiçbir şey düşünmeden evlenmesi, sonrasında kocasının Rusya’ya çalışmaya gitmesi, belli bir zaman sonra kocasından hiçbir haber alınmaması ve Nermin ablanın her gün dönecek umuduyla kocasını beklemesi üzerine gerçekten çok kafa yordum. Bazen akşamları onunla demlediğimiz çayı yudumlarken, aşkı ile ilgili anlattıklarını dinlerken, beni böyle sevecek bir kadınım olacak mı diye düşlere dalıp giderdim. Belli bir süre sonra Nermin abla benim gözümde, bir deliden çok bir tanrıça gibi olmuştu. Kızaran elmacık kemiklerinin yansıması ile ışıldayan gözlerinin içinde, anlattıklarını dinlerken dalıp giderdim. Belki zamanında ailesi onun yaşadığı aşkı destekleseydi, şimdi Nermin ablanın hayatı bambaşka olabilirdi.

Onu bu cenaze alayında göremiyorum. Şimdi acaba hangi duygular içindedir. Fahri amca Tosi on iki yaşlarına geldiğinde bizim apartmana taşınmıştı. Sonradan zaman içinde onun hikâyesini öğrenmiştim. O apartmana geldikten sonra, Nermin abla biraz daha içine kapanmıştı. Daha doğrusu yıllar geçtikten sonra parçaları bir araya getirmeye başladığımda Nermin ablanın yavaş yavaş gözlerden uzaklaşmasının sebebinin Fahri amca olduğunu anlamıştım. İyi bir adam olduğuna hiç şüphe duymadım, birkaç kez akşam yemeğinde Nermin ablamın evinde hep birlikte olduğumuz anlarda Fahri amcanın gözlerinde gördüğüm kederin aynısını defalarca Nermin ablada gördüğümü bilirim. Tosi ile Fahri amca iyi bir ilişki içine girmişlerdi. Tosi özlediği baba hasretini Fahri amcanın sıcak yaklaşımında gideriyordu. Tosi’nin okuluna veli olarak giden Fahri amca, çocuğun bükük boynunu doğrultmuştu. Bazen o yemek masasında misafir olanın sadece ben olduğumu düşünüyordum. Onların hikâyesini bilen herkes gibi bir gün evleneceklerini düşünürdüm. Lakin düşündüklerim yıllar geçtiği halde gerçekleşmedi. Nermin abla asla Fahri amcayı kendisine bir eş olarak düşünmedi.

Son toprak parçası da mezara atıldıktan sonra, son dua edilirken, yağmurun düşmesiyle rüzgâr toz bulutlarını da alıp gitti. Toprağın ıslanmasını yağmur üstlenmişti adeta, birden rüzgârla birlikte kalabalıkta dağıldı. O zaman Tosi’yi mezarın başına çökmüş bir halde fark ettim. Bir zamanlar kapımı çalan, bugün babam gelecek diyen Tosi, kocaman adam olmuş, gelmeyen babasının yerini alan Fahri amcayı mezarının başında gözyaşlarıyla uğurluyordu. Yanı başına çöküp elini omzuna attığımda, birden dönüp bana sıkıca sarılması, göğsüme hıçkırıklarla gözyaşlarını akıtması, yine yıllar önce annesinin de aynı şekilde bana sarılıp, göğsümde ağlamasını hatırlattı. Sözün bittiği anlarda, hiçbir kelam para etmez. Ağzımdan sadece başınız sağ olsun sözcükleri dökülüverdi. Öylece yağmurun altında ne kadar süre kaldık bilemiyorum. Zaman durmuş, her şey bitmiş gibiydi. Kocaman adam, ufacık Tosi gibi en acımasız yürekleri bile parçalayacak şekilde ağlıyordu. O anları düşündükçe, baba sevgisine muhtaç bir çocuğun nasıl acılar çekebileceğini anladığımı sanıyorum.

Cenazeden bir hafta sonra apartman girişinde bırakılmış postaları ayrıştırırken, Fahri amcadan Tosi adına gönderilmiş bir zarf dikkatimi çekti. Yaklaşık bir hafta önce postalanmış bir zarftı. Evime uğramadan direk yukarı çıktım. Nermin ablanın kapısını tıkladığımda kapıyı Tosi açmıştı, Nermin abla ortalıkta görünmüyordu. İçeri girdiğimizde mutfağa geçtik. Tosi içiyordu, masa da iki kadeh rakı vardı. Biri sulandırılmış, biri sek. Hiçbir şey sormadım. Fahri amcayla içiyormuş gibi yaptığını anladım. Hiç iyi görünmüyordu, zarfı verip vermemekte tereddüt ediyordum. Açıkçası zarfta neler yazdığını çok merak ediyordum. Tosi zarfı açıp okuduktan sonra Fahri amcanın ölümünün bir kaza sonucu değil de, intihar sonucu olduğu ortaya çıktı. Daha doğrusu kaza geçirdiği an, gerçekten kaza mı, intihar mıydı net bir şekilde anlaşılamasa da, mektuptan anlaşıldığına göre Fahri amca o gün bir şekilde yaşamına son vereceğini ifade etmekteydi. Tam manasıyla veda mektubu yazmıştı:

“Tosi umarım beni bağışlayabilirsin. Seni gerçekten oğlum gibi sevdim. Seni asla Nermin’e açılan bir kapı olarak görmedim. Annen ile okul yıllarında, babanla yaptıkları bir kavga sonrası ilk defa yakınlaşma fırsatı bulmuştum. O zamandan beri ona olan sevgim ve ona kavuşabilme hayalim asla yok olmadı. Yıllarca içimde taşıdığım bir umudu yaşattım. Hayatım içinde yaptığım en büyük hatanın acısını bugünlere kadar çekmek zorunda kaldım. Umut işte, umut oldukça yaşamdan insan nasıl vazgeçer. Yaşama beni bağlayan annene tekrar kavuşabilme umuduydu. Nermi’nin ailesi hem kendisine hem de babana yeterince baskı yapıyordu. Bu baskılar sonucu bir şekilde elime geçen şansı berbat ettim. O zamanlar yazlık sinemalar vardı. Annenle birlikte ilk defa akşam vakti birlikte vakit geçirme şansını bulmuştum. Benim için çok önemli bir akşam olacaktı. Onu etkileyebilecek her türlü hazırlığın planlamasını yapmıştım. Evinden onu almam bile sorun teşkil etmiyordu, Orhan’dan uzaklaştırılmış Nermin, ailesi için büyük mutluluktu, güneş batmış, hava kararmış, sokak lambalarının ışıkları yanmıştı. Arnavut kaldırımlı sokaklardan sinemaya doğru yürüyorduk, evden yeterince uzaklaşınca, gömleğimin içine sakladığım gülü vermenin vakti geldiğini düşündüm. O anı hiç unutmam. Kızarmış elmacık kemikleriyle, etli dudaklarında beliren gülümseme hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmedi. Artık kendime olan güvenimde artmaya başlamıştı. Ağzım daha iyi laf yapıyordu, her attığımız adımda onu etkilediğimi düşünüyordum. Sinemaya birkaç sokak kala ona sinema yerine yamaca gidip oturmayı, gökyüzündeki yıldızları seyretmeyi teklif ettim. Filmin biteceği zamanlarda da evin yolunu tutarız dedim. Keşke öyle bir teklifte bulunmasaydım, keşke O da teklifimi kabul etmeseydi. O, içinde bastırdığı Orhan’dan ayrılma acısını unutmak istiyor, ben de kendimi ona beğendirmeye çalışıyordum. Gülücükler yamaç yolunda da yüzünden eksik olmadı. Ağustos ayının sıcaklığı hava kararmasına rağmen devam ediyordu. Sıcaktan şikâyet edecek durumda değildim, dünya yansa umurumda değildi. Yamacın bir kenarına oturduk, gökte pırıl pırıl parlayan yıldızlar buradan bir başka gözüküyordu. Hafif bir esinti yüzümüzü, bedenimizi yalamaya başlamıştı. Rüzgârda savrulan saçlarıyla Nermin, benim için adeta bir melek gibiydi. Birden şarkı mırıldanmaya başladı, sen de söylesene diyordu, ben ise sadece bakabiliyordum. Gözlerinin içinde yıldızların yansımasını görüyordum, daha önce onun hiç öyle güldüğünü duymamıştım. Gülümsemesi, gözlerinin parlaklığı, yanaklarının kızarıklığı, saçlarının savrulması, şarkı söylerken sesinde yakaladığım lezzet ve insanı kendinden geçiren kahkahası, her şey bir düş gibiydi. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Her şey beş dakika sürmüş gibiydi. Eve dönme vakti geldi dediğinde, yüzümün düşmesini fark edip, elimi tuttuğunda yandığımı zannettim. Birden tüm güvenim yerle bir oldu. Heyecandan titrediğimi hissediyordum. Hayatım boyunca o andan daha güçsüz bir duruma düştüğümü hatırlamıyorum. İçimde fırtınalar koptuğu halde ağzımdan bir tek kelime çıkmıyordu. Tüm sözcükler boğazıma dizilmiş, birbirlerini sıkıştırıyordu. Yüzüme baktı, yine o hoş tebessümüyle hadi deyip, elimden tutarak beni yamaçtan Arnavut kaldırımlı sokaklara doğru götürmeye başladı. Dönüş yolunda gözlerim görmüyordu sanki,O benim kılavuzum olmuştu. Birden bire duruverdiğinde, semadaki yıldızların içinde yaşadığı gözlerini görüverdim. Elimi sertçe çekince, neden durduğunu anladım. Üç kişi karşımızda duruyordu. Daha önce hiç görmediğim üç kişi. Ağzımdan yine hiçbir sözcük dökülemedi. Hiçbir şey yapamadım, birinin elinde bıçak vardı. Gözlerim bıçağa kilitlenmiş bir halde dona kalmıştım. Ağustos sıcağında buz kesmiştim. Biri beni kollarıyla sarıp, boğazıma bıçağı dayamıştı. Biri bir tane sigara yakmıştı. Biri Nermin’in üstüne doğru yürümüştü, Nermin çığlık atmaya kalkınca yüzüne inen bir tokatla yere serildiğinde gözlerimden yaşlar geldiğini fark etmiştim. Fahri dediğini duydum, birkaç kez Fahri dedi. Ben hiçbir şey yapamadım.

Bu olaydan sonra bir kaç hafta hastanede yattığını biliyorum, ziyaretine bile gidemedim. Sonraları Nermin’lerin evin kapısına üç kişinin bedeninin bırakıldığını duyduk. O üç kişiden ikisi, evin önünde, aldıkları kurşun yaraları sebebiyle ölü bulunmuştu, biri de hastane yolunda ölmüştü. Üç kişiyi de oraya babanın bıraktığı mahalleli arasında konuşulup durdu. O günden sonra babanı bir daha gören olmadı. Nermin’i bir defa çarşıda gördüğümde yüzüme bile bakmadan yanımdan geçti gitti. Sonra duyduk ki annen de kayıplara karıştı. Ben bu olaydan sonra kendimi asla affedemedim, içimde yaşadığım vicdan azabıyla bir gün kendimi annene affettirebilmeyi bu yaşamda son görevim olarak kabul ettim. Yıllarca annenin izini sürdüm. Babanın Rusya’ya gittiğini öğrendikten sonra, annene ekonomik destek verebilmek için elimden geleni yaptım. O her seferinde beni geri çevirdi, bir gün iyice çaresiz kalınca, senin de geleceğini düşünerek, sonradan geri vermek şartıyla, benden para almayı kabul etti. Bir arkadaş gibi olmayı başardık ama asla onun gönlünü kazanamadım. O halen babana âşık. Hayatının en zor günlerinde kendi hayatını yok eden babana âşık. O yamaçtan dönüşte yaşanan olaylardan sonra beni gerçekten affetmeyeceğini iyice anladıktan sonra yaşamının manası da kalmadı benim için. Günden güne eksiliyoruz ama bitmiyoruz demiştim. Ben artık bittim. Tüm varlığımı size bırakarak gidiyorum. Annene çok iyi bak. Lütfen beni affedin...”

Mektubu bitirdikten sonra masaya bıraktı, çekinerek kağıdı elime aldım ve okudum. Mutfak kapısında Nermin ablanın bize baktığını gördüm. Ayağa kalkarak oturması için sandalye çektim. Üçümüzde masada öylece oturduk. Hiç birimizin ağzından bir sözcük çıkmadı. Tosi şişeyi bitirdi, ikinci bardaktaki sulandırılmış rakıyı da içti. Nermin abla peş peşe sigaraları yaktı. Dünyada ne kadar keder varsa, o akşam, o gece, o sabah tüm yüküyle o masadaydı. Kederin yükünden ezilmiş iki insan karşısında ben de ne yapacağımı bilemedim. Bir ara benim gözyaşlarım akmaya başladı. Sessizce ağladım. Güneş doğduğunda hiçbir sözcük söyleyemeden, Nermin ablanın kurumuş yanaklarını öperek, evden sessizce çıkıp gittim.

İhtiyar- geçici insan masalları

Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
14 Nis 23:26 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen. Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başladığı an. Birisinin teniyle yanyana olmak, kendi var oluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi var oluşum. Her var oluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer ÖzlüYaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü

Fazla bilinçli olmak bir hastalıktır. Gerçek bir hastalıktır. Sıradan bir bilinç, insanın yaşamı için fazlasıyla yeterlidir. Yani şu şanssız on dokuzuncu yüzyılımızın gelişmiş insanına, gerekli olan bilincin yarısı, hatta dörtte biri bile yeterlidir.. Dostoyevski

Yüksek toplumsal sınıfa ait üniversite eğitimi görmüş Ruth'a gönlünü kaptıran işçi sınıfı mensubu Martin, Ruth'a layık olabilmek, onunla arasındaki mesafeyi kapatabilmek için her gün okudu, bilgilendi. Uyku zaman kaybıydı, az uyumalı, çok okumalı Ruth'a layık olmalıydı. Zamanla kendisindeki değişim Ruth'u da etkiledi zaten bir kadının erkekten en büyük beklentisi sosyal statüsü olmalıydı.

Yazmaya başladığı vakit, yazar olma konusunda ısrarcı olması, hatta başaracağına dair kendisine süre bile vermesi, kendine olan inancı ve mücadeleci ruhuyla yazarken, hayata ara verdiği o çamaşırhane günlerinde içini kaplayan hevesi öldürdü. Çalışırken kendini unutmak diye bir şey vardır, öyle çok unutursun ki günler ayları kovalarken hayatın şarkısını duymaz, doğanın rengini görmezsiniz. Martin yazarlık dışında başka bir işte var olamayacağını o zaman anladı belki de.
Ruth ve çevresinin yazarlık konusunda ona inancının olmaması, onun artık bir işe girmesi gerektiği, yazarlığı bırakması yönündeki baskılara aldırmadan yazmaya devam etti.

Başarı yavaş yavaş gelirken Martin yalnızdı, kapatmaya çalıştığı mesafede bir süre sonra doygunluğa eriştiğinde anlam yüklediği bir çok şey, topluluklar onun gözünde artık büyük bir balondan ibaretti.
Üniversite eğitimi ile üstünlük aynı şeyler miydi? İşçi sınıfından üstün gördüğü kimseleri akıl yönüyle de üstün gördüğü, iyi evlerde yaşayanların değerli kişiler olduğunu düşündüğü zamanlar.. Belki Martin bu haliyle; bilgisiz ve eğitimsiz haliyle daha mutluydu. Ruth ile arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışırken burjuva sınıfının iki yüzlülüğü, daha ötesi sevdiği kadının iki yüzlülüğü karşısında tiksindi, beynini vuran sancılarıyla yalnızlığı giderek arttı. O artık hiç bir sınıfa ait değildi.

Hayallerini gerçekleştirdiğinde ne Ruth'a ulaşmak, ne de başarılı bir yazar olmak onu tatmin edemedi. Başka bir son yoktu onun için, o sonu okurken tıpkı Selim Işık'ı okuduğumda hissettiğim şeyleri hissettim.

Kitapla ilgili ufak bir pişmanlığım oldu, o da Levent Cinemre'nin çevirisini okumayıp, tanımadığım bir yayın evinden eski bir basımını okumuş olmamdı. Kitabın içerisinde yer verilen tarihi kişiliklere, belirtilen yerlere ve Jack London'ın yaşamına ait çevirmenin okurla paylaştığı notlarla beraber Martin Eden'i okumak daha zengin bir okuma olurdu benim için.

#StefanZweig
"23 Şubat günü öğleye doğru eve gelen hizmetçi kadın yatak odasından hırıltılar duyar. Kocasının hemen çağırdığı doktor, Zweig çiftini yataklarında cansız bulur.

Stefan Zweig giyimlidir, kravat takmıştır. Yanına uzanmış olan Lotte kocasına sarılmıştır. Doktorun ölüm kâğıdına yazdığına göre Lotte ve Stefan Zweig zehirli bir madde içerek -‘ingestao de substancia toxica, suicidio’- yaşamlarına son vermişlerdi.
Aynı günlerde Nazi yanlısı Salzburg eyalet gazetesindeki haberde, “Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...” satırları yer alıyordu. Stefan Zweig, savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilya’da savaşın kurbanı olmuştu...

1881 yılında Viyana’nın ünlü Schottenring Caddesi’ndeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam, 1942 yılında Brezilya’nın küçük dağ kenti Petropolis’in Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli bir evde son bulmuştu. “Savaşlardan nefret ederim” diyen Stefan Zweig, her şeye hümanizmin penceresinden bakar. Dünya politikası 1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle karışır, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Yakın dostu Joseph Roth o yıl Zweig’a şöyle yazar:

“Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak...” Aradan daha birkaç ay geçmeden kitapları yakıldı, dostları Almanya’yı terk etmeye başladı. Zweig’ın mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona ermişti. Sevdiği Salzburg’dan ayrıldı, villasını biraz da Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kaldı. Eşi Friderike’den boşandı. Haymatlos olması ona pek ağır gelmişti. “Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamaz”diyen Zweig, 26 Mayıs 1940’ta günlüğüne şu notu düşer: “En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması.” Onlarca yıl sevmiş olduğu dünyanın kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğine artık inanıyordu. Rio de Janeiro yakınlarındaki dağ kenti Petropolis’te bahçeli küçük bir ev kiraladı. Orada her şeyi unutmak istiyordu. Fakat Avrupa’dan gelen haberler pek korkunçtu. Friderike’ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli son mektubunda şöyle yazar:

 “Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim.

Senin iyi günleri göreceğine eminim. Bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan.”

İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig’ları ölüme sürüklemişti! Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı, 23 Şubat 1942’deki ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. Avusturyalı yazar, huzursuz yüzyılımızda düşünceleriyle her zamankinden daha çok geçerli!

#stefanzweig

S. Burak Manav, bir alıntı ekledi.
11 Nis 16:58 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

"Her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır, özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarım asla anlayamadan gebermektir. Bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız, öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız, insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp, uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. Tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu."

Gecenin Sonuna Yolculuk, Louis Ferdinand Celine (Sayfa 41 - YKY)Gecenin Sonuna Yolculuk, Louis Ferdinand Celine (Sayfa 41 - YKY)

Çocukluğumuz…

Hani o okula ilk başladığımız zamanlar…

Öğretmen derste bize bir şeyler anlatmaya çalışırken pencereye kayan gözlerimiz ve ders vakti bomboş gözüken bahçede oynayan hayallerimiz… Teneffüs zili çaldığında kalabalığa yakalanmamak için depar atan bacaklarımız… Düştüğümüzde kanayan dizimize rağmen pes etmeyen inatçılığımız… Arkadaşlarımızla oynadığımız o saçma sapan oyunlarımız… Geceleyin su içmeye kalktığımızda arkamızdan koştuğunu hissettiğimiz canavarlar…

İşte tam o zamanlar;

Hayallerimizin somut gerçeklerle çarpışmasından, renklerin sayılarla birleşmesinden hemen önceki zamanlar. Hani iki kere ikinin dört ettiği, sıfırın her şeyi yuttuğu, her cümlenin sonuna nokta konduğu zamanlar. Hayallerimize karşı dünyanın bize açtığı savaşın başladığı ve hala çocuk olarak anıldığımız halde içimizdeki çocuğun tükenmeye başladığı zamanlar…


Bir çocuk olmak nedir?

Çocukluk bir süreç midir yoksa bir yaşam tarzı mı?

İçimizdeki çocuk öldüğünde mi yetişkin oluruz, yetişkin olduğumuzda mı ölür içimizdeki çocuk? Yoksa saklanır mı hep bir yerlerde kafesinden kurtulmaya çalışan bir kuş gibi?

Bence çocuk olmak hayal kurmaktır. Engelsiz bir zihindir çocukluk. Küçük Prens’teki gibi fil yutmuş bir boa yılanını görebilmektir çocukluk. Küçük anlardaki büyük hazinelerdir…

Aslında çocukluk, yaşadığımız dünyaya karşı en narin, en zararsız ve görebilenler için en büyük başkaldırıdır.

Sevgidir çocukluk, sevginin içindeki değişim gücünü en iyi bilendir çocuk…

Ama aynı zamanda bir süreçtir. Herkes büyür ve büyütülür. Kimisi beş yaşında büyür, kimisi on beş… Fakat herkes birkaç hatıra taşır yanında çocukluğundan kalan; kimisi kahkahasını, kimisi gözyaşını, en şanslı olanlar ise hayallerinin bir kısmını…

Zihinsel olarak büyümek ya da diğer bir değişle çocukluğunu kaybetmek doğanın bir kanunu mudur, bilmiyorum. Olgunlaşmak denen evre yaşanmadan dünya nasıl bir yer olur, tahmin edemiyorum. Zaten sorgulamak istediğim düşünceler bunlar değil.

Şimdi gözlerinizi kapatıp o çocukluğunuzu düşünmenizi istiyorum sizden. Tam o zamanları hatırlamanızı istiyorum.

Şuan suratınızda buruk ve özlem dolu bir tebessüm oluştuysa eğer ve dışarıdan izleyen anılarda buluyorsanız kendinizi siz “çocuk” olmuşsunuz; hayalleri, hatıraları olan güçlü bir çocuk. O burukluk ise çocukluğunu özleyen benliğinize ait, özleyen ve özlemeyi seven benliğinize…

İşte aslında sorun da burada:

Yetişkin insanlar olarak yaptığımız en büyük hatalardan biri unutmak. Kenarda köşede kalmış üç beş fotoğraf görmeden, kırk yılda bir toplanmış yakınlarımız eskileri yad etmeden ya da birileri bize yapmamızı söylemeden o anları, anıları aklımıza getirmiyoruz bile. Sanki o çocukluğu yaşayan biz değilmiş ya da hiç öyle bir dönemden geçmemiş gibi sürekli daha fazlası için koşturuyoruz. Gündelik hayatın içinde kendimizi kaybediyoruz. Sıkıntılarla boğuşuyoruz. Hayattaki renkleri kaybediyor, griye dönüyoruz.

Mekanikleşiyoruz.

Duygularımız silikleşmeye başlıyor.

Bir şeyler oluyor bize ama o kadar farkında değiliz ki içimizdeki boşluğun, adına mutsuzluk dediğimiz odanın içine hapsediyoruz bütün kaybettiklerimizi.

Hatırlıyorum da bir gün ders çıkışında koridorda yürürken bir kızın telefon konuşmasına kulak misafiri olmuştum. “Mutsuzluğum geçti” diyordu kız… Mutsuzluğum geçti;

Mutluyum değil.

O zaman anlamıştım, mutlu olmak için mutsuzluğumuzun geçmesi yetmiyordu.

Dilbilgisi kuralları gibi değildi hayat, bir olumsuzluk ekinin kalkması olumlu hale getirmiyordu yaşamı.

İşte biz yetişkinlerin yaptığı diğer bir yanlış da bu belki de; biz planlı mutluluklar arıyoruz. Planladıklarımızın bizi mutluluğa götüreceğine inanıyoruz.

Biz mutluluğu arayarak kaybediyoruz..


Bizim adına mutluluk dediğimiz; yaşama sevinci, yaşadığı andan mutlu olma hali, huzur, barış ve şuan aklıma gelmeyen ama sizin gerçek bir tebessüm ve içten bakan bir çift göz de bulabileceğiniz her şey aslında.

Ve o duygu aslında bir yerlerde sizi bekliyor, onu bulmamız için. Ve biz de hep yanlış yerlerde arıyoruz onu.

Biz mutluluğumuzu hırslarımızın içinde kaybediyoruz.

Oysa bir çocuğa sorsak en iyi o bilir onun nerede olduğunu. Çünkü en iyi o tanır mutluluğu. Hatta öyle ki sadece bir çocukta vardır mutluluğu yanına çağırabilme gücü, en olmadık anlarda yanında bitiverir.

Eğer bana inanmıyorsanız, bir çocuğu dinleyin ama gerçekten dinleyin Momo gibi... ve izleyin; kendi çocukluğunuzu hatırlayarak. Eğer yeteri kadar sabırlı olursanız göreceksiniz; sizin gözlerinizin gördüğü boşluklara mutluluğu nasıl yerleştirdiğini.

Gördünüz mü?

Bir çocuğun hayal gücünün farkına vardınız mı?

Bizim uğruna kölesi olabileceğimiz mutluluğun, bir çocuğun etrafında nasıl pervane olduğunu gördünüz mü?

Ne dersiniz?

Belki de biz yetişkinler, mutluluğun yerini çocuklara sormalıyız; savaşları nasıl sona erdireceğimizi, insanları, hayvanları, bitkileri nasıl sevebileceğimizi, sevginin ne olduğunu, bir arada nasıl yaşandığını sormalıyız belki de; böyle bir nefret kapanın içinde yaşarken.

Eğer biz unutuyorsak o zamanları ve değişiyorsak ve bu bir kanunuysa doğanın; bir bilene sormak gerekmez mi?

Antoine de Saint-Exupéry de Küçük Prens’inde böyle yapmamış mı? Exupéry’i anlamak ve onun gibi düşünmek için bilmem kaçıncı dünya savaşında bir savaş pilotu mu olmalıyız illaki? Zaten herkes kendi savaşında, olduğunu sandığı kişi uğruna savaşmıyor mu bir hayat boyu?

Kaç insan o savaşı kazandığını düşünerek veriyor ki son nefesini?

Siz kazandığınızı ya da kazanacağınızı söyleyebilir misiniz?

Ben söyleyemem.

İşte o yüzden…

Bir bilene sormalı belki de…

Düşünceler Geçidi
Kaybolup gitmekten korkmuyorum,
bir zaman kahramanı olamamaktan ya da.

Ortalama ömrümü hesaplamaya çalışmakla doldurmuyorum kafamı, dediysem öyle umurumda değil de demiyorum. Kendi yaramdan çok acıtıyor insanlığın derin yaraları, ben ölüp gideceğim, insanlık kalacak. Belki yeni insanlarla, belki başka canlılarla. Dünya devam edecek dönmeye, bir gün yorulup da pes edene dek, üstündekilere bir atmosfer ve yaşam sağlayacak oksijen vermeye.

En çok üzüldüğüm de o, bazen üç otobüs boyunca elimde taşıyorum çöpümü, bazen cebimde eve getiriyorum, betonun, taşın, camın, insanın altında kalan dünyayı unutmak zorunda kalışım yakıyor canımı. Bir panteist olsam, şu zamanda, acı içinde kıvranarak intihar ederdim sanırım. Değilim ama değil mi? Bir şeylere inanmamanın sizde bir şeyler eksilteceğini söyler insanlar, inanmayışın bir katil olmakla iyi biri olmak arasındaki perdeyi kaldırdığını, bir din sizi birini öldürmekten alıkoyar kısacası, bunun ardında yatan anlam o kadar korkunç ki.
İnanmadığımdan beri daha çok korkuyorum, daha çok düşünüyorum, daha çok okuyorum, fikrimin sahibim olmasına izin vermiyorum, her olay karşısında başka tepki verebilirim, olağan olan budur, her olaya aynı tepkiyi veriyor olsaydım, davam uğruna ölseydim tam bir aptal olurdum. Bir dava bir insanın ölümüne neden olacaksa bırakılmalıdır benim düşüncemde. İnanmamayı seçtiğimden beri daha özgürüm, insanlara duyduğum nefret azaldı, birilerine kızmaktan onlardan intikam almaktan vazgeçtim, boşverdim sadece, kendi sorumluluğumu aldım, kaderi suçlayamam artık uçuruma attığım adım için, bunun farkına vardım.

Susmayı öğrendim, gerektiğinde konuşmayı, kırgınlığın bir insanı öldürebileceğini, kızgınlığın sadece kızgın olana zarar verdiğini, öfkenin öfke duyulandan çok öfkeyi duyanı hırpaladığını. Tutabilecek olsam tüm evrende yaşayan yaşamayan her varlığı koruyacağıma dair yemin ederdim. Ama belki iki yıl daha yaşayacağım, belki yarın bir bombayla bütün vücudum parçalarına ayrılacak, belki altmışlı yaşlarımı gördüğümde artık hiç bir şeyi aklımda tutamayacak kadar hasta olacağım, geleceği bilemeyeceğimin farkındayım ve ölümün kesin bir son olduğunun, sonrası var ya da yok, bunca didinmenin ödülünü ya da cezasını almak umrumda bile değil açıkçası, varlığım, bu dünyadaki varlığım son bulduğunda yok olacak. Ve bu dünya öldükten sonra her şeyin bittiğini kabullenemeyenlerin eline kalacak. Canını yakacaklar, hayvanların, ağaçların, birbirlerinin. Üstelik onların inandıkları onların bunu yapmasına engel olmalıyken. Ne bileyim, bazı geceler oturup, bazı otobüs seyahatlerinde başımı cama dayayıp, bazı şarkıların anlamsız sözlerinde derin düşlere dalıp uzunca düşündüğümde kendimi hep hoyratça kullandığımız ama dönüp bir teşekkür bile etmediğimiz dünyaya acırken buluyorum. Hüzünden, aşktan, acıdan, ölümden ve yaşamdan nasibini almış, bize yaşam veren dünyayı nasıl da acıttığımızı düşünürken buluyorum.

Kırılıyorum sonra, insan olduğumdan. Diğer insanlara, varlığıma tahammül edemeyen, beni hor gören, kim olduklarını bilmediğim insanlara kırılıyorum, çocukluğumdan beri benimle kendime acıma duygusu, en sevdiğim huyumdur ayrıca, bana insanların beni benim ezebileceğimden daha fazla ezemeyeceği hissini verir. Dalga geçerim kendimle, kırılmamak için dik dururum, egoist derler, sonunda ağlar ve sulugöz olurum, bazen acımasızlığımla yerle bir ederim karşımdakini, bazen yere göğe sığdıramam. Dengesizim ama can yakmam, sevmeyi bilirim az çok, sokakta gördüğüm kedinin başını okşamayı, ekmeğimin yarısını bölüşmeyi, onu orada bırakıp eve dönerken bir kaç damla gözyaşı dökmeyi, aç çocukların gözlerine bakamamayı bilirim, her gün çantamı yiyeceklerle doldurup en azından bir an onları mutlu edebilmeyi dileyip bunu gerçekleştirememeyi bilirim, öyle yabancıyız ki kendi insanımıza, yol sormak için yaklaştığımda kaçan, durakta gördüğüm yaşlı bir amcayla sohbetime tuhaf tuhaf bakan, adımı öğrenmeye çalışan engelli oğlunu ben konuştuğum ve sorun olmadığını söylediğim halde çekiştirip cimcikleyen kadın, hepsi, hepsi için üzülüyorum.

Onca hüzün var ki göğsüme biriken, bir gülümsemeye bile yer kalmıyor bazen. Böyle gerçek hissediyorum, böyle basıyor yere ayaklarım anca. Acıyla, acıdığını düşünerek kalabiliyorum hayatta, başımı yastığa rahat koyamamanın verdiği huzurla uyanabiliyorum güne ancak, uyanamayanlara rağmen.

Ölümün üstüne böyle örtebiliyorum yaşamı, bir düşünceler geçidiyle.

241216/T