• 310 syf.
    ·1 günde·8/10
    Başlangıçta bir üçleme olarak düşünülen bu kitap 1945 ila 1948 yılları arasında yazıldı, ancak kitabın basımı için bir üç yıl daha geçmesi gerekti. Üstelik kitap İspanya’da değil, Buenos Aires’te basıldı. Bunun en önemli sebebi o sırada İspanya’da devam eden Franco rejimiydi. Yasaklanma sebebi ise kitabın aşırı müstehcen bulunmasıydı; seks ve hapishanelerdeki homoseksüellikten bahsetmesi kitabın İspanya’da basımını 1963 yılına kadar erteledi. İspanyolların ikinci Cervantes’i olarak gösterilen Nobelli yazar Cela ülkemizde pek bilinmeyen bir yazar, bunun en açık delili ise eserlerinden sadece dört tanesinin dilimize çevrilmesi. Bu çevrilen eserler içinde dünyaca en çok bilineni hiç kuşkusuz “Arı Kovanı”dır. “Pascual Duarte ve Ailesi” ise yazarı tanımak adına okunabilecek ilk kitabı bence. Diğer kalan iki kitabı ise bu iki kitap yanında son derece sönük kalmakla birlikte bana göre pek fazla okuma zevki de vermiyor.

    Kitap savaş sonrası İspanya’da yazılmış en önemli eser olarak kabul ediliyor. Yazar eserinde Franco rejimimin ilk yıllarında İç Savaş’tan çıkan Madrid toplumunun bir panoramasını sunuyor. Ancak bunu yaparken iç savaştan hiç bahsetmiyor. Bunun yerine yazar bu savaşın birey ve toplum üzerinde bıraktığı etkileri yazıyor ve bu sayede belki savaşın insan psikolojisi üzerinde ne gibi tahribata yol açacağını okura göstermiş oluyor. Yazara göre herkesin yaşamı bir romandır ve bu kitapta 300’e yakın karakter var ve dolayısıyla burada 300 tane roman olmuş oluyor. Ancak bu kitapta bahsi geçen olaylar bir roman olmanın ötesinde karakterlerin yaşamından kısa anlatılardır.

    Tarih: Madrid, 1942. İç savaş bitmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın en civcivli anı.

    Kitap altı bölüm ve bir final bölümünden oluşuyor. Kitap 4 günlük bir zaman aralığını kapsıyor. Her bölüm günün farklı saatlerinde geçiyor: sabah, öğle, akşam, gece gibi. Kitabı okumak isteyen okurlar için tavsiyem bölümleri şu sırayla okumaları: 1,2,4,6,3,5 ve final. Gerçi zaman ve mekân kavramının fazlasıyla iç içe geçtiği, zamanın paramparça olduğu böyle bir anlatıda bu sıralama okuyucu için nispeten bir anlam ifade edeceğini düşünüyorum. Her bölümde bir ana karakter olmakla birlikte bunun yanında pek çok alt karakter de mevcuttur ve anlatılanlar hep bu karakterlerin yaşamlarından kısa kesitlerdir. Anlatılan hiçbir olayın ne başı ne de sonu var. Hiçbir karakterin bir sonraki bölümün karakteriyle bir bağı yok. Her bölüm kendi içinde münferit bir bütün. Tüm bu anlatılar arasında ilk bakışta bir uyum, bir bütünlük göze çarpmıyor. Herkesin yaşadıkları farklı çünkü ve genelde konuşmalar hep önemsiz olaylar etrafında dönüyor. Aslında burada anlatılan her şeyi bir arı kovanına benzetmek mümkün. Bir arı kovanına girdiğinizi hayal edin. Göreceğiniz şey sağ sola hızla uçup duran arılar, duyacağınız tek şey anlamsız sürekli devam eden bir vızıltı. Burada da farklı bir şey yok. Arı kovanı burada Dona Rosa’nın kafesidir ve bu kafenin müdavimleri (arıları) Madrid’in her kesiminden insanlardır. Kafe adeta bir mikrokozmoz görevi üstlenir. Buraya gelenler genelde aynı kişilerdir ve geliş saatleri de hiç değişmez. Buradaki insanlar arılar kadar çalışkan değildir. Zengin olsun fakir olsun hepsinde bir tembellik, bezmişlik, boşvermişlik, yorgunluk vardır. Ruhen çökük durumdadırlar. Genç yaşlı, zengin fakir hepsi aynı sorunlarla karşı karşıyadırlar: hayatta kalmak ve monotonluk. Bu kafeye girdiğinizde kulağına bir sürü anlamsız sıradan konuşma çalınacaktır; kim kime ne diyor, kim neden bahsediyor takip etmek çok zor. Kitapta yer alan 300 kadar insanın konuştuğunu hayal ederseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Ancak tek başına hiçbir anlam ifade etmeyen bu diyaloglar ya da kişisel öyküler ancak bir araya getirildiğinde bir anlam ifade ediyor. Her arının tek başına yaptığı iş küçük olsa da hepsi birlikte çalışınca ortaya büyük bir iş çıkar. Buradaki durum da aynıdır. Bir petekteki her bir göz bir araya gelerek peteği oluşturur. Her karakterin önemsiz gibi görünen anlatısı hep birlikte büyük bir anlatının bir parçası oluyor: İspanya’daki fakirlik ve mutsuzluk.

    Kitapta işlenen konulara gelelim şimdi. Bu toplumda herkes bir şekilde para bulmak ve karnını doyurmak, aile geçindirmek zorundadır. Parası olanlar parası olmayanlara karşı adeta Hitler’miş gibi davranırlar. Parası olmayanlar para bulabilmek adına orospuluk yapar. Fuhuş, bireyin ekonomik durumunu düzeltmek adına ilk başvurduğu eylemdir. Kendini satanlar bundan hiçbir pişmanlık duymaz, çünkü bireyin hayatta kalmaya çalışması, karnını doyurması her türlü etikten, ahlaki değerden çok daha önemlidir. Tabii erotizm burada karın doyurmak dışında farklı amaçlar için de kullanılıyor. Kimisi sırf bedensel arzularını tatmin etmek için bu yola başvururken, kimisi içinde bulunduğu sefaleti, acıyı unutmak için bu eyleme karışıyor. Aşk burada konuşulması gereken belki de en son konudur. Soyut bir düşünce haline gelmiştir çünkü. İç savaşın getirdiği belirsizlikte kimin ne zaman öleceği, ne olacağı belli değilken insanın geleceği düşünmesi ve buna yatırım yapması biraz gülünçtür. Hiçbir şey kesin değildir. Kaderin belirsizliği herkesi günübirlik yaşamaya, ister zevk versin ister acı versin anın getirdiği zevklerin tadını çıkarmaya itiyor. Zorluklar ve sorunlar herkes için geçerlidir ve zevk anı geldiğinde bunu kaçırmamak gereklidir. Kimse nereye gideceğini, ne yapacağını bilemez durumdadır. Herkes boş, amaçsız bir varoluş içinde acı çekmektedir. İnsanlar arasında iletişim problemi de had safhadadır. Aslında kimse kimseyi dinlemez, çünkü herkesin kendine yetecek kadar sorunları vardır. Yabancılaşma, yalnızlık, ikiyüzlülük savaş sonrası Madrid toplumda fazlasıyla kendini gösterir, en çok da Dona Rosa’nın kafesinde.

    Sonuç itibariyle kitabı okumak isteyen okurlar için şöyle bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Kimin kim olduğuna pek takılmayın, sadece diyaloglara kulak verin ve onları yargılayacaksanız da içinde bulundukları şartları bir kez daha düşünün. Okuması oldukça zor olan bu kitap aynı ölçüde okura büyük bir keyif veriyor. Keyifli okumalar.
  • Her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır, özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarım asla anlayamadan gebermektir. Bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız, öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız, insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp, uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. Tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.
  • Kitap aracılığıyla zenginlik ya da beğeni inceliği gösterisi, kitap dışında yaşam bilmemek (kitap dışında bir yaşamı unutmak), bilgililiğiyle övünmek... Pek anlamsız göründü bunlar bana. Hem kitapla zenginlik, bulunmaz kitapların ardına düşme, bir çeşit spor; sınırları vardır, tanımak zorundasınızdır; "el elden üstündür" demesini öğrenirsiniz. Bildikleriyle övünmekse, bilmediklerimizin - bir şeyler öğrendikçe daha da büyüyen- uçsuz bucaksız ummanı karşısında ne kadar zavallı bir çaba!
    Bilge Karasu
    Sayfa 11 - Metis Yayınları
  • Yazdıklarımın okunmamasına neden önem vereyim ki?
    Yaşamı unutmak için yazıyorum.
    Fernando Pessoa
    Sayfa 127 - Chiviyazıları
  • Unutmak, yaşamı akla sığdırmaktan vazgeçmektir...
  • Her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır, özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir. Bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız, öte yandan unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız, insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp, uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. Tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.