Hanife Mert

Hanife Mert

Yazar
9.2/10
11 Kişi
·
18
Okunma
·
3
Beğeni
·
832
Gösterim
Adı:
Hanife Mert
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
1 Mayıs 1963 Samsun
1 Mayıs 1963 yılında Samsun’da dünyaya geldim. Aslen Yozgat ilinin Çayıralan kazası Curali köyündenim. Babamın görevi sebebiyle Muş’ta başladığım tahsilime, İstanbul’da devam ettim. Elbistan ve ardından Anamur Ticaret Lisesinde sonlandırdım. 1982 yılında yerleştiğim Eskişehir Anadolu Üniversitesi/ İktisat bölümünden 1986 yılında mezun olarak yüksek öğrenimimi tamamladım.

Bir kamu kurumunun Muhasebe departmanında sorumlu muhasebeci olarak 21 yıl çalıştım. 2008 yılında emekli oldum. 2010 yılından beri Yaren-1.blogcu.com, yaren33.blogspot.com , http://blog.milliyet.com.tr/...ogger/?UyeNo=2569737 ve http://edebiyatdefteri.com/hanifemert/ internet adreslerinde felsefi, toplumsal ve kültürel ağırlıklı denemelerim, amatörce yazmaya çalıştığım şiirlerim yayınlanmaktadır.

Ayrıca 2012 yılının 30 kasımında yazmaya başladığım “Düş Batımı” isimli otobiyografik romanımı 2014 yılının ağustos ayında tamamladım…

İnsanın, hayatın getirdiği ağır yük altında ezilmemesi, dik durabilmesi, mutlu olabilmesi ve güçlü olabilmesi için kendini iyi tanıması, iyi tanımlaması ve tanıtması gerektiğine inanırım. Konu seçimimde ağırlıklı olarak bu konuya dikkat ederim.

Mersin’de yaşıyorum. Evliyim iki kızım var…
"Şu insanoğlu ne garip! Sevinir ağlar, üzülür ağlar, hasret çeker ağlar, kavuşur yine ağlar. Yüreğimizin sessiz çığlıklarıdır gözyaşlarımız. Kimi zaman kaçıp sığındığımız limanımız, kimi zaman yüreğimizi alabildiğince coşturduğumuz rahmet deryamızdır. Onlar, kelimeler duygularımızı anlatmakta kifayetsiz kaldığında çıkarlar ortaya..."
Hanife Mert
Sayfa 76 - Kitap
Vakit öğleni geçmişti. İnsanın yüzüne alev alev vuran yakıcı güneşin etkisi azalmıştı. Rüzgar yoktu lakin evin yanında akan derenin başındaki iğde ağacının yapraklarının hışırtısı ve kokusu insana huzur veriyordu. Bir müddet ağacın gölgesinde oturdu. Kokuyu içine çekti. Sonra yokuş yukarı yürümeye devam etti…
Zeynep’in annesi ile birlikte oturduğu ev, dere yatağı üzerinde bulunuyordu. Bu nedenle ana yoldan biraz aşağıda kalıyordu. Yokuş yukarı yavaş yavaş hem yürüyor, hem de evinin yan tarafında dereden şırıl şırıl akan suyu izliyordu. Durdu bir süre suyun akışını seyretti. Öyle güzel akıyordu ki, önüne çıkan her ne varsa beraberinde alıp götürüyordu. İnsana benzetti akan suyu… Tutunacak bir dalı kalmamış nereye gideceğini bilmeden, önüne çıkan engellere takılmadan kaderin peşinden giden insana….
İçini karartan düşünceler iyice bunaltmıştı. Ne kadar kurtulmak istese de bunu başaramıyordu…
Kaçsam diye düşündü! Çok uzaklara. Kimsenin tanımadığı bilmediği bulamayacağı uzak diyarlara gidip kaybolsam… Her şeyi geride bırakıp kendime yeni bir hayat kursam diye geçirdi içinden…
İnsan bazen kaçmak ister. Kendinden kaçmak… Hatta kendinden kaçıp, gölgesinde gizlenmek ister..
Yaşadıkları ona öyle ağır gelir ki, üzerine yüklenen yükün altında ezilir… Ne kadar uzağa kaçmak istese de, insanın kaçacağı yer de, gizleneceği yer de kendisi değil mi?
Öyleyse, kaçmak niye? Nereye giderse gitsin ne kadar uzağa giderse gitsin yanında götürür her şeyini… Sırt çantası gibi koskoca bir yaşanmışlığın yükünü taşır üzerinde. Uzağa gittikçe hafifliyor gibi zannetse de insan, bu bir yanılsamadır aslında. Yeni yerler, yeni yüzler, yeni yaşanmışlıklar soğuk bir damga gibi yapışan geçmişine dokunamazlar. Küçük bir gölgedir o an yaptıkları. Gölge, bir süre kapatır üstünü. Lakin, gölge kaybolduğunda gerçeğin ağırlığı tüm çıplaklığıyla çöküverir omuzlarına. Onca çabanın karşılığı yorgunluktur sadece…
Bu karmaşa düşüncenin ardından, gözünde canlandı kocası Hasan ile evlenmeden önce yaşadığı dillere destan aşkı. Yüreği burkuldu. Özlemişti de… Birden başka bir kare belirdi hayalinde. Dayak yediği geldi gözünün önüne. Sevdiği, uğruna her şeyden vazgeçtiği kocası, ona acımadan vuruyordu. Öyle ki, bir defasında tahta sandalye kırmıştı üzerinde. Birden sevgisi özlemi nefrete, kine dönüşüverdi. Biz bu hale nasıl geldik diye de düşünmeden edemedi. Bir başka kare açıldı gözünün önüne; beyaz önlüklü, asık yüzlü, beyaz saçlı doktor belirdi:
-Sen ne biçim annesin? diyordu.. Bu çocuğa hiç mi su vermedin?.
Artık bunalmıştı. Kurtulmak istiyordu bu olumsuz düşüncelerden. Yoksa cinnet geçirmek elde değildi…
Birden pınarın kenarında çelik çomak oynayan çocukları gördü. Yanlarına doğru yaklaştı.
Çocuklardan biri heyecanlı heyecanlı bir taraftan burnunu çekiyor diğer taraftan eli ile işaret ederek,
-Zeynep yenge çekil buradan çomağın sopası bir yerine gelir sonra, dedi.
Zeynep gülümsedi. Çocuğun uyarısına aldırmadan kiminin başını okşadı, kiminin yanağını, kiminin yanağından makas aldı. Kiminin omuzuna elini koydu. Sonra şalvarının iç cebinden çıkardığı kaymaklı bisküviyi dağıttı çocuklara birer ikişer. Çocuklar çok mutlu olmuştu. Hem büskivilerini yediler hem de oyunlarına devam ettiler.
O böyle rahatlıyordu. Çocuklarının acısına başka çocuklara sevgi göstererek katlanabiliyordu. Tabi katlanmak denirse…
Pınarın başında haftı tıkayıp dolmuş suyla, bir kenarında tokaçla kilim yıkayan arkadaşı Sultan’la hal hatır etti. Sonra pınardan gürül gürül akan buz gibi suyla yüzünü yıkadı. İki elini de akan suya tutarak kana kana içiyordu ki, birden ezan sesi ile irkildi. Hoca öyle güzel okuyordu ki içinin huzur dolduğunu hissetti. Haydi namaza! Haydi felaha! Haydi kurtuluşa! Diyordu. Ezanı sonuna kadar dinledi. Sonra ellerini semaya kaldırarak dua etti. Biliyordu isteyecek, gidecek başka kapısı yoktu. O kapının yüzüne kapanmayacağını biliyordu.
-” Rabbim, sen merhametlilerin en merhametlisisin, senden başka bana yardım edecek, merhamet edecek kimse yok. Bana merhamet et. Dayanma gücü ver sabır ver, sonumu hayra çıkar “diye dua etti. Amin diyerek elini yüzüne sürdü. Başını kaldırdı, karşısında kendisini izleyen eli yüzü toz toprakla bulanmış, burunun sümüğü ağzına girmek üzere olan bir çocuğun boynunu büküp kendisine baktığını gördü. Yüreği sızladı. Çocuğun yanına gitti. Ne güzel şeysin len diye kucağına aldı. Masmavi gözleri vardı. O mavi gözler Mustafa’sını hatırlatmıştı. İçi sızladı. Bu çocuk, arkadaşı köselerin gelini Ayşe’nin oğlu idi. Ayşe kötü hastalığa yakalanmıştı. Çok çekmedi garip. Daha öleli üç ay olmuştu ki; kocası tekrar evlendi. Belli ki, bu öksüz çocuğa analığı iyi bakmıyordu.
Çocuğu kucağında pınara getirdi. Eliyle ellerini yüzünü yıkadı. Burnunu temizledi. Şalvarının tersiyle yüzünü sildi. Cebinde ki kalan kaymaklı bisküvinin tamamını bu çocuğa verdi.
Az ilerde, Kel Hasan’ın gelini Gülseren’in evinin toprak damının gölgesinde kimi örgü ören, kimi yün eğiren, dantel ören kadınlar oturuyordu. Yanlarına geldi…
...Kara haber tez duyulur misali ölüm haberi köyde de duyulmuştu. Haber köylüyü ve özellikle Zeynep'i büyük bir yasa boğmuştu. Hasan'dan ayrı kaldığı zamanlarda o, kendini hep onun yanında hissetmiş ve asla ondan boşanmış gibi hissetmemişti. Kezban'a kızmasının, zerine kuma gelmiş gibi tepki vermesinin sebebi; hala onu çok seviyor oluşu idi. Zeynep hem yas tutuyor ağlıyor, hem de "Hasan'ım ben sensiz ne yaparım? Şimdiye kadar hep seninleydim... İşte ben şimdi boşandım senden" diyordu. O sevgisinin büyüklüğünü bu şekilde ifade ediyordu...
“Düşünüyorum da; zaman geçmesini çok istediğim o zor günlerimde neden hızlı geçmiyordu?”

“ İnsan acıyı yaşarken acı mı zorlaştırıyordu zamanın geçisini yoksa mutlu olmak, mutlu hissetmek miydi zamanı hızlı geçiren? “
Hanife Mert
Sayfa 357 - Gece Kitaplığı Yayınevi
"Hayatımızda hiçbir şey tesadüf değildir. Yaşanan her olay, konuşulan her söz, atılan her adım, peşinden
gelecek başka bir olayın habercisidir. Karşına çıkan kişiler her kimse doğru kişilerdir. Bu şu demektir: Hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır; ya bizi bir yere götürür ya da bize bir şeyler öğretirler..."
"Kadın özgür olmalı. Eğer özgür olursa kadın özgür çocuklar yetiştirir. Kadın okumalı, kadın çalışmalı, kadın saygınlığını eğitimle bilinçlenerek sağlamalı."
Hanife Mert
Sayfa 373 - Gece Kitaplığı Yayınevi
- “Bazen akışına bırakmak gerek zamanı, olayları, insanları… Ve bekleyip görmek gerek sonuçları, çözümü, çözümsüzlüğü…”
Anadolu insanının yoğun duygularını gerçekçi bir dil ile anlatmış yazar. Gurbetin acımasızlığına yenilen bir ana. Eliyle toprağa verdiği oğul. Yüreklerde derin izler bırakıyor. Sonrası birbirini tutkuyla seven iki genç insanın savrulması hoyratça. Kalan iki küçük çocuk. Babanın gurbete çıkması. Yazar "Her giden arkasında bir boşluk bırakır, sonra zaman narin insan yüreğinin üzerine nakış nakış hayatı işlemeye başlar. ne giden unutulur, ne de bıraktığı boşluk doldurulur..." diye yazmış. Düş Batımı elinizden bırakamayacağınız ve yazarın kullandığı sade ve anlaşılır üslubu ile kendinizi kitabın içinde bulabileceğiniz bir kitap... Tavsiye ederim.
"Analı oğlak yarda oynar, anasız oğlak yerde oynar."
.
Diş bakımı daha önce hiç duymadığım ve anlamını bilmediğim bu atasözü ile başladı. Meğerse bu kısacık cümle içinde ne kadar yüklü anlamlar barındırıyormuş. Tıpkı Elif'in hikayesindeki gibi....
.
Elif, köy hayatında doğmuş büyümüş küçük yaşta Hasan ile evlendirilmiş Zeynep'in kızı. Zeynep çocuk yaşta hem kadın olmuş hem anne olmuş, çok acılar çekmiş bir kadın. Kocasının çıkan tayini ile taşındıkları büyükşehire alışamaya çalışırken bir de üstüne aldatildigini öğrenmesi, kundaktaki yavrusunu toprağa vermesi, iki çocuğu ile köye annesinin evine sığınması yaşadığı onca sıkıntının sadece başlangıcı. Önce insan olarak, sonra da kadın olarak kaldıramayacağı acılar hem kendi hem de küçük Elif'in hayatının dönüm noktaları...Her çocuk annesi ve babası ile mutludur. Küçük yaşta ailede yaşanan sorunlar insanın bütün yaşamını etkiler. Elif de bundan nasibini alan bir kız. Annesi ve babası hayatta olmasına rağmen öksüz ve yetim bir çocuk.
.
Kitap çok hüzünlüydü. Anadolu kadınının çektiklerini çok sade bir dille, tüm berraklığı ile okuyucuyu hiç sıkmadan ve dersler vererek bizlere sunmuş. Kadinsal duygular, acılar, özlemler, köy hayatı, uyulmak zorunda kalınan adetler, küçük mutluluklara tutunup içindeki hayalleri yeşertmeye çalışma çabaları, kısacası tüm insanı duyguların işlendiği bu kitabı tüm kadınların okumasını tavsiye ederim.
Hanife Mert kalemi ile yaklaşık 3 hafta önce tanıştım. Tamamen tesadüf üzerine...İlk olarak #dusbatimi kitabını okudum, yorumladim. Orada öyle bir Elif karekteri vardı ki çocukken yaşadıkları daha doğrusu yaşamak zorunda kaldıkları beni çok üzmüştü. Devamı olan #bakisacisi kitabında ise daha farklı bir Elif bekliyordu beni. Zorluklardan, sıkıntılardan, çaresizliklerden, hüzünlerden kendine dersler çıkararak hayata ve en önemlisi de hayallerine tutunan güçlü bir kadin olarak yeşermeye çalışan bir Elif.... .

Okuduğum kitap sadece bir roman değildi. Benim için kadın olmanın tüm zorluklarını, eğitimin yaşamımızda ne kadar önemli olduğunu, parçalanmış ailelerin çocuklar üzerindeki etkisini, eş seçiminin önemini, cahillik bilgisizlik ve fakirliğin sonucunda kaybedilen hayatları ve zamanin herşeyin ilacı olduğunu öğreten müthiş bir yolculuktu. Öğreten diyorum evet; bakmak ve görmek arasındaki fark gibiydi. Her satır, her bölüm, her nasihat çok değerliydi. Yorumumdan da anlamışsınızdır ki ben bu kitapları çok sevdim. Sizlerin de okumasını çok isterim. Ve son olarak diyorum ki sevgili Hanife Mert siz benim karşıma çıkan doğru kişilerden oldunuz. Bundan sonraki satirlarinizda da buluşmak dileğiyle...

Yazarın biyografisi

Adı:
Hanife Mert
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
1 Mayıs 1963 Samsun
1 Mayıs 1963 yılında Samsun’da dünyaya geldim. Aslen Yozgat ilinin Çayıralan kazası Curali köyündenim. Babamın görevi sebebiyle Muş’ta başladığım tahsilime, İstanbul’da devam ettim. Elbistan ve ardından Anamur Ticaret Lisesinde sonlandırdım. 1982 yılında yerleştiğim Eskişehir Anadolu Üniversitesi/ İktisat bölümünden 1986 yılında mezun olarak yüksek öğrenimimi tamamladım.

Bir kamu kurumunun Muhasebe departmanında sorumlu muhasebeci olarak 21 yıl çalıştım. 2008 yılında emekli oldum. 2010 yılından beri Yaren-1.blogcu.com, yaren33.blogspot.com , http://blog.milliyet.com.tr/...ogger/?UyeNo=2569737 ve http://edebiyatdefteri.com/hanifemert/ internet adreslerinde felsefi, toplumsal ve kültürel ağırlıklı denemelerim, amatörce yazmaya çalıştığım şiirlerim yayınlanmaktadır.

Ayrıca 2012 yılının 30 kasımında yazmaya başladığım “Düş Batımı” isimli otobiyografik romanımı 2014 yılının ağustos ayında tamamladım…

İnsanın, hayatın getirdiği ağır yük altında ezilmemesi, dik durabilmesi, mutlu olabilmesi ve güçlü olabilmesi için kendini iyi tanıması, iyi tanımlaması ve tanıtması gerektiğine inanırım. Konu seçimimde ağırlıklı olarak bu konuya dikkat ederim.

Mersin’de yaşıyorum. Evliyim iki kızım var…

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 18 okur okudu.
  • 11 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.