İbn-i Sina

İbn-i Sina

Yazar
8.9/10
439 Kişi
·
1.509
Okunma
·
231
Beğeni
·
7649
Gösterim
Adı:
İbn-i Sina
Tam adı:
Ebu Ali el-Hüseyin ibni Abdullah ibn-i Sina el-Belhi
Unvan:
Filozof, Hekim ve Çok Yönlü Müslüman Fars veya Türk Bilim Adamı
Doğum:
Buhara, Afşana Özbekistan, 980
Ölüm:
Hamedan İran, 1037
İbn-i Sina (tam adı Ebu Ali el-Hüseyin ibni Abdullah ibn-i Sina el-Belhi), Farsça: ابوعلى سينا/پورسينا, Latince: Avicenna; okunuş: āv'ĭ-sěn'ə ; 980, Buhara yakınları - 1037, Hamedan), filozof, hekim ve çok yönlü Müslüman Fars veya Türk bilim adamıdır.
İbn-i Sina, Kuşyar isimli bir hekimin yanında tıp eğitimi aldı. Değişik konular üzerine 240'ı günümüze gelen 450 kadar makale yazdı. Elimizdeki yazıların 150 tanesi felsefe 40 tanesi de tıp üzerinedir. Eserlerinin en ünlüleri felsefe ve fen konularını içeren çok geniş bir çalışma olan Kitabü'ş-Şifa (İyileşme Kitabı) ile El-Kanun fi't-Tıb'dır (Tıbbın Kanunu). Bu ikincisi ortaçağ üniversitelerinde okutulmuştur. Hatta bu eser Montpellier ve Louvain'de 1650 yılına kadar ders kitabı olmuştur.
Samanoğulları sarayı kâtiplerinden Abdullah Bin Sina'nın oğlu olan İbn-i Sina (Batı'da Avicenna adıyla tanınır), babasından, ünlü bilgin Natili'den ve İsmail Zahit'ten ders aldı. Geometri (özellikle Öklid geometrisi), mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim üstüne çalışmalar yaptı. Farabi'nin el-İbane's[10] aracılığıyla Aristoteles felsefesini ve metafiziğini öğrenip, hastalanan Buhara prensini iyileştirince (997) saray kütüphanesinden yararlanma olanağına kavuştu. Babası ölünce, Cür-can'da Şiraz'lı Ebu Muhammed'ten destek gördü (Tıp Kanunu'nu Cürcan'da yazdı). Çağında tanınan bütün Yunan filozoflarının ve Anadolu doğacılarının yapıtlarını incelemiştir.

Yaşadığı dönem

İbn-i Sina, İslam'ın Altın Çağı olarak bilinen ve Yunanca, Farsça ve Hintçeden eserlerin çevirilerinin yapılıp yoğun bir şekilde incelendiği dönemde önemli çalışmalar ve yapıtlar gerçekleştirdi. Horasan ve Orta Asya'daki Samani Hanedanı ve Batı İran ile Irak topraklarındaki Büveyhiler bilimsel ve kültürel ilerlemeye çok uygun bir ortam hazırlamışlardı. Bu ortamda Kuran ve Hadis çalışmaları çok ilerlemişti. Felsefe, fıkıh ve kelam çalışmaları İbn-i Sina ve çağdaşlarınca oldukça geliştirilmişti. Al-Razi ve Farabi tıp ve felsefe alanında yenilikler sağlamışlardı. İbn-i Sina, Belh, Hamedan, Horasan, Rey ve İsfahan'daki muhteşem kütüphanelerden yararlanma olanağı elde etmişti.

Çocukluğu
İbn-i Sina 980 yılında günümüz Özbekistanında yer alan Buhara yakınlarındaki Afşana kentinde doğdu. Babası Abdullah, Samani İmparatorluğu'nun önemli şehri Belh'ten gelen saygın bir bilim adamıydı. Buhara'da iyi bir eğitim aldı. Olağanüstü hafızası ve zekası da bu konuda ona çok yardımcı olacaktı. 14 yaşına geldiğinde öğretmenlerini geçmeye başlamıştı. 16 yaşında tıbba döndü ve bu konudaki bilgileri öğrenmekle kalmayıp yeni tedaviler de geliştirdi. 19 yaşında doktor ünvanı elde etti ve ücret almaksızın hastaları tedaviye başladı.7

Erişkinliği


İbn-i Sina'nın 1271 yılında yapılmış bir tasviri
İbn-i Sina ilk olarak 997 yılında tehlikeli bir hastalıktan kurtardığı Emir'in yanında çalışmaya başladı. Bu hizmetinin karşılığında aldığı en önemli ödül Samanilerin resmi kütüphanesinden dilediğince yararlanmak oldu. Kütüphanede kısa süre sonra meydana gelen yangında düşmanları onu bilerek kundaklama yapmakla suçladı.
22 yaşında babasını kaybetti. 1004 yılının Aralık ayında Samani Hanedanı sona erdi. İbn-i Sina Gazneli Mahmud'un teklifini geri çevirdi ve batıya Ürgenç'e gitti. Buradaki vezir bilim dostuydu ve ona küçük de olsa bir maaş bağladı. Yetenekleri için kullanma sahası arayan İbn-i Sina Merv'den Nişabur'a ve Horasan sınırlarına kadar bölgeyi adım adım dolaştı. Kendisi de şair ve bilim adamı olan ve İbn-i Sina'ya sığınak sağlayan hükümdar Kabus bu sırada çıkan ayaklanmada hayatını kaybetti. İbn-i Sina'nın kendisi de şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Sonunda Hazar Denizi kıyısındaki Gorgan'da eski bir arkadaşına rastladı. Onun yanına yerleşti ve bu kentte mantık ve astronomi dersleri vermeye başladı. Kanun kitabının başlangıcı da bu döneme rastlar.
Daha sonra Rey'de ve Kazvin'de çalıştı. Yeni eserler yazmaya da devam etti. İsfahan valisinin yanına yerleşti. Bunu öğrenen Hamadan emiri İbn-i Sina'yı yakalattı ve hapsetti. Savaş sona erdikten sonra Hamadan emirinin yanında çalıştı. Kısa süre sonra İbn-i Sina, kardeşi, iyi bir öğrencisi ve iki köleyle kılık değiştirip şehirden kaçtı ve korku dolu bir yolculuktan sonra çok iyi karşılandıkları İsfahan' a ulaştı.
Sonraki yılları ve ölümü [değiştir]
İbn-i Sina'nın kalan 10 ya da 12 yılı Ebu Cafer'in hizmetinde geçti. Burada doktor, bilim danışmanı olarak çalıştı ve hatta savaşlara bile katıldı. Bu yıllarda edebiyat ve filoloji çalışmaya başladı. Bir Hamadan seferi sırasında şiddetli bir kolik atağına yakalandı. Güçlükle ayakta duruyordu. Hamedan'a vardığında önerilen tedavileri uygulamadı ve kendisini kadere teslim etti. Ölüm yatağında mallarını yoksullara bağışladı, kölelerini azat etti ve son gününe dek 3 günde bir Kuran okudu. 1037 Haziranında Ramazan ayında 57 yaşında öldü. Kabri Hamedandadır.


Metafizik

İbn-i Sina'ya göre metafiziğin temel konusu, "vücudu mutlak" olan Allah ile yüce varlıklardır. Vücut (var olan) üçe ayrılır: Olası varlık ya da ortaya çıkan ve sonra yok olan varlık; olası ve zorunlu varlık (tümeller ve yasalar evreni, kendiliğinden var olabilen ve bir dış neden sayesinde gerekli olan varlık); özü gereği gerekli olan varlık (Allah). İbn-i Sina Allah'ı "Vacib-ül Vücud" yani 'varlığı zorunlu olan' olarak belirtir ve bu fikir ona hastır.

Ruhbilim

İbn-i Sina, ruhbilimin, metafizik ile fizik arasında bağlantı kuran ve bu iki bilimden de yararlanan bir bilgi alanı olduğunu savunmuş, ruhbilimini üç ana bölüme ayırmıştır: Akıl ruhbilimi; deneysel ruhbilim; tasavvuf ya da gizemci ruhbilim. İnsanların ruhlarının müzikle tedavi edilebileceğini öne sürmüş ve bu yöntemi geliştirmiştir.

Akıl

İbn Sînâ'nın Hamedan İran'daki kabrinin iç kısmı
Bu konudaki görüşleri Aristotales ve Farabi'den farklı olan İbn-i Sina'ya göre, akıl 5 çeşittir; bilmeleke (ya da 'olası akıl' açık-seçik ve zorunlu olanları bilebilir); he-yulâni akıl (bilmeyi ve anlamayı sağlar); kutsi akıl (aklın en yüksek aşamasıdır ve her insanda bulunmaz); muste-fat akıl (kendisinde bulunanı, kendisine verilen "makûllerin " suret'lerini algılar); bilfiil akıl ("makûl"leri yani kazanılmış verileri kavrar). İbn-i Sina, akıl konusunda, Eflatun'un idealizmi ile Aristoteles'in deneyciliğini uzlaştırmaya, birleştirici bir akıl görüşü ortaya koymaya çalışmıştır.

Bilimlerin sınıflandırılması

İbn-i Sina'ya göre bilimler madde ve biçim ilişkisi bakımından üçe ayrılır: El-ilm ül-esfel (Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler), maddesinden ayrılmamış biçimlerin bilimidir; mabad-üt-tabia (metafizik), el-ilm'üll-âli (mantık ya da yüksek bilimler) maddesinden ayrılan biçimlerin bilimleridir; el-ilm ül-evsat (matematik ya da orta bilimler) ancak insanın zihninde maddesinden ayrılabilen, bazen maddesiyle birlikte, bazen ayrı olan biçimlerin bilimidir.
Kendisinden sonraki Doğu ve Batı filozoflarının çoğunu etkileyen İbn-i Sina, müzikle de ilgilenmiştir. 250'yi aşkın yapıtının başlıcası olan Şifa ve Kanun, felsefenin temel yapıtı sayılarak, uzun yıllar boyunca pek çok üniversitede okutulmuştur.


Eserleri

El-Kanun fi't-Tıp, (ö.s), 1593, "Tıpta Kanun"(Tıp ile ilgili zamanının bilgilerini ihtiva eder. Orta çağda dört yüz yıl Batı'da ders kitabı olarak okutulmuştur. Latinceye on çevirisi yapılmıştır.)
Kitabü'l-Necat, (ö.s), 1593, ("Kurtuluş Kitabı"Metafizik konularda yazılmış özet bir eserdir. )
Risale fi-İlmü'l-Ahlak, (ö.s), 1880, ("Ahlak Konusunda Kitapçık")
İşarat ve'l-Tembihat, (ö.s), 1892, ("Belirtiler ile ilgili bir eserdir.)
Kitabü'ş-Şifa, (ö.s), 1927, ("Mantık, Matematik, Fizik ve İlahiyat yani Metafizik konularında yazılmış on bir ciltlik hacimli bir eserdir. Bir çok kereler Latinceye çevrilmiş ve ders kitabı olarak okutulmuştur.").Mantık bölümü, Mantık , Musiki ve Hitabet kitaplarından meydana gelir.Matematik bölümünde Aritmetik , Geometri ve Astronomi kitapları yer alır.Tabiat veya Fizik bölümünde ise, Fizik, Kimya, Mineraloji
...kalp kulağıyla dinle, akıl gözüyle görmeye çalış. Belki bunlarda seni doğru yola götürecek bir kılavuzluk bulursun.
İbn-i Sina
Sayfa 146 - Bir Uyarı
''Doktora ihtiyaç olmaması için ne yapmak gerekir?
Az yemek, az uyumak, az konuşmak ve herkesle düşüp kalkmamak.''
İyiliğin şartı beştir: Tez olmalı, gizli olmalı, gözde büyütülmemeli, sürekli olmalı ve yerini bulmalı.
İnsanın dostlara ihtiyacı vardır; fakat insanın gerçeği kendi başına keşfetmeyi, güzelliği yalnız başına bulmayı, kendisi ile yaşamayı da öğrenmelidir. Tamamen yalnız olmak kadar, kendisine ayıracak bir ânı bile olmayacak kadar 'sosyal' olmak da gerçek dışıdır; insanın bütünlüğü için hem yalnızlık hem de dostluklar gereklidir; idealleri gerçwk yapan sentez türü budur.
İbn-i Sina
Sayfa 227 - İnsan yayınevi
"Bilmiş ol ki, insanlardaki gazab kuvveti, ne zaman kendisinin istemediği bir şey görse veya işitse, öç almak isteğiyle kalbdeki kanı kaynatan, coşturan bir kuvvettir."
İbn-i Sina
Sayfa 291 - İnsan yayınevi
128 syf.
·80 günde·10/10
Hay bin Yakzan Müslüman aleminin ilk felsefi romanı olarak adlandırılır. Dış dünyadan kopuk bir adada hakikati arayan bir çocuğun hikayesi var. Yanlış hatırlamıyorsam bunun bir de çizgi filmini yapmışlardı. Onun ateşi keşfetmesi, ateşle farklı şeyler tecrübe etmesi ve ilk insan gibi herşeyi kendi başına öğrenmeye çalışması değişik bir serüven oldu benim için. İslam'ın altın çağları denilen dönemde yazılan bu eser edebi eserden ziyade felsefi bir eser. Güzel bir okumaydı benim için teşekkürler  İbn Tufeyl...

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
170 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Hay Bin Yakzan kitabını yorumladım:
https://youtu.be/fAJGZH1rfg8

İlk felsefi roman, Tanpınar'ın deyişiyle "Müslüman aleminin tek romanı", Spinoza'nın çeviri yaptığı bir evrendoğum (kozmogoni) kitabı, bir "ilk" arama kitabı, bir nevi insanlık için bir "ilk" yardım.

Bir kitap düşünün ki, içerisinde hem 4 elementten insanın olgunluğuna erişimine kadar geçirdiği süreç hem evrime göndermeler hem Kur'an motifleri ve tasavvufu savunanlar için ek olarak tasavvufi görüşler hem de evrenin başlangıcına ait bir arayış var. İşte o kitap, bu kitap. Bugüne kadar okuduğum ilk evrendoğum kitabı.

Öncelikle kitapta pek çok yerde geçen özdek tanımından başlamalı. Özdek, bilinçten bağımsız olarak var olan her şeydir. Aldığı ilk biçimler su, hava, ateş ve topraktır. Ama yine de konumuz Avatar değil. Söz konusu olan, hepimizin hayatlarının başlangıcı ve daha doğrusu evrenin başlangıcına doğru zamansız bir fener tutma "id"i.

Kitapta önce İbn Sina'nın Hay bin Yakzan'ı, daha sonrasında da İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı var. Evreni, akıl ile anlamlandırma süreçlerinden geçen çeşitli insanların bir bedende dünyaya getirildiklerinin bilincinde olmalarının sonucunda düşünme süreçlerine indirgenen bir farkındalık anlatılmakta. Etkin bir akılla birlikte, öfke ve kösnü güçlerine hakim olan insanın kendi bedensel güçlerinin akli güçlerinin önüne geçmesinin savaşı ön planda.

Her şeyden önce, özdek konusu evren gibi kitabın da ana hammaddeleri. Özdek ile biçimleşmenin ilk buluşmasından oluşan 4 elementle birlikte maden, bitki, hayvan ve insanın oluşumları akılla duyuların, aklın kendi kendine hükmedebilmesinin açıklamasıyla birlikte aynı zamanda gökbilim açısından göklerin kademelerinin tanımlanması ve imge-akıl karışımında evrenin sorgulanması konularında bilgilerin 170 sayfaya doyurucu bir şekilde sığdırılabilmesi eminim ki pek çok okur için eşsiz bir deneyim olacaktır, bu en azından benim için çok farklı bir deneyim oldu.

İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı zamanında büyük tartışmalara yol açan üç ana sorunu çözümlemeyi amaçlıyor:
1-İnsan kendi başına, hiçbir eğitim ve öğretim görmeksizin, sadece doğayı inceleyerek düşünme yoluyla yetkin insan, üst insan aşamasına ulaşabilir, insani nefs etkin akılla birleşebilir.
2- Gözlem, deney ve düşünme yoluyla elde edilen bilgiler, vahiy yoluyla gelen bilgilerle çelişmez, yani felsefe ile din arasında tam bir uygunluk vardır.
3- Mutlak bilgilere ulaşmak, bütün insanların üstesinden gelebileceği bir şey değil, bireysel bir olaydır.

Yukarıda yazılan 3 tartışma konusu üzerinden gidilerek ve başka bir bakış açısından gerek Nietzsche'nin üst insan konusuna paralellik gösterilebilecek bir konuda gerekse de bir insanın yalnız başına, etrafında kimse olmaksızın sadece sorgulayarak, deney ve gözlem süreçleriyle birlikte Tanrı'yı ve bir Yaratıcı olmasının zorunluluğu konularına eğilmesi anlatılıyor. Bireysel sezgilerin, akıl ve deney ile uyumluluk reaksiyonları aşamalarından sonra her bilginin üstüne bilgi katılmasıyla -bir nevi 4 elementin evreni başlatması gibi- gerçekleşen bu süreçler zinciri İbn Tufeyl'in de Hay bin Yakzan'ı Kur'an'dan pek çok motiflerle bezemesine sebep olmuş.

Varsayımlarla birlikte ilerleyen hikayede, bütün nesnelerin hamurunun 4 elementin çeşitli oranlarda birleşimi olarak belirtilirken bu kısımdan sonrası için hem teist hem ateist okurlar açısından görüş ve bakış açısı farklılıklarına neden olup güzel, verimli tartışmalar çıkabilecek konular başlıyor.

Teizmi savunan insanlar açısından, yaratılışın çamurdan başlayıp bunun verimli koşullarda mayalanmasıyla birlikte kabarcık sürecinden geçmesi ve ardından bir Yaratıcı'nın ona bir amaç, rol belirlemek suretiyle onu salt tesadüfilikten kurtarıp adeta büyütmesi, bana ilk olarak Hacc Suresi 5. ayette geçen nutfe, alak, mudga gibi bir tekamül sürecini, yani evrimi çağrıştırdı. Ayrıca Nuh Suresi 14. ayette de "Oysa O, sizi bu aşamaya kadar aşama aşama yaratmıştır." diye belirtilir, bu da yaratılışı savunan insanlar için bir evrendoğum sebebidir. Bu kitapta da eminim ki kafasında bu konularda soruları olan insanlar, daha çok soru işaretine sahip olacaklardır. Yine de "Neden?" sorusuna eğilmek açısından dini, "Nasıl?" sorusuna eğilmek açısından bilimi kendine yol arkadaşı edinmiş insanlar için kesinlikle keşfedilmesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Ateizmi savunan insanlar açısından da Çağrı Mert Bakırcı'nın Evrim Kuramı ve Mekanizmaları kitabının 59. sayfasında belirttiği gibi, cansızlıktan canlılığa geçiş aşamaları okyanusların tabanlarında, tıpkı bugün kıtaların üzerinde gördüğümüz gibi volkanik bacaların bulunduğu, evrenin yaklaşık başlangıcı olan milyarlarca yıl öncesine gidildiği ve ilk yaşamın oradaki kabarcıklanmalardan ve çeşitli kimyasal reaksiyonlarla birlikte kimyasal moleküllerin oluşmasının etrafında gelişen bir canlılık süreci var. Engelsiz bir doğal seçilim süreci, doğal koşulların elverişliliği ve aşama aşama türdeşleşme konuları Hay bin Yakzan'ın da beslendiği diğer konulardan.

Apateizmi savunan arkadaşlar buraları okumasalar da olur sanırım? :)

Kitaptan küçük bir örnek vermek gerekirse, Hay bin Yakzan daha çok kabul edilen varsayımda bir çamurun şekillenip mayalanması ve Yaratıcı'nın ona hayat vermesinden oluşuyor, daha sonrasında ise kendi çocuğunu kaybetmiş bir ceylan onu emzirip büyütüyor. Bu aslanların avcılık karakterleri güçlü olan yavruyu diğerlerinden daha çok kollaması gibi bir içgüdü doğuruyor. İçgüdü konusunda yaptığımız tartışma için şu alıntının altındaki yorumlara bakabilirsiniz : #35329239

Özet olarak, Spinoza'nın töz felsefesine yakınsayan bir yaklaşımda özdek, 4 element, evrim ve yaratılış konularının harmanlandığı, evrenin ilk anına gitme idi güden bir sorgulamada, adaptasyon, çevreyi tanıma, sezgi, deney ve gözlemlerin hepsinin bir arada kullanılıp bir insanın bir tümevarım minvalinde düşünce süreçleri sonucunda etrafında bunu sorabilecek ne kimsesi ne de interneti olan bir insan sizce Tanrı'nın var olmasının zorunluluğuna, amaçlılığa mı ulaşır, yoksa bu tam tersi bir tarafta amacın gereksizliğine mi?

İncelemeyi buraya kadar okuyanlar için bir teşekkür mahiyetinde kendi hayat felsefesini, yani evrenin ilk anlarına ait düşüncelerini, inancı ne olursa olsun aşağıya yorum olarak yazmış olan arkadaşlarım arasından bu kitabı isteyenlere, kitabı hediye ettim. Kur'an ve yaratılış, Darwin ve evrim teorisi, hayatın tamamen bir simülasyon olma ihtimali, insan ırkının Anunnaki'ler tarafından yaratılması vs... Ben bu kitapla birlikte kendi hayati görüşlerimi ve amaçlarımı sorgulayıp soru işaretlerime yeni renkler kattım. Tartışmalardan, eleştirilerden kendime o kadar çok şey katıyorum ki kesinlikle tartışmaların etkisini yadsıyamıyorum.

Görüşlerimiz ne olursa olsun bu kitabı okuyup daha çok sorgulayabilir, kimliğimizi oluşturma yolunda belki de büyük adımlar atabiliriz. Gerçek olan şu ki, içinde yaşadığımız evren ve beden hakkında ne kadar fazla çeşitlilikte kitap okuyabiliyorsak bu bizim için kârdır. Bundan dolayı, bu kitap daha çok bilinmeyi ve okunmayı hak ediyor. Sevgiler...
128 syf.
·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
İslam dünyasının önemli filozoflarından, İşraki felsefesini Endülüs'te temsil eden İbn Tufeyl'in kaleme aldığı, Müslüman aleminin ilk alegorik öyküsü olmakla şöhret bulmuş bir kitap. Eserde, zamanın filozoflarını derinden meşgul eden, insan nefsi ile faal aklın birleşimini, diğer yandan felsefeyle din arasında bir uyuşma bulunduğunu gösterip ve bu ikisini uzlaştırarak yıllardan beri devam ede gelen felsefe - din münakaşalarına yeni bir biçim vermek maksadı vardır.

Issız bir adada insanlardan soyut bir şekilde tabiatın kucağında yetişen Hay bin Yakzan, aklının tüm etkinliğini kullanarak, tabiatı müşahede ederek, nesnelerin niteliğinden yola çıkarak varlığın ötesinde bir metafizik varlık bulunduğu fikrine varır. Nihayet aklî zorlamayla ve manevi bir takım tecrübeler sayesinde Tanrı bilgisine ulaşır.

Bu teorik gelişimindeki esas vasıtalarıysa duyular, gözlem ve deneysel akıldır. Kısacası kozmolojik delillere dayanarak bir yaratıcı fikrine varır.

bunun yanında, İslam'da alegorik öykü geleneğinin tarihçesi ve farklı bir Hay bin Yakzan öyküsünü kaleme alan İbn Sina'nın eseri de yer alıyor.

Bu eser 14. yüzyıldan başlayarak çeşitli Avrupa dillerine çevrildi. Bacon, Spinoza ve More gibi pek çok düşünür ve sanatçının üzerinde etkisi oldu. Türkçeye çevrilmesi ise 1923 yılında gerçekleşti. Avrupalıların önemle üzerinde durduğu bu eser Doğu'da yeterince ilgi göremedi. Oysa ki birçok tartışmaya ve girift düşünsel problemlere ışık tutabilecek nitelikte bir eser.

Bitirdiğim vakit harika bir kitap okumanın verdiği haz, bu kadar geç rastlamış olmamın verdiği garip-gıcık bir hissiyatla kapağını kapadım.
170 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Hay bin yakzan; her daim uyanık kalan ruhları diriltmeye ve düşünürek aklı kullanmaya anahtar olarak "Uyanıkın oğlu diri" anlamına gelmektedir.
Issız bir adada bir başına yaşam mücadelesi veren,doğa ve tabiatla başbaşa kalan ve hayat süren, hakikati arayarak kurtuluş arayan, akıl ve muhakeme yoluyla bilgiye ulaşabilen hay bin yakzan.
İbn Tüfeylin bu eseri, baştan sona akla yatgın teşbihler, yerinde kullanılmış Kur'an ayetleri, esinlenmelerin hakikatli bir istinadının olması eseri muhteşem ve ölümsüz yapmıştır.
88 syf.
Adını duyunca aklıma ilk olarak tıbbın geldigi bir isimdir İbni Sina. Ancak o devir düşünürlerinin ortak özelliği gibi bir durum olan birden fazla konuyla ilgilenme İbni Sina'da da var. Kpss çalışırken hep takdir etmis ve hayranlık duymusumdur bu açıdan.

Esere gelecek olursak, Hay adlı karakter üzerinden yazar Tanrı'ya herhangi bir toplumda dahi yaşamadan salt akıl yürütme ile varılabilecegini göstermek istemiş diyebiliriz. Nitekim İslam medeniyetinin altın çağı diye tabir edilen bu çağlarda İslam düşünürleri için felsefe Tanrıya akılcı yollardan ulaşma ve buna yönelik argümanlar oluşturma aracı olarak görülüyordu diyebiliriz. Aynı durum Hristiyanlarda da mevcut bu arada.

Hay, kimsenin yaşamadigi issiz bir adada gözlerini açar. Bu noktada Hay'in adaya nasıl gelmiş olabileceği üzerine; kendinden türeme savi ile bir yerden gelmiş olma savi üzerine bir akıl yürütme var. Bu noktada kendinden türeme savini günümüz evrimine yormak bence fazla zorlama olacaktır. İlerleyen kısımlarda hayvanlar ile insanlar arasında benzerlik olduğu söylense de bu daha çok iki tür için de yeme, içme, üreme gibi ortak özellikler olduğu vurgusudur. Ortak özelik olarak dört elementin yapı olduğu söylense de bunu da günümüz evrimine yoramayiz. Çünkü açık bir şekilde Tanrının her canlıyı (türü) yani hayvan, bitki ve insanı farklı farklı şekilde ve farklı özlerdeen yarattığı söylenmiş ki bu da o devirlerde çok normaldir.

Hay, adada bir ceylan tarafından beslenir. Hay başta annesi belledigi bu ceylani ve çevresini gözlemler. Ceylanin ölmesi ile ceylanin eski canlı hareketli halinden bu hareketsiz soğuk hale donmesine neyin sebep olduğu sorgulaması Hay'i adım adım insanda bir ruh olduğuna sonra da ruhun Tanrısal yanının olduğuna tabi bu arada maddenin kaynak aldığı, cisim özelliği kazanmasina neden olan bir öz olduğuna, evrenin yaratılmış mi yoksa sonsuz mu olduğuna dair sorgulamalar ve varılan kanilar birbiri ardına gelir. Nihayetinde bir Tanrı olduğuna kani olan Hay, ona nasıl ulaşabileceği üzerine kafa yorar. Bedensel, göksel ve Tanrısal bir üçleme yaşam sürer. Bedensel olan adı üstünde fiziksel yani hayvansal ihtiyaçların karşılandığı hayat, gökselde ise yapılan hayvan ve bitkilerin iyiligine işler yapılması, Tanrısalda ise insanın her şeyden kopup tefekkür etmesi şeklinde yaşamdir. İlerleyen vakitlerde bir adam adaya gelir. O da herkesten uzaklaşıp sadece Tanrıya yönelmek isteyen bir Müslümandır. Adada Hay ile tanışır ve Hay'in kendi kendine vardığı bu bilgilere şaşırır. Ona peygamberin sözlerini aktarır. Hay bunları doğrular. Çünkü Hay, tefekkürler ile hakikati görmüştür.

Hay'in Tanrıya ulaştığı ve akılsal olarak Tanrı kanitlamalarinda Platon, Plotinus ve Aristo'nun yogun etkilerini görüyoruz. Tabi burada Hay derken İbni Sina'nin bu üç kişiden etkilenmiş olabileceginin çok yüksek olduğu. Platon malum her varlığın aslında bir ideanin yansıması olduğu ve en yüksek idea savinin olan iyi ideasinin da Tanrıya yogruldugunun etkilerini görüyoruz. Plotinus, Platon'un fikirlerini alıp yorumlayıp dine uygun malzeme haline getiren kişi diyebiliriz zaten. Yine onun oluşturduğu sudur teorisinin de etkisini görüyoruz. Aristo'nun ilk neden (arkhe) ve orta kavramlarının etkisini görüyoruz.

Güncelleme: Şimdi fark ettim, unutmuşum yazmayi: Adaya gelen kişi İslam'ı ve İslam peygamberinin sözlerini getiriyor. Hay de kendi kendine hakikate vardığı için bunları hemen doğruluyor. Bu noktada aklıma gelen soru şuydu: Eger adaya bir papaz gelse Hay yine doğrulayip bu sefer de Hristiyan mi olacaktı, veya bir Budist keşis gelse bu sefer de Budist mi olacaktı, yine dogrulayacak miydi yoksa bir imam gelene kadar 'Hayır bunlar yanlış mı diyecekti'. Burada bence düşülen hata şurada, Hay bir yaratıcı fikrine ulaştı. Bu evet olabilir diyebiliriz. Nitekim eski çağlarda da benzer şekilde insanlar Hay'in geçtiği asamadan gecip; bir canlı ölünce içinden ruh çıktığını varsayip ve başka etkenlerden dolayi bir Yaratıcı fikrine ulaşmislar. Ancak ulaşılan yaratıcı fikrini bir dine esitlemek bir hatadir. Bu da şundan kaynaklanıyor, kitabin Tanrı ön kabulünun yanısıra din (islam) kabulü ile yazılmasi!

Sonuç olarak, benim fikrimce Eski Yunan felsefesini okuyunca gerek Hristiyan gerek İslam düşünürlerinin Tanrıya dair akıl veya akıl dışı sav ve kanitlamalarinin ilk andaki tüm büyüsü kayboluyor. Bunun başlıca nedeni şudur: Yukarıda da dediğim gibi İslam düşünürleri de Hristiyan düşünürleri de salt, Eski Yunan filozoflarinin düşüncelerini kendi dinleri ve Tanrı inançlarına akılcı bir temel oluşturmak için (hatta sadece akılcı bir temel için de değil) kullanmislardir. Ve bunu yaparken tabiki Tanrı vardır ön kabulü ile yapmışlardir. Ancak Eski Yunan filozoflari felsefe yaparken böyle bir ön kabul yaparak felsefe yapmıyorlardi.

Bu arada edebi açıdan doyurucu bir eser değildi. Ancak felsefi temelli olduğu için ve amacı başka olduğu için okumadan evvel edebi olarak beklentim yüksek değildi.



İyi okumalar.
128 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Kitap, yalnız başına bir adada dünyaya gelmiş bir insanın düşünme ve araştırma yolu ile ilahi hakikatleri anlamaya çalışmasını konu ediniyor. Hem felsefi hem de mistik yönü oldukça kuvvetli olan bir eser. Spinoza'nın ortaya attığı görüşlerin esin kaynağı olduğunu söyleyebileceğimiz düzeyde paralellikler içeriyor. Misalen Spinoza'nın "töz" kavramı, hay bin yakzan'da "öz" ve "özne" olarak karşımıza çıkıyor. Aynı şekilde maddenin devinimine dair görüşler de nerdeyse aynı diyebilirim. Hay bin yakzan'ın Spinoza'nın kitaplarının basıldığı matbada, aynı tarihte hatta aynı cilt yapısı ile çıkarılmış olması ve avrupa baskısının girişinde SDB (Spinoza De Benedict ?) yazması da çevirinin bizzat Spinoza tarafından yapılmış olabileceğini düşündürüyor. Cennet/cehennem, varlık, cisim gibi konularda ortaya konulan fikirlerin Kurtuba'dan çıkan diğer düşünür ve ilim adamlarıyla aynı minvalde olması da dikkati çeken diğer bir husus. Sanırım eserin yazıldığı dönemde Endülüs coğrafyasına vahdet-i vücut olarak tanımlanan ekol hakimdi. Eserin Türkiye'de gereken ilgiyi görmemesi ve tanınmaması ise eserle alakalı üzücü bir durum. Kitabın felsefi açıdan oldukça kıymetli olduğunu düşünüyor ve ülkemizde de en kısa zamanda layıkı ile tanınmasını ümit ediyorum.
128 syf.
·4 günde·
İbn Tufeyl İşraki felsefesinin en önemli temsilcilerinden biridir. Kendisi 12.yüzyılda yaşamış bir filozof, hekim ve gökbilimcidir. Hay bin Yakzan ise sadece İslam coğrafyasında değil tüm dünyada birçok versiyonu bulunan alegorik bir eserdir. Bu versiyonlardan en güçlü olanları ise İbn Sina ve İbn Tüfeyl’e ait olanlardır. Hüseyin bin İshak’ın (ö 873) Yunanca’dan çevirdiği, Absal ile Salaman öyküsündeki alegori anlatım tekniği İbn Sina tarafından öyküleştirilerek, daha sonra bir anlatı geleneğine dönüşmüştür. İbn Tüfeyl’in (ö1186) Hay bin Yakzan öyküsü geleneğin en ünlü yapıtıdır. Benim bildiğim kadarıyla İbn Sina'nın eseri günümüzde bulunmuyor. Elimize ulaşmamış yani. Benim bildiğim kadarıyla dedim çünkü internette bu bilgiyi doğrulayamadım. Bir din felsefesi öğretim üyesinden bunu duymuştum. Sanıyorum ki bazı kitaplarda İbn Sina'nın da isminin yazmasının sebebi İbn Tufeyl'in Hay b. Yakzan'ını, İbn Sina'nın hikayesini daha açık seçik bir şekilde ve daha uzun olarak ele alması nedeniyledir. Elimdeki kitabın önsözünde bu bilgiler yer almıyor onu da anlamış değilim. (Kitabın önsözü de yok :D)
Artık kitabın içeriğine geleyim, çok fazla uzatıyorum bazen.

Hay bin Yakzan mutlak hakikatin, zorunlu varlığın - yani varlığı başka bir şeye muhtaç olmayan varlığın - salt akılla temellendirilişin hikayesi aslında. Hay, bilinmeyen bir şekilde kendisini, kimsenin bilmediği bir adada bulan bir insanın ismidir. Nasıl dünyaya geldiği hakkında teoriler kitapta mevcut olsa da hakikatini bilmiyoruz. Nasıl doğarsa doğsun, tek başınadır ve ona, yakın zamanda yavrusunu kaybeden bir ceylan bakmakta ve büyütmektedir. Fakat Hay, her geçen yıl gerek ceylandan gerek etrafındaki diğer hayvanlardan farklı olduğunu idrak eder. Y
Hay'ın insani olarak idrak ettiği ilk şey utanma duygusu olur. Çıplaklığından utanır, örtünme ihtiyacı hisseder. Sonrasında nesnelere yaklaşımının farklılığını, bedensel farklılığını müşahede eder. Tamamen tecrübedir bunlar. Öğretmeyle elde edilen bilgi değildir. Misal ceylan ot yiyebilirken Hay yiyemez.
Dolayısıyla 7 yaşına kadar ilk müşahede ve tecrübeleri insan olmanın ne'liğini fark etmesidir. Daha sonra ceylan ölür ve büyük bir şok yaşar. Bunun ne olduğunu araştırır. Bedenin soğukluğunu hisseder. Bir nevi otopsi yapar ve kalbi sıcak bulur, canlılığı sağlayan kaynağı o zanneder ama sonra bir süre sonra kalp de soğur. O zaman bedenden farklı bir şeyin bedenden ayrıldığını ve bu bedenden ayrılan şeyin hem canlılık ilkesi hem de bedenin nizamını sağladığını fark eder ve bu esnada 15 yaşındadır. Bu yaşlarda ruhu keşfetmiştir. Bundan sonra ateşi de keşfeder. 25 yaşına geldiğinde cismani olana dair izlenimini tamamlar ve bunun gayri cismani bir ilkesinin olması gerektiğini, zihninde var olan ceylan olayı üzerinden de inşa ederek düşünür ve Tanrı fikrine ulaşır.
Tabi hikaye burada bitmeyecektir. Hay'ın ömrünün geri kalan kısmında, Tanrı'nın varlığı ile birlikte farklı bir yaşama - adeta Tanrı'da yok olmayı içeren bir yaşama - dair çok güzel bir hikaye ve Hay'ı derinden sarsacak bir arkadaş beklemektedir.
Sakin bir kafa ve olabildiğince odaklanarak okuduğunuzda çok zevk alabileceğiniz bir eser. Şiddetle tavsiye ediyorum.



Ben genelde inceleme yazarken hafif spoiler verir devamını getirmem belki merak edip okuyan olur diye. Ama buradan sonrası fazla spoiler olur kitabı okuyacaklar bakmasın.




Sonuç olarak da şunlar söylenebilir:
-Yalnız insan, salt akılla metafizik hakikati kavrayabilir ama bunu dine dönüştüremez.
-Yalnız insanın salt akılla idrak ettiği aydınlanma ancak çok az kişiye nasip olur. Fakat halkın tamamı bundan nasiplenemez.
170 syf.
Bir muammadır yaşam. Muammadır ölüm. Muallakta kalan bilgiler topluluğu ile hangi gerçekliğe erişebilir ki insan? En özüne indikçe varlığın nefesini duyuran bilgi hangisidir? Varlığı fena hale eriştirip sırlara vakıf edecek olan nedir?

Önceden beridir düşünürüm; bir yerde doğmak elimde değildi, ailemin dini elimde değildi, bilgilere erişip erişemeyeceğim elimde değildi. O halde dini seçebilecek yetiye nasıl sahip olabilirim? Dünyanın bir ucunda, kendi kabile dansları ve yaşam ritüelleri dışında bir bilgiye sahip olmayan insanlarda din veya inanç gibi bir kavramdan sorumlu mudur?

Hay bin Yakzan kitabı, işte tamda bahsettiğim dünyanın ortasında, bir adada bulunan birinin hikayesi.  Dünyaya gelişi varsayımlara sahip olsa da her halükarda kendi kendine yolculuğun, nesnelerden ruha, ruhtan evrene, evrenden Özne'ye varan bir ömrü uzun saymaya yetecek bir yolculuğun hikayesi. Her şey düşünmek ile başlıyordu. Düşünmenin dilini çözen insan için arayışındaki keşif gözleri her daim diri kalıyordu. Ateş, toprak, hava, su. Dört elementten bitkilere, oradan daha karmaşıklaşarak hayvanlara erişen, cisimleri ayırt edebilme, onların yetkinliklerini fark edebilme süreci en son kendine dönüyordu. Gövdesi ve onun kabiliyetlerini kavrarken ölümle karşılaşan Hay için gövdenin değeri yitiyordu. Değerli olanın, bir müddet gövdede bulunup onu terk eden şey olduğunu anlıyordu. Gerçek manada çabası ve düşünmesinin saydamlığı Hay için her bir basamağı çıkmasında ışık oluyordu. Nesneler ve duyulur dünya içerisinde sıkışmış halde iken "Nesnelere sahip oldukları yetileri veren güç nedir?" sorusu yönelişini yükseltiyordu. Algılanabilen ve aitliğin olmadığı bu dünyadan içinde barındırdığı şeyin ait olduğu yere kanatlanışı idi bu yükselişe sebep. Ve evren koskaca bir cevaptı önünde. Evren var oluşu nasıl olursa olsun onu var eden veya hareketini oluşturan güç olarak Özne'ye, Zorunlu Varlık'a, Yaratıcı'ya varıyordu.

Bir Yaratıcı'nın varlığını kavradıktan sonra baktığı her şey bir sanat yapıtına dönüşüyordu. Her bir zerrede aradığı şeyin gücünü sezebiliyordu. Tefekkür ile kavradığına erişebilmek istiyordu. Ve insan yaratılmışların en şereflisi olarak özünde nice sırlara sahipti. Hay adım adım yürüdüğü yolun sonunda var olmanın ve kendinin sırrına yol almaktaydı. O ki ne adının insan olduğunu biliyordu ne de bizler gibi bir konuşma diline sahipti. Lakin zihnin ve kalbin berrak dili onu nice bilimlere ve bilgilere eriştirmişti.

Hay bin Yakzan her daim uyanık kalan ruhları diriltmeye ve düşüncenin soruları ile aklı aydınlatmaya bir anahtar olacaktır. Bizlere de düşen onun eriştiği bilgileri daha iyi sorulara ayrıştırarak dünyadaki varlığımız son bulmadan iyi bir şeyler bırakabilmektir sanırım. Tekrar tekrar okunmalı bu eser, eminim okunan vakte ve birikime göre bambaşka izler bırakacaktır.

Güzel okumalar dilerim...
170 syf.
İlk "felsefi roman" ve ilk "robinsonad/adasal roman", Tanpınar'ın deyişiyle "Müslüman aleminin tek romanı"...Kimilerine göre Robinson Crusoe ve diğer bir çok kitabın etkilediği bir kitap. Böyle ilgi çekici bir künye karşılıyor bizleri.
Hay bin Yakzan ya da Esrar'ül Hikmeti'l-Meşrikiye. Kitabımız aslında iki ayrı kitabı bulunduruyor. Birincisi Orta Çağ'ın büyük hekimi İbni Sina'nın Hay bin Yakzan'ı, ikincisi ise Endülüslü filozof İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı ya da diğer adıyla Esrar'ül Hikmeti'l-Meşrikiye'si. Neden böyle birarada basılmış? Çünkü karşılaştırmalı okuma yapmanın gerekliliği doğmuş bu eser için. Birbirinden farklı iki eser olmasına rağmen birbirine karıştırılmış.

Kitapta sembolik bir anlatım seçilmiş ve Kur'an'dan ve hadislerden birçok motif var. Okurken zihninizin sınırlarını zorlayan bir kitap. Sindirmesi biraz zor. Anlamak için kitaptaki gibi üzerine düşünmek gerekiyor. Felsefeye biraz ilginiz varsa daha güzel bir okuma oluyor.

Kitapta İbn Tufeyl, zamanında büyük tartışmalara yol açan üç ana sorunu çözümlemeyi amaçlıyor:
1. Bir insanın hiçbir eğitim almadan da düşünce ve tefekkür yoluyla Tanrı'yı ve dünyadaki düzeni anlayıp kavrayabileceğini,
2. Gözlem, deney ve düşünme yoluyla elde edilen bilgilerin vahiy yoluyla gelen bilgilerle çelişmeyeceğini,
3. Mutlak bilgilere ulaşmanın tüm insanların başarabileceği bir şey olmadığını göstermek
istiyor.

Ilıman bir iklimde ıssız bir adada kimsesiz bir bebeğin, yavrusunu henüz kaybetmiş bir ceylan tarafından bulunması ve sahiplenilmesi ile başlıyor hikaye. Hay, adada bulunan canlılardan farklı olduğunu yaşaya yaşaya öğreniyor ve adada diğerlerinden 'akıl' nedeniyle üstün olduğunu keşfedip kendi refahını sağlayınca - tüm zamanlarda olduğu gibi - sorgulama ve tefekkür başlıyor yani felsefe.

Oluş ve bozuluş aleminin(dünya) ve içindekilerin neden var olduğu, bu düzenin nasıl oluştuğu, amacını sorguluyor. Adım adım hakikate ve Öz'e ulaşıyor. Tabi 15li yaşlarda başladığı bu yolculukta son raddeye varıp insan-ı kamil mertebesine varması 50 yaşına dek sürüyor. Varlığın özünün hakikatine ulaşınca ise o mertebeden ayrılmak istemiyor. Ama bu sefer de avucu gibi bildiği adada daha önce görmediği bir şey görüyor : kendine benzeyen bir canlı, bir insan! Yine beşer tarafı ve merak tarafı ağır basıyor ve insanlardan uzaklaşıp dinin hakikatini tefekkür etmek için ıssız olduğunu sandığı adaya gelen Absal ile anlaşmaya çalışıyor. Önce "insan dilinde konuşmayı" öğreniyor ve Absal'ın kendisine tebliğ ettiği son peygamberin bildirdiklerinin kendi ulaştığı sonuçlarla aynı olduğunu görüyor ve iman ve tasdik ediyor.

Hikaye Hay'ın, Absal'ın adasına tebliğ için gidip orada diğer insanların hakikate kapalı olmasıyla uğradığı hayal kırıklığı ve dersle bitiyor. "Bütün kalplerin ve gözlerin başka türlü olacağı günün korkusu görülmüyordu hiçbir yürekte."

Ben okurken bazı yerlerde zorlansam da çok sevdim kitabı. Yaşadığımız "modern" dünyada aslında göremediğimiz şeyleri az da olsa düşündürmesi açısından sevdim. Ve bize göre 1000 yıl önce yaşayan insanların neler üzerine düşünüp neleri anlamaya çalıştıklarını görmek bakımından düşündürdü. Ali Ural'ın Raf Ömrü kitabı sayesinde tanıdığım ve unutmayacağım bir kitap oldu. Buraya sığandan daha çok şey anlatmak istiyorum bu kitapla ilgili, o yüzden bir video çekebilirim kitapla ilgili. Şimdilik benden bu kadar :)

Yazarın biyografisi

Adı:
İbn-i Sina
Tam adı:
Ebu Ali el-Hüseyin ibni Abdullah ibn-i Sina el-Belhi
Unvan:
Filozof, Hekim ve Çok Yönlü Müslüman Fars veya Türk Bilim Adamı
Doğum:
Buhara, Afşana Özbekistan, 980
Ölüm:
Hamedan İran, 1037
İbn-i Sina (tam adı Ebu Ali el-Hüseyin ibni Abdullah ibn-i Sina el-Belhi), Farsça: ابوعلى سينا/پورسينا, Latince: Avicenna; okunuş: āv'ĭ-sěn'ə ; 980, Buhara yakınları - 1037, Hamedan), filozof, hekim ve çok yönlü Müslüman Fars veya Türk bilim adamıdır.
İbn-i Sina, Kuşyar isimli bir hekimin yanında tıp eğitimi aldı. Değişik konular üzerine 240'ı günümüze gelen 450 kadar makale yazdı. Elimizdeki yazıların 150 tanesi felsefe 40 tanesi de tıp üzerinedir. Eserlerinin en ünlüleri felsefe ve fen konularını içeren çok geniş bir çalışma olan Kitabü'ş-Şifa (İyileşme Kitabı) ile El-Kanun fi't-Tıb'dır (Tıbbın Kanunu). Bu ikincisi ortaçağ üniversitelerinde okutulmuştur. Hatta bu eser Montpellier ve Louvain'de 1650 yılına kadar ders kitabı olmuştur.
Samanoğulları sarayı kâtiplerinden Abdullah Bin Sina'nın oğlu olan İbn-i Sina (Batı'da Avicenna adıyla tanınır), babasından, ünlü bilgin Natili'den ve İsmail Zahit'ten ders aldı. Geometri (özellikle Öklid geometrisi), mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim üstüne çalışmalar yaptı. Farabi'nin el-İbane's[10] aracılığıyla Aristoteles felsefesini ve metafiziğini öğrenip, hastalanan Buhara prensini iyileştirince (997) saray kütüphanesinden yararlanma olanağına kavuştu. Babası ölünce, Cür-can'da Şiraz'lı Ebu Muhammed'ten destek gördü (Tıp Kanunu'nu Cürcan'da yazdı). Çağında tanınan bütün Yunan filozoflarının ve Anadolu doğacılarının yapıtlarını incelemiştir.

Yaşadığı dönem

İbn-i Sina, İslam'ın Altın Çağı olarak bilinen ve Yunanca, Farsça ve Hintçeden eserlerin çevirilerinin yapılıp yoğun bir şekilde incelendiği dönemde önemli çalışmalar ve yapıtlar gerçekleştirdi. Horasan ve Orta Asya'daki Samani Hanedanı ve Batı İran ile Irak topraklarındaki Büveyhiler bilimsel ve kültürel ilerlemeye çok uygun bir ortam hazırlamışlardı. Bu ortamda Kuran ve Hadis çalışmaları çok ilerlemişti. Felsefe, fıkıh ve kelam çalışmaları İbn-i Sina ve çağdaşlarınca oldukça geliştirilmişti. Al-Razi ve Farabi tıp ve felsefe alanında yenilikler sağlamışlardı. İbn-i Sina, Belh, Hamedan, Horasan, Rey ve İsfahan'daki muhteşem kütüphanelerden yararlanma olanağı elde etmişti.

Çocukluğu
İbn-i Sina 980 yılında günümüz Özbekistanında yer alan Buhara yakınlarındaki Afşana kentinde doğdu. Babası Abdullah, Samani İmparatorluğu'nun önemli şehri Belh'ten gelen saygın bir bilim adamıydı. Buhara'da iyi bir eğitim aldı. Olağanüstü hafızası ve zekası da bu konuda ona çok yardımcı olacaktı. 14 yaşına geldiğinde öğretmenlerini geçmeye başlamıştı. 16 yaşında tıbba döndü ve bu konudaki bilgileri öğrenmekle kalmayıp yeni tedaviler de geliştirdi. 19 yaşında doktor ünvanı elde etti ve ücret almaksızın hastaları tedaviye başladı.7

Erişkinliği


İbn-i Sina'nın 1271 yılında yapılmış bir tasviri
İbn-i Sina ilk olarak 997 yılında tehlikeli bir hastalıktan kurtardığı Emir'in yanında çalışmaya başladı. Bu hizmetinin karşılığında aldığı en önemli ödül Samanilerin resmi kütüphanesinden dilediğince yararlanmak oldu. Kütüphanede kısa süre sonra meydana gelen yangında düşmanları onu bilerek kundaklama yapmakla suçladı.
22 yaşında babasını kaybetti. 1004 yılının Aralık ayında Samani Hanedanı sona erdi. İbn-i Sina Gazneli Mahmud'un teklifini geri çevirdi ve batıya Ürgenç'e gitti. Buradaki vezir bilim dostuydu ve ona küçük de olsa bir maaş bağladı. Yetenekleri için kullanma sahası arayan İbn-i Sina Merv'den Nişabur'a ve Horasan sınırlarına kadar bölgeyi adım adım dolaştı. Kendisi de şair ve bilim adamı olan ve İbn-i Sina'ya sığınak sağlayan hükümdar Kabus bu sırada çıkan ayaklanmada hayatını kaybetti. İbn-i Sina'nın kendisi de şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Sonunda Hazar Denizi kıyısındaki Gorgan'da eski bir arkadaşına rastladı. Onun yanına yerleşti ve bu kentte mantık ve astronomi dersleri vermeye başladı. Kanun kitabının başlangıcı da bu döneme rastlar.
Daha sonra Rey'de ve Kazvin'de çalıştı. Yeni eserler yazmaya da devam etti. İsfahan valisinin yanına yerleşti. Bunu öğrenen Hamadan emiri İbn-i Sina'yı yakalattı ve hapsetti. Savaş sona erdikten sonra Hamadan emirinin yanında çalıştı. Kısa süre sonra İbn-i Sina, kardeşi, iyi bir öğrencisi ve iki köleyle kılık değiştirip şehirden kaçtı ve korku dolu bir yolculuktan sonra çok iyi karşılandıkları İsfahan' a ulaştı.
Sonraki yılları ve ölümü [değiştir]
İbn-i Sina'nın kalan 10 ya da 12 yılı Ebu Cafer'in hizmetinde geçti. Burada doktor, bilim danışmanı olarak çalıştı ve hatta savaşlara bile katıldı. Bu yıllarda edebiyat ve filoloji çalışmaya başladı. Bir Hamadan seferi sırasında şiddetli bir kolik atağına yakalandı. Güçlükle ayakta duruyordu. Hamedan'a vardığında önerilen tedavileri uygulamadı ve kendisini kadere teslim etti. Ölüm yatağında mallarını yoksullara bağışladı, kölelerini azat etti ve son gününe dek 3 günde bir Kuran okudu. 1037 Haziranında Ramazan ayında 57 yaşında öldü. Kabri Hamedandadır.


Metafizik

İbn-i Sina'ya göre metafiziğin temel konusu, "vücudu mutlak" olan Allah ile yüce varlıklardır. Vücut (var olan) üçe ayrılır: Olası varlık ya da ortaya çıkan ve sonra yok olan varlık; olası ve zorunlu varlık (tümeller ve yasalar evreni, kendiliğinden var olabilen ve bir dış neden sayesinde gerekli olan varlık); özü gereği gerekli olan varlık (Allah). İbn-i Sina Allah'ı "Vacib-ül Vücud" yani 'varlığı zorunlu olan' olarak belirtir ve bu fikir ona hastır.

Ruhbilim

İbn-i Sina, ruhbilimin, metafizik ile fizik arasında bağlantı kuran ve bu iki bilimden de yararlanan bir bilgi alanı olduğunu savunmuş, ruhbilimini üç ana bölüme ayırmıştır: Akıl ruhbilimi; deneysel ruhbilim; tasavvuf ya da gizemci ruhbilim. İnsanların ruhlarının müzikle tedavi edilebileceğini öne sürmüş ve bu yöntemi geliştirmiştir.

Akıl

İbn Sînâ'nın Hamedan İran'daki kabrinin iç kısmı
Bu konudaki görüşleri Aristotales ve Farabi'den farklı olan İbn-i Sina'ya göre, akıl 5 çeşittir; bilmeleke (ya da 'olası akıl' açık-seçik ve zorunlu olanları bilebilir); he-yulâni akıl (bilmeyi ve anlamayı sağlar); kutsi akıl (aklın en yüksek aşamasıdır ve her insanda bulunmaz); muste-fat akıl (kendisinde bulunanı, kendisine verilen "makûllerin " suret'lerini algılar); bilfiil akıl ("makûl"leri yani kazanılmış verileri kavrar). İbn-i Sina, akıl konusunda, Eflatun'un idealizmi ile Aristoteles'in deneyciliğini uzlaştırmaya, birleştirici bir akıl görüşü ortaya koymaya çalışmıştır.

Bilimlerin sınıflandırılması

İbn-i Sina'ya göre bilimler madde ve biçim ilişkisi bakımından üçe ayrılır: El-ilm ül-esfel (Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler), maddesinden ayrılmamış biçimlerin bilimidir; mabad-üt-tabia (metafizik), el-ilm'üll-âli (mantık ya da yüksek bilimler) maddesinden ayrılan biçimlerin bilimleridir; el-ilm ül-evsat (matematik ya da orta bilimler) ancak insanın zihninde maddesinden ayrılabilen, bazen maddesiyle birlikte, bazen ayrı olan biçimlerin bilimidir.
Kendisinden sonraki Doğu ve Batı filozoflarının çoğunu etkileyen İbn-i Sina, müzikle de ilgilenmiştir. 250'yi aşkın yapıtının başlıcası olan Şifa ve Kanun, felsefenin temel yapıtı sayılarak, uzun yıllar boyunca pek çok üniversitede okutulmuştur.


Eserleri

El-Kanun fi't-Tıp, (ö.s), 1593, "Tıpta Kanun"(Tıp ile ilgili zamanının bilgilerini ihtiva eder. Orta çağda dört yüz yıl Batı'da ders kitabı olarak okutulmuştur. Latinceye on çevirisi yapılmıştır.)
Kitabü'l-Necat, (ö.s), 1593, ("Kurtuluş Kitabı"Metafizik konularda yazılmış özet bir eserdir. )
Risale fi-İlmü'l-Ahlak, (ö.s), 1880, ("Ahlak Konusunda Kitapçık")
İşarat ve'l-Tembihat, (ö.s), 1892, ("Belirtiler ile ilgili bir eserdir.)
Kitabü'ş-Şifa, (ö.s), 1927, ("Mantık, Matematik, Fizik ve İlahiyat yani Metafizik konularında yazılmış on bir ciltlik hacimli bir eserdir. Bir çok kereler Latinceye çevrilmiş ve ders kitabı olarak okutulmuştur.").Mantık bölümü, Mantık , Musiki ve Hitabet kitaplarından meydana gelir.Matematik bölümünde Aritmetik , Geometri ve Astronomi kitapları yer alır.Tabiat veya Fizik bölümünde ise, Fizik, Kimya, Mineraloji

Yazar istatistikleri

  • 231 okur beğendi.
  • 1.509 okur okudu.
  • 95 okur okuyor.
  • 1.804 okur okuyacak.
  • 53 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları