İbrahim Tenekeci

İbrahim Tenekeci

Yazar
8.5/10
670 Kişi
·
2.288
Okunma
·
881
Beğeni
·
43.932
Gösterim
Adı:
İbrahim Tenekeci
Unvan:
Gazeteci,yazar,şair
Doğum:
Taşköprü, Kastamonu, 1 Eylül 1970
1 Eylül 1970 tarihinde Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinde doğdu. Lise eğitimini yarıda bırakıp edebiyata yöneldi. Bir dönem kitapçılık yaptı.
İlk şiiri 1988 yılında yayınlandı. Sonrasında ağırlıklı olarak Dergâh, Kırklar, Derkenar, Merdiven, Endülüs, Kardelen, Düş Çınarı ve Kaşgar dergilerinde göründü. 1998-99 yılları arasında Sağduyu gazetesinde kültür sanat editörü ve köşe yazarı olarak çalıştı. Milli Gazete'de köşe yazarlığı ve düşünce sayfası editörlüğü yaptı. 2000-2005 yılları arasında, 36 sayı yayınlanan Kırklar dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Aynı yıllar içinde, Birey ve Birun yayınlarında dizi editörlüğü yaptı. Kırk civarında şiir, hikâye ve deneme kitabının yayınlanmasına vesile oldu.

Ağır Misafir adlı eseriyle, 2008 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Şairi seçildi. Aynı yıl, Yılın Yazarı ödülünü de aldı. Evli ve beş çocuk babasıdır.
Kadın insanı rezil de etmez vezir de,
Sen ne olmak istersen sana yardımcı olur sadece..
Tanımak hayal kırıklığı. Ne demiş şair:
"Fazla yakınlığın getirdiği uzaklıktayız."
''Artık her insanın son kullanma tarihi var. Çünkü karşımızdakine insan olarak değil, imkân olarak bakıyoruz.''
48 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Herkese Şimdi den iyi okumalar der
ilk inceleme mi ilk okuduğum şiir kitabına yazmak da anlamak kadar zor olacak :)

(.....)
Çünkü bir tuhaf burada her şey,
Denizi sel basıyor, hayret
Hayret, şehir sığmıyor taksiye
Ve terör estiriyor rüzgar
Kaldırıyor dağın eteklerini bile.


(.....)
Bir jeton
Yanağıma getiriyor da yanağını
Kokunu rüzgâra salsan
Bana getirmiyor

(....)
Baba yarısıdır ölüm, götürür bizi parka
Geri getirmez ama kalırız oracıkta...


İki yada üç kere okuyup Anladığım dizeler. Şaşırdım, anlayıp kafama toslatan cinsten di hepsi

Bilek işe yaramaz, cüzdandır sıkı yumruk
Kaşlarımız açılır gülsün diye çocuklar.

Ahh İbrahim Abi ahh

Paranın putlaştığını iki cümle ile anlatmak buna denir galiba

Ve Bayram öncesi içimi titreten şu dize gözlerimi doldurdu

Bezden Anne yapıyor öksüz
Öpmek için kendisine...

Şunu söylemeden geçemiyeceğim kaybetmeden değer anlaşılmıyor emin olun siz sahip çıkın değerlerinize sevdiklerinize gerçekten hayat kısa

Neyse 48 sayfalık kitabı ne anlattın arkadaş diyeceksiniz ilk deneyim galiba ondan dır.

Ama şiir severlere sorum şu nasıl anlıyorsunuz o sözleri banada yazarsanız sevinirim...

Tavsiyesi içinde
https://1000kitap.com/KubilayKaraer
Zalım baba teşekkürler :)
200 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Popüler kültürün bir mağduru daha..
Okumadan elde gezdirilen, kahve ile fotoğrafı instagramda sıkça paylaşılan bir yazar İbrahim Tenekeci. Hadi okusa neyse, ama mazallah sayfalar eskir.
Yine kursta bir arkadaşta görmüştüm Ibrahim Tenekeci'yi. Uçuş denemeleri isimli kitabıydı. Kız bana kitabın sayfaları eskir diye vermedi kitabı. Böyle bahane mi olur? Yemedik kitabını al senin olsun diyemedim. İçimde kaldı. İnşallah denk gelir de burayı okur, alır cevabını. Neyse.
O zamandan sonra yazarı sıkça görür oldum.  Ama ya parasızlıktan ya da başka kitaplara yatırım yapmaktan bir türlü tanışamadım yazarla. Kısmet bu zamanaymış. Bu zamanaymış da, biraz geç oldu.. Olsun.

Arkadaşı kardeşime altı çizili olarak hediye etmiş bu kitabı. Ne kadar da nahif ruhlu bir arkadaş. Mesela benim arkadaşlarım benim kitapları deli gibi sevdiğimi, hediye olarak kitap alınca havalara uçtuğumu bildikleri halde doğum günümde kupa koleksiyoncusu haline geldim. Yok canım tabiiki kıskandım. Ama konumuz bu değil.
Kardeşimden alıp okumak için kitaba el koymamla sonunda gecikmiş bir tanışma tamamlandı.
Gelelim kitaba:

Kitap iki bölümden oluşuyor vs. teknik bir inceleme yaparak kitaptaki samimiyeti öldürmek istemiyorum. Ama azcık kullanmak zorundayım. Mazur görün. ^^

Kitabın ilk bölümü gezi yazılarından, bolca kuş, çiçek ve ağaçtan oluşuyor. Ama öyle bildiğimiz gezi yazıları değil. Dağlar, mağaralar, köyler..

Aynı şeylerden zevk aldığın insanlarla yapılan gezilerin güzelliğini anlatmaya gerek yok. Ve ben İbrahim Tenekeci ile çoğu konuda el sıkışan bakış açıma dayanarak onunla gezi arkadaşı olmak isterdim.
Bir gün onun ardına takılıp muazzam su kaynakları olan bir dağa, ardından dağdan inerken güzelim Anadolu insanlarının yaşadığı bir köye gidip gezmek isterdim. Bir gün olsun gerçekten yaşamak belki.. Toprakla, suyla el ele. Toprağa yakın, insana uzak..

Ve tabiiki ağaçlar..
Ağaç tepelerinden inmeyecek kadar şanslı olan çocukluğuma göz kırpıyor ve ağaçların tepesine çıkıp meyve yemenin zevkini bilmeyen çocuklara hüzünle bakıyorum.
Hele ki erik. Dalların yeşil yıldızı..
Ceplerini kütür kütür eriklerle doldurup, onları üstüne başına silerek temizledikten sonra yemeyen bir çocuk eriğin tadını nereden bilebilir?
Kreşte çalıştığım dönem bahçedeki ağaca çıkıp öğrencilerime kayısı toplamıştım. Sonra onları o ağacın altında bi güzel yemiştik. Umuyorum ki o çocuklar o kayısıların tadını unutmaz ve ağaçlardan uzaklaşmaz..

Tabii meyve ağaçlarının yanında bir de anıt ağaçlar var. İlk defa Bursa gezimizin dönüşünde gördüğüm, bu kitap sayesinde de sayılarının hiç de az olmadığını öğrendiğim anıt ağaçlar..
Şimdi plansız kentleşmeye boyun bükmüş ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar. Bir insan Selçuklu ve Osmanlıyla yaşıt olan ağaçları nasıl yok eder? Neden yok eder?
"Kanunlarla hiçbir şeyi koruyamazsınız, insanın içinde olacak." (s.56) diyor İbrahim Tenekeci. Susuyorum..

Şimdi ufak bir teknik bilgi daha. İlk bölüm kendi içinde 36 bölüme ayrılıyor ve bu bölümlerden sadece 10 tanesi dağ gezileri ile ilgili. (evet saydım)
Yani bir kitabı sevmemek çok başka, yanlış tanıtmak çok daha başka..

Kitapta anlatılan her şeye ufak ufak değinmek istiyordum ama bir başlayınca uzun uzun yazdığımı farkedince bu düşüncem uzaklaştı.
Kısacık değinmem gerekirse; gökyüzünün sahipleri kuşlar, çiçeksiz çiçekçi dükkanları, Mustafa Kutlu'nun çiçek sevdası, bahara nahif bir bakış ve yolculukların güzelliği ile dopdolu ilk bölüm.
Bir çok yazarın sözleriyle yoğrulmuş konular. Yeni yeni yazarlar tanıdım. Yeni yeni kuş, ağaç, çiçek cinsleri öğrendim. Benim için dopdolu bir kitaptı..

İkinci bölümde biraz İstanbul, bolca çocukluk, kaderin büyüsü, kara bir tren, mektupların vazgeçilmezi pullar, dolma kalemler, tesbihler vardı. Bildiğimi zannettiğim şeyler hakkında ne çok bilmediğim varmış meğer..

Bilmediklerimin yanında içimi acıtan ve haberlerde göstermedikleri acı gerçekler..
Doğamız yok oluyor. İnsanlar buna kör. Günü birlik gittiğim yeri neden temiz tutayım kafasında yetişen bir nesil yetişiyor. Hani geleceği anlatan filmlerin çoğunda evler neredeyse gökyüzünde, gökyüzü gri ve etrafta hiç ağaç yok ya.. Korkarım gerçek olacak bu senaryolar. Bir çiçekte huzuru tatmanın güzelliğini bilmeyen çocuklar, kimseye huzur vermez olacak. Sanki böyle giderse gelecekteki insanlar cepleri para dolu, kalpleri boş olacak..
Ben bunları gördükçe eskileri özlüyorum. Keşke eskilerde yaşasaydım diyorum..
80'lerden beri bu kadar kötüleşen insan kalbi, gelecekte kim bilir ne kadar kötüleşecek? Bu soru korkutuyor. Eskileri daha çok özletiyor..

Normalde bana kalsa kitabı öve öve bitiremezdim ama biri gelip kitabı benim tavsiyemle ojur ve sevmezse yine başıma bela olur. O yüzden bu kadar anlatımla yetiniyorum.
Kendinizden bir parçaya rastlarsanız çok seveceğiniz bir kitap. Ben kendimden birçok parçaya rastladım. O yüzdendir bu sevgim...

Arada aklıma geliyor ve kitabn kapağını okşuyorum. Az önce sarıldım. Sevgimi belli etmeden duramama şeysi işte bu benimki.
Ve sonsöz: "Sevgili İbrahim Tenekeci, size baba diyebilir miyim? Hani şu kızlarıyla dost olan babalardan.."
48 syf.
·1 günde·6/10
Nedendir bilmiyorum ama İbrahim Tenekeci deyince, biri bana; ağır bir ağbi figürü geliyor karşıma. Saçı sakalına karışmış, elinde cigarası, basıyor hayatının tam ortansına dumanını...

Kitap 22 tane şiirden oluşup, toplamda 46 sayfadır. Elinizde yük yapmaz ama yüreğinizde bir ağırlık oluşturabilecek güçtedir.

Divan şiiri hastası olmama rağmen çağa ayak uyduran şiirler demek istiyorum kitapta bulunan şiirlere... Zaten aşırı bir duygu, söylev ve etki beklemiyordum. Vücudun şiir ihtiyaçını karşılayabilecek nitelikte bir kitap.

Şiir meraklılarının okumasına tavsiye olunur.

Sevgi ile kalın.
64 syf.
Bu şiir kitabını okurken önce şiirlerinde mısraların birbiriyle pek alakası olmadığını gördüm. Bunlar nasıl şiirler dedim. Sonra anladım ki her cümlesi zaten bir şiirmiş. O yüzden tek cümleler halinde alıntılar yaptım. Kitap 63 sayfa olduğu için bir çırpıda okunabiliniyor. Kitap bitmesin istedim, zaten güzel şeyler hep çabuk biter veya geçer ….
72 syf.
·1 günde·2/10
Hayatımın en berbat şiir kitabını bugün okudum !!!!

Kimsenin Kalbi, kusura bakma İbrahim abi ama bende yazsaydım böyle bir kitabı inan üzerime alınmaz. Ona buna ithaf ederdim. Baya manalı olmuş kitap ismi...

Şiir kitabı lakin şiir ile alakası yok. Hiç tad alamadım. Bir kaç tane hoşuma giden cümle dışında başka bir şey yoktu benim için...

Kitap, 67 sayfa ve 27 şiirden oluşuyor. Sadece kitabım var diye yazılmış bir kitap....

47. Sayfadan küçük bir alıntı...
“Annem korkardı kıştan, kışın
Gidersem bir yere, diyelim köye
Varınca ara derdi, arardım.
Anneniz hayatta mı, değilse
Ablanızı arayın.”

Neyse bişi demiyorum daha...

Sevgi ile kalın....
200 syf.
·54 günde·Beğendi·10/10
•İnsan yorgunluktan ibarettir. Gelir, yorulur ve gider.•

Taşköprü'lü İbrahim Tenekeci'nin, iki dostuna ithaf ettiği, içinde on beş yıllık gezi yazılarını içerdiği bir kitaptır kendileri. Hatta kitaptan da öte bir yol rehberi, yoldaştır. Gezmek ve görmek ayrımını gösterir. Ormanda, yolda, gökte, toprakta, bitkide kısacası tabiattaki işaretleri sunar okuyucuya. Eline bir avuç toprak aldığında, bir kültür dile gelir. Sanki gecenin bir yarısında, dağ başında ateş yakmışsınız da, Tenekeci ile sohbet ediyormuşsunuz hissine kaptırır sizi. Etrafınızda Mustafa Kutlu, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, İsmet Özel, Cesare Pavese gibi dostlar olur. Tenekeci hoş sohbetlerinin arasına, onların düşüncelerini de alır. Cümlelerin derinliğine bırakmışken, farklı fikirlerle birlikte kendinize gelirsiniz zaman zaman. Ben kitabı uzun bir süreye yayarak okumayı tercih ettim. İsteyerek veya istemeyerek şehir hayatına kaptırırken kendimi, bundan uzaklaşmak ve farkına varabilmek adına sayfa sayfa, cümle cümle de olsa rehber edinmek istedim. Bazen bir hayal kurarsınız, o hayali yaşayan birini dinlemek çok hoşunuza gider. Biraz yol alabilmek ümidiyle bile, gittiği izlerden gitmek istersiniz. İşte bunun içinde adımları iyice sindirmeniz ve kendi yaşamınıza uyarlamanız gerekir. Belki üzerinde defalarca düşünmek ve yorumlamak...

Biraz kitabın içeriğine değinmek gerekirse;
Tenekeci'nin içinde kendini kaybettiği ağaçlar, gökyüzü sakini kuşlar, Mustafa Kutlu'nun gönül bağı kurduğu çiçekleri. Küpeli çiçek ve saka kuşu. Kışa duyulan özlem, baharı gönül hoşluğu ile karşılayış. Su ve iyi insalara karşı verilmiş aziz tabiri. Berrak derelere tüm içtenlikle sarılmak. Oturup bir ağaç gövdesiyle tokalaşıp sohbet etmek, başka bir seferinde selam vermeyi ihmal etmemek... :) Eski toprak insanları ile yaşanmışlıklar ve yörelere ait manidar, atasözü sayılabilecek akıl karmaşığı sözler.. Yaşanılan hayat çok eksikmiş. Öğrendim, yaşadım dediğim her şey fazla başlarda bırakmış beni dediğim bir kitap oldu. Sesi olmayıp, soluğu olan canlılara derin anlamlar yüklemek bir Tenekeci yüreği olsa gerek. Sesi olmayan dediğime bakmayın, duyan bir Tenekeci var. Sokaklarda sıkışıp kalan biz, duymayı bilmiyoruz, öğrenmemişiz...
İki bölümden oluşan kitabın ikinci bölümünde, kendi hayatından, ailesinin hatıralarına değinmiş. Söyleyeceği her cümleyi, sakınmadan gizlemeden söyleyen bir Tenekeci.. :) bu haliyle düşüncelerine karşı dik duruşunu ve samimiyetini yansıtmış. Pul sevgisi, mektup özlemi, trenle yapılan yolculuklarda hissedilen, yazdırılan cümleler. Bir dolmakalemle kurulan ince bağ. Derdin söyleyip, kalemin yazdırması...

Bir kelime olmak isteseydim, herhalde hevesi seçerdim diyor Tenekeci. Bu gördüğünü yazabilme hevesi, elinden tutmuş ve on beş sene sonra buralara getirmiş. Bize de okumak, gereğince hissedebilmek düşmüş. Bir kelime olmak isteseydik neyi seçerdik?

Sona doğru...
Tenekeci ile tevafuki şekilde karşılaştığım bir gün, kitabın yanımda bulunuşu ve hevesle imzalattığım bir anım var, hiç unutamam. Kitapta geçen bir yeri okuyunca, bu anıyı anımsadım tekrar.
*... C.Ç. ile karşılaşıyoruz. Böylece, iki buçuk milyonda bir ihtimal gerçekleşmiş oluyor. Sarılmalar, hayret ve sevinç ifade eden sözler. Kalp kalbi çekermiş. Aramadan da bulurmuş.* (sf.123)
--Kalp kalbi çekti. Aramadan da buldu.--

Kitabı okumaya karar verirseniz, şayet kalp kalbi çekerse, benden Tenekeci'ye selamlar iletin. Sağlıcakla kalın. Gönül gözüyle görebilmeyi öğrenmek ümidiyle...:)
200 syf.
http://elestirihaber.com/...lu-ictenlikle-yazdi/


Bir insanda varlık bilinci ne kadar güçlüyse, varlığın hikâyesini anlatma kabiliyetinin de o kadar güçlü ve derinlikli olduğunu görüyorsunuz, İbrahim Tenekeci’nin Geldik Sayılır adlı kitabını okurken. “İnsanın aslı olan tabiat”tan uzak bir yaşam standardıyla muallel olan ve bunun neticesinde kiraz ağacı ile vişne ağacını dahi birbirinden ayırt edemeyecek kadar tabiata yabancılaşan modern şairlerin varlığının günümüz şiirinde inandırıcılık sorununu da beraberinde getirdiğini düşünen yazar, hepimizi “Allah’ın tabiatının” bir parçası olarak görüyor ve parçası olduğumuz şeyden habersiz yaşamamızın en azından edebiyatçılara yakışacak bir davranış biçimi olamayacağını ısrarla vurguluyor.

Yazar iki bölümden oluşan kitabının birinci bölümünde yaptığı yolculuklardan ama çoklukla dağlara olanlarından bahsediyor. Bu yolculukların hiç birine kendi başına çıkmıyor yazar, hep, aynı dili konuşan ve birbirini sadece konuşurken değil susarken de dinleyip anlayabilen bir ekip ile hareket ediyor. İlgili satırları okurken farkında olmadan siz de kendinizi o ekibin içinde buluyorsunuz. Kararlaştırılan yere vasıl olabilmek için daha gün doğmadan onlarla beraber yola düşüyor, onlarla beraber günün ilk ışıklarında mütevazı bir mekânda çoğunlukla çorbadan oluşan bir menüyle kahvaltı yapıyor, dumanı üstünde mis gibi çayı yudumluyor, onlarla beraber tabana kuvvet dağa tırmanıyor, rakım yükseldikçe ve yoruldukça nefes nefese kalıyor, vücudunuza işleyen karın ve rüzgârın etkisiyle iliklerinize kadar donuyor, onlarla beraber çalı çırpı toplayıp ateş yakıyor, o ateşin bir kenarında siz de ısınıyor ve közde pişen çay eşliğinde saatlerce süren ve tadına doyum olmayan emsalsiz muhabbetlere dahil oluyorsunuz.

En büyük handikaplarımızdan biri olsa gerek eşyanın hakikatini sadece zahirde görünende aramak… Hâlbuki hakikat ancak maddi/fiziksel nitelikler aşıldığı zaman kendini izhar ediyor. Elbette varlıkların hakikati sabittir ve müstakil bir anlama sahiptir. Âlem, bir hayal yahut yanılsama değildir. Fakat akıl sahibi varlıklar olarak aramamız gereken hakikat görünen suretlerin ötesindedir. İşte bir eşyanın, bir varlığın zahirde göründüğünden daha fazlasının nasıl olabildiğini, daha fazlasıyla nasıl okunabildiğini müşahede ediyorsunuz, gözleriniz Geldik Sayılır’ın satırları üzerinde gezerken.


Foto: Selma Kavurmacıoğlu
Mesela dağ deyip geçmemek gerektiğini fark ediyorsunuz. “İnsan çeşit çeşit, yer damar damar” denmiş. Dağların da öyle olduğunu görüyorsunuz; kuru bir yükseltiden ibaret olmadığını, her şeyden önce bir kültür, Hüsrev Hatemi’den mülhem duygusal bir canlı olduğunu idrak ediyorsunuz. Yine kimi dağların eli sıkı, kimilerinin ketum, kimilerinin ise geçimsiz olduğunu öğreniyor, silahın bile şakası söz konusu olabilecekken dağların şakasının asla söz konusu olmayacağı gerçeğiyle irkiliyorsunuz. Dağ ile baba imgesinin birbirini tamamladığını, çünkü her ikisinin de güven ve korku verdiğini kendi deneyim ve tecrübelerinizi de işin içine dâhil ederek onaylıyor, dağların da bir siyasi kimliğinin olduğunu, mesela Erciyes ve Ilgaz dağlarının sağ görüşlü, ama ülkemizdeki dağlarının çoğunluğunu sol görüşlü olanlarının oluşturduğunu okurken şaşa kalıyorsunuz.

Dağlardan bahsedip de dağların en zarif ve kendisine en çok yakışan elbiselerinden olan kardan bahsetmemek olmazdı herhâlde. Yazar da böyle bir hataya düşmüyor ve temizlikle özdeşleştirdiği kardan da tıpkı dağda olduğu gibi büyük bir hassasiyetle ve canlı bir varlıktan bahseder gibi bahsediyor. Mesela “kar kalınlığı” demekten teeddüp ediyor yazar, bu kadar ince ve zarif olan bir şey nasıl “kalın” olabilir diyerek kibarca bir ikazda bulunuyor okurlarına, “karın yerden yüksekliği” diyerek ifade ediyor meramını. Milli davalarda bile hemfikir olamayanların kar söz konusu olduğunda hemencecik ittifak kurmalarını esefle eleştiriyor, belediyelerce hazır tutulan ve fazla mesaiye bırakıldıkları için homurdanan karla mücadele ekiplerine, tuzla dolu yüzlerce kamyona, greyderlere rağmen karın yağmaktan vazgeçmemesini ise muhtemelen onun felaket değil bereket oluşuna bağlıyor. Tenekeci, aslında karın herkesi çocukluğuna götürmesi gerektiğini düşünüyor. “Bundan daha kıymetli ne olabilir, çocukluğuna gitmeyi kim istemez?” diye de soruyor. Kar ve çocukluk üzerine okuduklarınız Necdet Subaşı’nın yakın bir tarihte kar üzerine yazdıklarını da anımsatıyor hâliyle. Yazıyı kaleme aldığım an itibariyle yaşadığım il dahil ülkemin birçok şehri bembeyaz kar ile örtülmüş olmasaydı, kim bilir yüreğimi nasıl bir hasret ateşi kaplardı! Daha dün, yani yaşadığım şehirde henüz karın esamisinin okunmadığı bir vakitte ziyaret ettiğim bir arkadaşımın evinde açık olan TV’deki çocuk kanalında yayınlanan çizgi filmde kar yağışı sahnesi gözüme çarpmış ve “Galiba karın yağışını artık sadece TV ekranlarından seyredebileceğiz!” diyerek hayıflanmıştım. Hamdolsun, onun gelişini bize layık görene.

Dağdan bahsedilince kardan da bahsedilir elbette; ama dağın çağrışımları içinde sadece kar yok tabi, ağaçlar da var, çiçekler de, kuşlar da… Her biriyle ilgili bugüne kadar hiç duymadığımız detaylarla, hiç bilmediğimiz türlerle karşılaşma fırsatı veriyor Geldik Sayılır. Saka kuşunun bir diğer adının Yeniçeri kuşu olduğunu öğrenmek belki heyecan oluşturuyor okurda, Mustafa Kutlu’yla aralarındaki ünsiyetten haberdar olmak “acaba ben de mi bir saka kuşu beslesem!” hevesini körüklüyor; ama “Bizde, ağaçlar yapraklarından değil, gövdelerinden tanınır. Çünkü mevsimler, sadece bahar ve yazdan ibaret değildir.” “Parkın girişindeki dut ağacını hemen tanıdım. Yanına gittim ve selam verdim. Selamımı almıştır diye düşündüm. Bu beni sevindirdi.” gibi cümleler ister istemez bizi düşünmeye ve bir birey olarak kendimizin eşya ile ilişkisinin mahiyetini sorgulamaya sevk ediyor. Bizde, ağaçlar yapraklarından değil, gövdelerinden tanınır, diyen yazar, bundaki hikmetin şu olabileceğini düşünüyor. “İyi günde seni herkes tanır, sever, yanında olur. Meyvelerin varken, yapraklı dallarınla gölge verirken. Bakalım zor gününde, hiçbir nimetin yokken, şartlar ağırken, seni kim tanıyacak? Yanında hangileri olacak?” Bir insanın yaşam kalitesini artıran şeyin aklın ve duygunun rafine hâline gelmesi idraki imrendiriyor. Yazarın ağaçlarla insanlar arasında kurduğu hoş bağlantılar da okurdaki hayranlık hislerini devam ettiriyor. Mesela kurak yerlerde büyüyen ağaçların köylülere, sulak yerlerde büyüyen ağaçların şehirlilere, meyvesiz ağaçların ise çocuksuz evlere benzetilmesi… Yeni nesil ağaçların şımarık olması ve sürekli ilgi istemesi, havadan nem kapmanın onlara mahsus olması, ilaçlanma, gübrelenme, düzenli budanma ve toprağının çapalanma ihtiyacının daim olması… İlgili bölümlerde yazar, âdeta yeni nesli de tarif eder gibi.

Fikir ve ruh coğrafyasında fakir ve nakıs olan bir tasavvurun, sosyal ve maddi hayatta kemal üretmesinin mümkün olmadığının işaretlerini verir yazar, İstanbul’dakiler başta olmak üzere Türkiye’deki belli başlı anıt ağaçlardan bahsederken. Çok sayıda anıt ağacın plansız şehirleşme, alt-yapı kazıları ve defineciler gibi farklı etkenler yüzenden yok olduğunu, dolayısıyla telafisi imkânsız bir tabiat felaketinin yaşandığını üzülerek anlatırken, ağaç aşkının sadece tabiat sevgisiyle açıklanamayacağını, bu ağaçların her birinin bize bırakılmış bir eser, emanet ve aziz birer hatıra olduğunu ifade eder. Belli ki yürürlükte olan varlık tasavvurunu ve tabiat felsefesini gözden geçirmeden, kendini varlığın merkezinde gören modern insanın psikolojik repertuvarına birtakım ahlaki ve duygusal vasıflar eklemek sorunu çözmeyecek, tersine benmerkezci tutumları daha da güçlendirecek.

Yolculukları esnasında karşılaştıkları ve muhatap oldukları Anadolu insanının zorlu ve dokunaklı hayatlarına, yoksulluklarına, kanaatkârlıklarına, fedakârlıklarına, vefalarına, tek sermayelerinin helal lokma oluşuna da değinen yazar, İbn Haldun’un bedevilerin iyilik ve hayırda hadarilerden önde olduğu, doğal ve basit yaşam tarzı içinde fıtri özelliklerini muhafaza eden bedevilerin hadarileştikçe asli ve temiz fıtratlarından uzaklaşmaya başladıkları ile ilgili düşüncelerinde ona katıldığını gösterircesine ilginç bir anekdot da aktarır. “Dönüş yolunda birkaç evden oluşan bir yayla köyüne denk geliyoruz. Köpekler bize doğru koşuyor. Evin önünde arabayı durdurup iniyoruz. Köpeklere ekmek veriyoruz. Hemen susuyorlar. Sonra hane sahibi görünüyor. Elli beş yaşına değmiş, değmemiş. Köpeklere ekmek verdiğimizi görünce “size borçlandık” diyor. “Yakında yağımız, peynirimiz çıkar, bekleriz.” İşte bu inceliğin peşindeyiz. Kaybettiğimiz budur. Şehir hayatında, dünyayı bağışladığınız bir insan bile kendini ‘borçlu’ hissetmeyebiliyor. Hâlâ alacaklı. Minnet duymuyor, vefa göstermiyor. Burada ise köpeklerine iki dilim ekmek verdiğimiz adam bu sözleri ediyor ve samimi.”

Kitabın ikinci bölümünde İstanbul, çocukluk, kaderin büyüsü, kara tren, tespih, dolma kalem, pullar, kelimeler gibi konular ele alınıyor. Baktığınızda cansız birer varlık/eşya gibi duran nesnelerin her biri İbrahim Tenekeci’de yine hayat buluyor tıpkı dağlarda ve ağaçlarda olduğu gibi ve canlı muamelesine tabi tutuluyor. İnsan kelimesinin etimolojisini irdeleyen Ragıb el-İsfehani e-n-s kökünün ünsiyet ve yakınlık kurma ile ilgili olduğuna dikkat çekip “insan ancak başkalarıyla yakınlık kurduğu zaman var olabilen bir varlıktır; ünsiyet ve yakınlık ise sadece diğer insanlarla değil aynı zamanda diğer varlıklarla ve bunların da üstünde Yaratıcı ile kurulan bir yakınlıktır derken galiba ona en çok kulak verenlerden biri de Tenekeci oluyor.

Mesela tespihten vefalı bir arkadaş diye bahsediyor yazar, zor zamanlarımızda yoldaşlık ettiğinden, üstelik hiç konuşmadan ve hiçbir talepte bulunmadan… Bazı tespihlerle çabucak kaynaştığımızdan, bazılarını ise ne kadar kıymetli olursa olsun sevemediğimizden… Gecenin bir vakti onlarla dertleştiğini bile söylüyor yazar, tek tek her birinin hâl ve hatırını sormayı ihmal etmeden. Kaleme sadece bir ‘yazma aracı’ olarak bakmadığını özellikle beyan ediyor. Aldığı ikinci el dolma kalemin yazı yazarken rahatsız edici bir ses çıkarmasının sebebini soran bir arkadaşına ustanın verdiği cevabı aynen aktarıyor, insanlar hakkımda ne der, derdine düşmeden. “Kalem eski sahibini özlemiş.” Bir kez daha eşyanın bize görünenden ibaret olmadığını hatırlatıyor, bu hatırlatmayla beraber aklıma daha önce okuduğum başka bir kitaptaki benzer bir örnek geliyor. Cenneti Arayan Adam’ın yazarı Ziyaüddin Serdar, bir zamanlar Hindistan’da bir toprak ağası iken sömürgecilerin Hindistan’ı ikiye bölmesi sonucu Pakistan’a göç etmek ve ekonomik sıkıntılar sebebiyle Dubai’de iş aramak zorunda kalan Ahmet Sahip ile aralarında geçen konuşmadan şöyle bir anekdot aktarıyor kitabında. “… ‘Söyle bana, ne görüyorsun?’ dedi. ‘Şey’ dedim, ‘seni görüyorum Ahmet Sahip.’ ‘Peki, ben ne giyiniyorum?’ ‘Peştamal ve yelek.’ ‘Ho! Ho! Ho!’ dedi, öne eğilerek omuzuma bir şaplak vurdu. ‘Bizi görmeyi bile beceremezken, yoksullar hakkında nasıl kitap yazacaksın? Sana bir peştamal ve yelek olarak görünen, benim için bundan fazlasıdır. Şu gördüğün geceleri benim yorganımdır. Eskidiğinde iki parçaya ayırır, bir parçasını havlu olarak kullanır; diğer parçasını terimi silmek için omuzumda taşırım. Havlu olarak kullanılamayacak kadar eskidiğinde ise küçük şeritler hâlinde keser, yağa batırır, gaz lambasında fitil olarak kullanırım. Sonunda geldiği yere yani toprak anaya geri döner.”

Kitabında baştan sona okurlarının akl-ı selimine, kalb-i selimine ve zevk-i selimine hitap eden yazar, samimi üslubu ve akıcı diliyle okunmayı kesinlikle hak ediyor.
72 syf.
·1 günde
Madem uyandık bu saatlerde o halde incelememizi yazmaya da pek tabii başlayabiliriz. İbrahim Tenekeci'yle kitabında ilk karşılaşmamız. İbrahim abiyi -ki her zaman abi derdim, kitaptan sonra gerçekten bir abi olduğunu öğrendim- Yeni Şafak'taki yazılarından, İtibar'dan, ödüllerinden haberdar olmadığı asla söyleyemem sadece kitaplarına bir türlü adımımı atamamıştım. Bu yılımın son yarısını da sanırım böyle kitaplara verdim daha çok.. Ama hep şu cümleyi söyledim: Neden bu kadar geç kaldım, aslında doğru zaman belki de bu zamandı... İnsanın doğru zamanı her zaman yaş kavramıyla örtüşmeyebilir hem şimdi bile ne kadar yaşım var ki iki yıl önce erken olduğunu söyleyeyim.

Kitaba gelecek olursak; kitap kısa kısa denemelerden oluşuyor olsa da her biri ağzınızda en leziz tatlıyı yemiş hissi bırakacaktır. Hatta gelin bu tatlıya baklava diyelim çünkü her biri küçük, kısa olsa da siz de bıraktığı etki asla niceliği kadar olmayacaktır. Kitabı beğenmemek bir kişinin elinde mi hiç bilmiyorum. Zaten İbrahim Tenekeci'yi bilenler bilir başkadır o; içi, dışı, dünyası... Arka kapakta Hüsrev Hatemi'nin de dediği gibi "... mücella aynalarda bile görünmeyecek kadar benliğinden sıyrılmıştır. İç aleminde her gün devr-i âlem seyahati yapar. Dış âlemde, onu sadece evi ile iş yeri arasında yaşıyor sanırsınız. İç âlemde ise her gün sefer vardır." Bu iç âleminin kitaba tezahür etmesi de kitabı güzelleştiren en önemli etkenlerdendir. Kitabın böyle devam eden arka kapağı yazısını okuduğunuzda abimizi tanıyanların yüzü gülümseyecek ve kitabı okumadan daha beğencekler fakat kitap bittikten sonra o kapak yazısının hepsini kendileri yazabilecekler. Evet, beğenmemek elde değil.

Yoksulluktan, ölümden, insandan, aklınıza ince mevzu olan hangi konu geliyorsa hepsine ince ince işelenmiş kitaba. Kitap üç bölümden oluşuyor dedik ya bunlar: Kitap için yazılmış denemeler, Eski Defterler'den, Başka Yerler. Bu üç bölümden birini diğerine ayırmak çok zor. Ancak bu bölümlerde hepsinden daha çok kalbinizin ısındığı kısımlar oluyor sadece. Örneğin ilk bölümün giriş ve ikinci bölümün son sözünden sonra duraksamam boşuna değildi. O an Allah'a şükrettim ve yola İsmet Özel olmak için çıkıp İbrahim Tenekeci olmayı nasip ettiyse Allah, bize de güzel şeyler nasip etmiştir inşallah. Başka Yerler bize kalbimizi hatırlatmak isteyen yegane kısımdı belki de. Evet hepsi birbirinden değerliydi ama Başka Yerler'de İbrahim Abi bizim görmeyen gözümüze bir şeyler göstermek istiyordu ve aklımızın bir köşesine bile gelmeyecek yerleri bize hatırlatıyordu. Allah razı olsun. Yoksa Kimsesizler Mezarlığı kimin aklına gelirdi ki..

Kitabın ilk baskısı 2002 yılında şuanda 11. Baskısında. Daka çok 11. Baskılara inşallah. Lütfen okuyun bu kitabı. Kalbiniz için en azından...
64 syf.
·1 günde·9/10
Her şiirin hatta her dizenin bir kitap hüviyetinde olduğu bu eserlere inceleme yapmak kapı aralığından görünen ışıkların yansımasıyla eşdeğerdir heralde. Ben de yansıdığı kadar yansıtmaya çalışayım.

Düşünmek hantallaştırır diyenlerin yüzlerine şairlerin vakarı her geçen gün bir tokat gibi iniyor. Düşünmekten kaçtıkça hislerinden hatta insanlığından kaçan bu kişiler o kadar hissizleşmişler ki tokatların acısını bile duymuyorlar artık. Hissettikçe düşünen, düşündükçe hisseden böylece büyüyen heybetleri fark edemeyenlerin kalplerine gözlerine şiirler işlemeli. Zalimlere, hissiz kalmış hazcılara şiirleri bayrak yapıp hücum etmeli. Eğer bir gün böyle bir savaş verilirse, İbrahim Tenekeci de kendi bayrağını taşıyabilecek bir isim bu orduda.

" Hep soğuk mudur Tanrım
Şairlerin döşeği "
diye sorgularken üstad, çözüm olarak döşeğini dizeleriyle ısıtıp yorgan diye şiirlerini örtünenlerden.

"Kiracıymış meğer kabuklar yaralarda" diyerek kabuksuz yaralarının kanamalarını dile getirirken;
"Yıkıl ey karşımdan
Kaleleri kurduran korku" diye haykırarak celali duruşunu da gösteriyor bizlere.

Kendi şarkısını söyleyen bu adam, kalbine söylenmiş, kalbiyle hayata seslenmiş ölüme seslenmiş bu şiirlerinde. Kalbinizle söyleşmek biraz da söylenmek için kalbinize bu şiirler dilinize dil katabilir.
Tercih sizin.
200 syf.
Ben bu kitabı neden incelemeden aldım? İnanılmaz kızgınım kendime. Bu incelemem kitabın satışlarını olumsuz etkilemek için kasıtlı olarak yazılmıştır. Çünkü hiç beğenmedim.
Kitabı almamda emeği geçen üniversite arkadaşım Leyla'yı sevgiyle anıyorum. Bana vakti zamanında 'Ağır Misafir' i hediye etmişti. İbrahim Tenekeci iyi bir şair olabilir, ama kesinlikle iyi bir yazar değil. İsmine kandık aldık. Lanet.

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümü ben size özet geçeyim: İbrahim Bey ve bir kaç arkadaşı dağları, taşları gezmeyi çok seviyormuş.Geziyorlar, ateş yakıyorlar, su içiyorlar, çay yapıyorlar. Bitti. Abartısız 150 sayfaya yakın bunlar tekrar ediyor. Üstüne aynı anılarını ikişer kez okuduğumuz bile oluyor. (Saka ve Kar)
Konular çok basit. Etliye sütlüye dokunmamış. İktidar yanlısı bir tutum göze batıyor.
Ancak şu satırlar bende ' ne demek istiyor bu ya?' dedirtti.

Sf.71: 'Çiçek yetiştirmenin meşakkatini bilen biri ise, o çiçeği koparmaz, eğer almak isterse, köküyle birlikte çıkarıp saksıya diker. ( Cumhuriyet ile Osmanlı arasındaki fark da biraz böyledir. Osmanlı dikmiş, Cumhuriyet koparmıştır.)'

Sf.141: 'Buraya ilk kez yıllar önce gelmiş, şehitliği bulmuştum. Garip düşmüş, sahipsiz kalmış, tahammül sınırlarını aşacak şekilde ihmale uğramıştı. Bir mezbeleliğin içindeydi. Bunu yazmıştım. Çatalca Kaymakamlığı'nın özel gayretleriyle burası temizlendi, çevresi ağaçlandırıldı. Anıt inşa edildi. Artık anma törenleri de düzenleniyor. Aklıma ilk geleni yazayım: Buralar, Halk Partili belediyelere bırakılamayacak kadar mühim beldelerdir.'

Kitabın ikinci bölümünde ise tesbih, pul, dolma kalem ile ilgili bir kaç bilgi edinebilirsiniz.

Yazar naif biri olabilir, olumsuzluklara karşı olan bakış açısı iyi olabilir. Alıntıları iyi olabilir. Zaten tek beğendiğim cümleler, kendisine ait olmayanlardı. Zira ben okulda kompozisyon yarışması yapsam ve o kağıtları toplayıp kitap olarak sunsam herhalde aynı düzeyde olurdu.

Sevgili İbrahim Bey , siz şiir yazın. Ya da köşe yazılarınız, köşe yazısı olarak kalsın.
Sevgiyle kalın.

Yazarın biyografisi

Adı:
İbrahim Tenekeci
Unvan:
Gazeteci,yazar,şair
Doğum:
Taşköprü, Kastamonu, 1 Eylül 1970
1 Eylül 1970 tarihinde Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinde doğdu. Lise eğitimini yarıda bırakıp edebiyata yöneldi. Bir dönem kitapçılık yaptı.
İlk şiiri 1988 yılında yayınlandı. Sonrasında ağırlıklı olarak Dergâh, Kırklar, Derkenar, Merdiven, Endülüs, Kardelen, Düş Çınarı ve Kaşgar dergilerinde göründü. 1998-99 yılları arasında Sağduyu gazetesinde kültür sanat editörü ve köşe yazarı olarak çalıştı. Milli Gazete'de köşe yazarlığı ve düşünce sayfası editörlüğü yaptı. 2000-2005 yılları arasında, 36 sayı yayınlanan Kırklar dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Aynı yıllar içinde, Birey ve Birun yayınlarında dizi editörlüğü yaptı. Kırk civarında şiir, hikâye ve deneme kitabının yayınlanmasına vesile oldu.

Ağır Misafir adlı eseriyle, 2008 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Şairi seçildi. Aynı yıl, Yılın Yazarı ödülünü de aldı. Evli ve beş çocuk babasıdır.

Yazar istatistikleri

  • 881 okur beğendi.
  • 2.288 okur okudu.
  • 37 okur okuyor.
  • 968 okur okuyacak.
  • 21 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları