İlknur Özdemir

İlknur Özdemir

YazarÇevirmen
7.8/10
1.710 Kişi
·
4.800
Okunma
·
0
Beğeni
·
1.063
Gösterim
Adı:
İlknur Özdemir
Unvan:
Yazar,çevirmen,yayın Yönetmeni
Doğum:
İstanbul
lknur Özdemir İstanbul’da doğdu. İstanbul Alman Lisesini ve Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümünü bitirdi. Ocak1995-Temmuz2004 tarihleri arasında Can Yayınları’nda Yayın Yönetmeni olarak çalıştı. 2004 Temmuz’undan beri Yapı Kredi Yayınları Yayın Yönetmeni’dir. Almanca ve İngilizceden çok sayıda çevirisi ve Senin Öykün Hangisi adlı bir öykü kitabı vardır.
Yılbaşı akşamlarını oldum olası sevmem zaten. Son yıllarda iyice huzursuz eder oldu beni, neyi kutluyoruz ki, hayatımızdan bir yılın daha eksilmesini mi? Öbür uca bir yıl daha yaklaşmamızı mı? Neyi?
Yazar okuru aldatmamalı!

Yok olmadı! Şöyle olmalıydı; aldatsa bile, okur bunun farkına varmamalı. Aldandığını fark eden okur küser yazara, bir daha da almaz kaale o yazarı. Zaten elinden başka da bir şey gelmez okurun. Yazar kurar. Gerçeği deforme eder. Gerçekliği bozup, yeniden kurar. Son tahlilde en gerçekçi yalancıdır iyi yazar. Evet, bu oksimoron cuk oturdu; en Gerçekçi Yalancı.

Bırakın ölüleri, hayvanları, eşyaları konuşturmayı, yepyeni, hem de olmayan bir canlı türü yaratabilir yazar. Yazar kendine has öyle bir dünya kurar ki, bildiğimiz hiçbir dünya yasası olmaz o kurmacada. Yani tüm yasaları kendi koyabilir. Buna fizik yasalarını bile ekleyebilirsiniz. Ama çok ince bir nokta vardır burada. Koyduğu yasalarla çelişmez. Çelişirse okuru küstürür. Beğenmez okur. Buna yapacağınız itirazı sakın yazılı yapmayın, inkar edemezsiniz sonra. Yazarın hakikatlisi, mesela bu yarattığı “yeni dünyadaki yeni canlı türünü” öyle bir gerçeklikle verir ki, öyle bir gerçeklik duygusu yaratır ki, öyle bir gerçeklik kurar ki, okur okuduğunun gerçek olduğuna yemin eder. Çünkü yazarın yarattığı gerçekliğe iknadır, yazarın tarafına geçmiştir artık. Avukatı olmuştur onun. Öyle çıkarsamalar yapar ki, yazarına söylese, aklı durur yazarının. Tefsir yapma arzusu sarar içini.

Okur ve kurmaca ilişkisine ise hiç girmeyeceğim. Aynı kurmacayı okuyan her okur, farklı, kendi meşrebiyle anlar. Aynı yazara ait bir kurmaca için rahatlıkla diyebiliriz ki, onu okuyan kadar çoğalmıştır.

Bu düşünceler, Paul Auster’in “Yanılsamalar” kitabını okurken değil de, okumaya ara verip kitabın kahramanı Hector Mann’ı imdb’de ararken geldi aklıma.
Yazar, Hector Mann’ı yaratırken öyle bir gerçeklik duygusu yaratmıştı ki bende, kahraman hakkında daha fazla bilgi edinirim niyetiyle imdb’de aramaya başlamıştım.

Oysa Hector Mann sadece roman kahramanıydı ve imdb'de olmazdı.

Yalnız olmadığımı da, Hector Mann ismini yazıp Google’de aratınca anladım. Zira, tam 430 bin sonuç (0,4 saniye) bulmuştu motor. Ne demek istediğimi anladınız di mi?
Bu kitabı okuyun.
New York Üçlemesi ya da üçlemenin ilk kitabı Cam Kent Paul Auster'in ilk eseri, daha önce farklı bir adla (Paul Benjamin) çıkardığı Köşeye Kıstırmak diye bir çalışması daha var, ama kendisine ün kazandıran kitap bu. Ülkemizde ilk olarak Metis Yayınları çevirmiş üç ayrı kitapta, sonra Can Yayınlarından tek kitap halinde çıkmış seri Amerika'da olduğu gibi. Şu anda (Son dönemde kısa kitaplara olan rağbetten olsa gerek) yine üç ayrı kitap halinde satışta Can Yayınlarından, fiyat olarak da daha pahalıya geliyor tabi. Ama bazı yerlerde hala eski basımlar mevcut. Üç kitap da birbirine bağlı olduğu için bulabiliyorsanız toplu olarak almanızda fayda var. Ben seslenen kitap uygulamasını kullanarak, sesli kitap olarak dinledim üç kitabı da. Ekitap olarak da elimde mevcut olduğu için, daha sonra bazı yerleri tekrar okudum.

Kitaplara başlamadan önce yazarın otobiyografik çalışması olan Cebi Delik'den de bahsetmem gerekiyor. Kitapların içinde bir çok yerde yazarın kendi hayatına da atıflar yapılıyor, o açıdan gerek Paul Auster'ı tanımak, gerekse kitaptan aldığınız zevki maksimuma çekmek için okunabilir. Ama olmazsa olmaz değil tabi ki. Ben Cam Kentten sonra okudum . Daha önce de Karanlıktaki Adam'ı okumuştum Paul Auster'den ve beğenmiştim nispeten. Ama New York Üçlemesi apayrı bir şeydi. Belki diğeri son dönem eserlerinden olduğu için, belki de kahramanı 72 yaşında olduğu için empati kuramamıştım fazla . Belki de tekrar okumalıyım diğerleri bitince, bilmiyorum.

New York Üçlemesi adı üstünde New York'la özdeşleşmiş bir kitap. Arada telefon/bilgisayardan bir şeylere bakma ihtiyacı hissediyor biz New York yerlisi olmayanlar (Gerçi hepimiz bir parça yerlisi sayılırız TV/Sinema sağ olsun). Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda'dan oluşuyor üçleme; polisiye tarzında yazılmış üç kitap da, kara film (film noir) tadında. Ama kitabın arkasında yazan "Polisiye romanla post modern kurmacanın bir harmanı olan" ibaresine aldanmayın sakın, polisiye bir şeyler okumak istiyorsanız kesinlikle doğru kitap değil sizin için bu.

Polisiye olmasa da en başta kitap bizi #2808495 'de geçen sözlerle hazırlıyor her şey için. Gerçekten de gördüğümüz her şeyin, en küçük, hatta en önemsiz şeylerin bile, öykünün sonucuyla bir ilgisi olabileceğinden, hiçbir ayrıntıyı es geçmemek gerekiyor ve kitapların- kitabın merkezi her olayla birlikte yer değişiyor. Peki böyle sürekli diken üstünde, bir şeyleri anlamaya çalışarak kitap okumanın neresi zevkli diye düşünebilirsiniz. Öyle düşünenler için her zaman başka bir klasik mevcut zaten kitapçılarda. Diğerleri hazırsa kitaplara geçiyorum.

Cam Kent açılış kitabı; Daniel Quinn isimli bir polisiye yazarından bahsediyor bu kitapta bize anlatıcı (Ben dinlediğim için gerçekten de anlatıcı oldu benim için:) Anlatım tarzı Murakami gibi basit ve samimi. William Wilson takma adıyla Max Work romanları yazıyor Quinn. Yıllardır vazgeçmiş kendisi olmaktan- Max Work üzerinden sürdürüyor hayatını. Sonra gece gelen gizemli bir telefonla başlıyor her şey. Biz de bu kitabın okuduğumuz kitaplardan farklı olduğunu o telefondaki robotik sesin, özel dedektif Paul Auster'i istemesiyle anlıyoruz. Bölümler geçiyor, Daniel Quinn'imiz Paul Auster (Ya da bir nevi Max Work) olup kendisine verilen takip görevini kabul ediyor. 9 yıl kapalı bir odada tutulup konuşmayı öğrenemeyen bir çocuğun muhteşem monologu sonrasında güzel üvey annesinden alıyoruz, çocuğun canına kast eden baba Peter Stillman'ı takip etme görevini. Araştırma ve takip sırasında, farklı bilgi kırıntılarına dalıyoruz tarih, din, felsefe ve edebiyattan. Paul Auster (gerçek olan:) kitap boyunca sürekli farklı kitaplara göndermelerde bulunuyor. Bazı simgeler var kitapta sürekli tekrarlanan, Babil Kulesi, Kırmızı Defter, nesnelere verdiğimiz isimler bunlardan sadece bir kaçı. Bir de gerçekten bilgi aşığı insanların hoşuna gidecek saptamalar var kitapta. Quinn'in Stillman'la olan diyalogları mesela heyecanlandırdı beni gerçekten. Arada bir yerde Quinn Paul Auster'la da görüşüyor. Gerçekte yazar olan Auster ona Don Quixote hakkında yazdığı yaratıcı bir okumadan bahsediyor. Cervantes'in Cid Hamete Benengeli tarafından yazıldığını iddia ettiği kitabın aslında kimin tarafından yazılmış olabileceğine dair gerçekten yaratıcı bir yazı. Cam Kentin sonunda bu yazıyla roman arasında bir bağlantı kurabileceğinizi anlayınca (Hatta kahramanın baş harflerini de fark edince) gözleriniz parlıyor ve kurgunun güzelliğine şapka çıkartıyorsunuz. Neyse zaman geçiyor, Quinn'in bu takibi, kendini arayışa dönüşüyor ve kitap belki bir polisiye roman için olabilecek en anlamsız sonla bitiyor. Sonunda anlatıcımızın elinde sadece Paul Auster'in kendisine verdiği kırmızı defter kalıyor. Bundan sonra da hala kalan bir-iki polisiye hayranı küfrederek kitaptan uzaklaşıyor.

İkinci hikaye olan "Hayaletler"in başında #27708599 'dan anlaşılacağı gibi kendimizi Rezarvuar Köpekleri filminde buluyoruz sanki. Burada dibine kadar batıyoruz kara filmin içine. 1947'de geçiyor olaylar ve Bay Beyaz, Dedektif Mavi'ye Bay Siyah'ı izleme görevini veriyor. Mavi'ye Beyaz'ın oturduğu Turuncu Caddenin karşısında bir ev kiralanıyor ve izleme başlıyor. 80 sayfa boyunca Mavi bir çok şey kaybediyor ve yavaş yavaş sona yaklaştığında Siyah, Beyaz, Mavi hep birbiri içine giriyor. Yine bir kendini bulma söz konusu. Bu kitap daha çok Henry David Threoau'nun "Doğal Yaşam ve Başkaldırı (Walden)" eseri etrafında dönüyor (Kitap fiziksel olarak da mevcut romanda), adeta New York içinde izole hayatlar yaşanıyor takip esnasında. Başka eserlere göndermeler, New York manzaraları, beyin açıcı faktörler ve belirsizlik ilk hikayede olduğu gibi bunda da bolca mevcut. Bazı yerlerde deja vu da yaşıyorsunuz sanki, ama üçüncü hikaye kadar değil elbette.

Üçlemenin bağlamasını " Kilitli Oda" yapıyor. Daha kitabın isminden aklınıza ilk hikayedeki oda geliyor. Burada yazarın gözünden anlatılıyor hikaye. Fanshawe var hikayenin kahramanı (Nathaniel Hawthorne'un ilk kitabının ismiymiş aynı zamanda) Yazarımızın çocukluk arkadaşı. Yıllar sonra eşi Sophie (Nathaniel Hawthorne'un eşinin adı da Sophie'ymış bu arada) Fanshawe'un kaybolduğunu söylüyor ve yazarımızın kontrolü için O'nun yıllardır yazdığı müsvetteleri getiriiyor. Olaylar gelişiyor, kitaplar basılıyor, Fanshawe ünlü ve ölü bir yazar oluyor, yazarımız Sophie ile evleniyor. Ve her şey mutlu sonla bitiyor demek isterdim ama diğer kitaplarda olduğu gibi bir şeyler batıyor yazarımıza. Aramaya başlıyor Fanshawe'i. Kitap ilerledikçe Fanshawe'in hayatının bir çok parçasının Paul Auster'in yaşamından kopyalandığını görüyoruz. Fanshawe'u arayış kendini arayışa dönüyor yine. İlk iki kitaptan isimlere de rastlıyoruz hikayede ve tabi kaybediyoruz kendimizi, yazarı ve Fanshawe'u kitabin sayfaları arasında. Sonra bir yerlerde ha, anladım diyoruz ama yine anlamamış oluyoruz hiç bir şeyi. Bir ara toparlıyor bu kitapta yazar bazı olayları gerçi. Ama neyse ki belirsizlik hakim bu kitaba da. Yine ve tabi ki çeşitli göndermeler, alıntılar, yan hikayeler hikayeyi sonuna kadar taşıyor.

Bittikten sonra ağzımızda garip bir tat kalıyor- ben ne yaşadım tadı sanki. Eskiden kendi maceranı kendin seç kitapları vardı (Eskiden dediysem çocukluğumda değil, ben bunların ingilizceleriyle tanıştım doksanların sonlarında) sayfa sonlarında ne yapacağımıza karar verip verilen talimata göre hareket ettiğimiz kitaplar. Bu kitapta fiziksel olarak sürekli gezmiyoruz belki kitabın içinde, ama beynimiz devamlı bir hareket içinde oluyor. Paul Auster (geç kaldığım) bu ilk kitabında gerçekten mükemmel bir labirent kurgusuyla başbaşa bırakmış okuyucuyu. Tek söyleyebileceğim kitabı okumanız ve daha sonra internette araştırmanız. Memento'yu ilk seyrettiğimde yaşamıştım benzer duyguları bir de Foucault Sarkacı'nı okuduğumda. Beyninizi uyaracak bir şeylerden hoşlanıyorsanız okuyun bence. Post modern kitapları sevmeseniz de:)
Olanı anlatıp, görülmeyeni gösterme..., Utanç.

Yazarımız kitabında, toplumda Utanç sebebi olarak görülen olayları anlatarak okurlarda, bireysel bir farkındalık yaratmaya çalışıyor.

Roman kahramanımız profesör David Lurie, Melanie adlı öğrencisiyle yaşadığı yasak aşk sonucu birçok sorun yaşar ve soruşturma geçirerek istifa eder. Yaşamış olduğu yasak aşk, basında da yer almış ve kendisinden yaptıklarının yanlış olduğunu belirten bir savunma yapması istenir. David Lurie suçlamaları kabul eder fakat savunma yapmaz. David Lurie olanlardan pişman değildir ve Utanmamaktadır. ( Toplum kendisinden yaptıklarının yanlış olduğunu kabul edip Utanmasını istemektedir ama David Lurie bunu red eder. )

Yaşananlardan uzaklaşmak için kırsalda bir çiftliği olan kızı lucy'nin yanına gider. Kızı ile sakin bir kırsal hayat yaşamak isterken, kızı ile birlikte bir suçun mağduru olurlar. Evlerine gelen üç kişi lucy' ye tecavüz eder, David' i yakarak yaralar ve evlerini soyarlar. David yapılması gerekenleri yapıp, suçlulardan şikayetçi olarak yakalanmaları için mücadele etmek ister. Lucy yaşananlar karşısında tepkisizdir, mücadele etmek istemez. David kızına "Bir Suçun Mağduru Olmak Seni Utandırmasın" der. Yaşananlar karşısında toplumda tepkisizdir çok fazla etki yaratmaz. David şaşkındır...

David zamanını sokak hayvanlarına yardım ederek geçirir. Bİr gün evine dönerek Melanie'yi görmek ister. Melanie'nin evine giderek ailesinden özür diler. Toplumun istediğini yapıp özür dileyen David istediği huzura kavuşamamıştır, kızının yanına geri döner.

Uğramış olduğu tecavüz sonucu kızının hamile kaldığını öğrenir. Kızı çocuğu doğurmak ister. Çiftlik işlerinde Lucy'e yardım eden Petrus'un, kendilerine saldıran üç kişiden birinin akrabası olduğunu öğrenir. David İhbar etmek ister, kızı engeller. Kendini savunmasız hisseden Lucy, korunma karşılığında Petrus'un ikinci karısı olmayı kabul ettiğini söyler. Lucy babasından işleri zorlaştırdığı için evi terk etmesini ister. David çaresizdir...

Utanç: Rol yapan toplum ve Rol yapan insanın, kısmen doğal tepkilerinin anlatıldığı; Toplumsal Refleks ve Toplumsal Tepki gibi kavramların gayet açık ve gerçekçi bir şekilde anlatıldığı bir eser. Bana göre Albert Camus'un Yabancı adlı eserinde ki kayıtsız karakter Meursault ile David karakteri arasında kısmen benzerlik var. Meursault kayıtsız bir karakter idi, David toplum dışı kayıt gösteren bir karakter. Her iki karakteri de toplum cezalandırır.
"Yaşamın kendisi şiirseldir. Keşke doğru insanlarla karşılaşsak, doğru amaçlar peşinde koştursak ve de doğru ya da yanlış yaşantılardan geçmekten korkmasak." H.Melville

Moby Dick'in de yazarı olan Melville, yaşarken ses getiremedi, bunun ardında Amerikan edebiyatının da tipik amerika insanı gibi aylak olmasına bağlayabiliriz, ama belki de bağlamamalıyız.

Katip Bartleby, Melville'in yarattığı en bilindik karakterlerinden biridir. Klasikler arasında yer almasının nedeni ise görünenin yani zahiri görüntünün ardındaki eleştiriden, insana getirdiği bakış açısından kaynaklanır.
Her bürokratik ve 'katipli' hikayenin şu meşhur sihirli Palto'dan çıktığını bilen okur için Bartleby'e de bu paltoda yer var mıdır? sorusu akla gelir. Kitabın yazılış tarihi 1853, yani Palto'dan 11 yıl sonra. O dönem için bir etkilenim olacak kadar uzun bir süre değil tabi, yanılıyorsam düzeltin.
Bu kısa hikayenin kahramanı Bartleby, her şeyden önce iradenin, özgürlüğün ve bilhassa pasif direnişin bir sembolüdür. Kitabın son sahnesi bize çok mühim bir şeyi sorgulatır; İnsan gerçekten özgür müdür? Kendi olarak kalma özgürlüğü için nasıl ve ne kadar bedel ödemesi gerekir? Bu bedeli ödemek zorunda olmak bizzat özgürlüğün tanımı üzerinde ne gibi bir etki yaratır? Bedel ödeyebilecek kadar 'zengin' miyim?
"Thoreau 'vergi diye kestiğiniz benim paramla Meksikalıları katlediyorsunuz' diyerek vergi ödemeyi reddetmiş ve hapse atılmıştır. Dostu Emerson, Thoreau’yu ziyarete gittiğinde ona “Henry, içeride ne yapıyorsun?' demiş, ancak arkadaşından şu manidar yanıtı almıştır: 'Waldo, ya sen dışarıda ne yapıyorsun?'

İnsan dışında her şey kendinde belirli, oluş-bozuluş ile tutarlı bir yasalılığı içerir, insanda ise bu yasalılık akıl olarak tecelli eder. Yani doğadaki kozmos, insandaki logosa bırakır yerini denebilir.
Bizde uyandırdığı tüm bu düşünceleri bir kenara bırakıp bizde bıraktığı hislenimlere ve başta bahis konusu yaptığımız insana kattığı yeni bakış açısına dönelim.

Her geçen gün 'gerçekte' yapmak zorunda olmadığı ama öyle olduğuna inandığı için hiç de görevi olmayan işleri yapan onlarca insan görüyoruz, kendimiz de dahil olmak üzere. İşte burada içimizdeki Katip Bartleby devreye giriyor ve yapma! diyor. Ama susturuyoruz onu; çünkü sivri biri olmak, birilerinin kendinde bu sivriliği hakaret olarak görmesine sebep oluyor. Patronlar hiçbir zaman görev tanımına dikkat etmiyor. Hükmetme duygusu insanoğlunun gözünü öyle bir kör ediyor ki eğer aynı çalışan 2 gün sonra kendisi patron konumuna geçse aynısını yapma hakkını kendinde görüyor, insanoğlunun en büyük güdüsü olduğu gibi en büyük zaafı da olan güç istencinin bir getirisi olsa gerek.

Günümüz sıradan insanı her gün binlerce uyarana maruz kalıyor; her gün bir cinayet, tecavüz, sefillik, toplumsal eşitsizlik haberiyle yankılanıyor zihni. Öyle ki bunların etkisi birkaç saniye sürüyor ve hemen unutuluyor. Artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu düşünmeye vaktimiz yok, işimiz, ailemiz, kişisel alanımız derken bunca zaman içinde zamansızlık yaşamak kaçınılmaz oluyor.
Bunun önündeki en büyük etken ise kitabın bence en çarpıcı değinisi.
Anlatmaya uğraştığımız şey kitaptaki gibi bir salt eylemsizlik değil, ki halihazırda mümkün de görünmüyor. Neticede zavallı katibimiz çok uç bir örnektir, tabii ki 'güzel hikayeler abartılmayı hak eder.'
Bazı şeylere "Yapmamayı tercih ederim" dememizin vakti geldi,geçiyor. Gerçekte 'kesinlikle' önemli olan şeylere ayıracağımız vakit için, yapmasak da olur dediğimiz şeyleri "yapmamayı tercih etmeyi" yaşama karşı takındığımız bir tavır haline getirmemiz gerekiyor. Doğru amaçlar peşinde koşarak hayatın şiirselliğini kaçırmamak.
Şimdi başladığımız yere, en baştaki alıntıya döndüğümüze göre buraya dek okuyan herkese nitelikli okumalar dilerim.
Okunması hiç zor olmayan keyifli bir kitap , başkalarını bilmem ama benim farkında olduğum mutluluk, yenilgi, kötülük, sağlık vs gibi hayatın içinde olan tüm yaşayışları ve tüm duyguları özümseyerek ve farkına vararak yaşamımızı anlatıyor.
Buram buram Virginia Woolf...
Böyle diyerek başlamam en uygunuydu.

Kendisi "yaşam öyküsü" olarak adlandırmış bu eseri. Kim üç buçuk yüzyıl yaşar ki yaşam öyküsü olsun deriz biz de. Orlando üç buçuk yüzyıl var olsa da, 36 yaşındayken bitiyor kitap. Aslında bu kahramanı ölümsüzleştirmiş sanki Virginia. Orlando onun için biricik aşkı Vita aslında. Oldukça büyüleyici bir ilişki onlarınki. Bazı insanlar tasvip etmese de bu tarz ilişkileri, hayranlık uyandırması kesinlikle inkar edilemez. İkisi de evli üstelik ve karşılıklı ailelerce güven duygularından dolayı anlaşmazlık yok. Hiçbiri bir diğerinin ardından kötü düşüncelerde, kötü yorumlarda bulunmuyor. Hatta aralarındaki bu bağlılık takdir ediliyor. Şimdi onlar öyleyken bize ne bu durumdan? Neden yargılayalım?

Kimlik arayışı... Eserde gözler önünde olan bir kavram. Orlando erkek doğup ilk olarak erkek kimliği ile aşk ile tanışıyor. Bu aşk ona acı yaşatıyor sonrasında. Kırılgan, naif yapısını görüyoruz burada. Hassas ruhuna tanık oluyoruz. İhanetle birlikte kabuğuna gömülüyor. Çapkın bir erkekken, aşık olup bağlandığı kadının ihaneti ile ölüyor o ilk olarak. Uyuyor ve ölüyor... Uyandığında yeniden diriliyor. Dirildikçe bambaşka bir insana dönüşüyor. Kaçıyor dünyasından... Kaçtıkça karmaşaya sürükleniyor.

Alışılagelmiş Virginia Woolf tekniğinin dışında kalan bir kitap olmasının nedeni ise en kolay anlaşılır kitap özelliği taşıması şeklinde yazıyor her yerde. Kesinlikle doğru bir tespit. Buna rağmen taşlar tam oturmayabilir diye ben kitapla paralel şekilde filmini de izledim. Kitaptaki her sahne olmasa da filmi izlemek netlik kazandırdı.

Bir gece yine uyuyor Orlando ve uzun bir ölümün ardından bu sefer kadın olarak diriliyor. Bu durum onda şaşkınlık yaratmıyor. Çünkü burada bize Virginia, cinsiyetin önemsizliğini, aslolanın bireyin beyni, fikir ve düşünceleri olduğunu ve bunların bir cinsiyeti olmadığını vurguluyor.

Kadın kimliğini hemen benimseyemeyen Orlando'nun git-gelleri ve bocalamaları ile karşılaşıyoruz. Bunun en büyük sebebi ise; bu dönemde kadınların itibarsızlaştırılması. Defalarca altını çiziyor Virginia; kadın ve erkek dışsal olarak farklı, içsel olarak değil diye... Adeta haykırıyor sanki...

Aşk istiyor Orlando. Erkekken yaşadığı o aşk duygusunu atamıyor içinden. Sürekli aklına geliyor. Tekrar yaşamak istiyor bu duyguyu, kadın olarak bu sefer." Hayat bir aşık." " Hayat bir koca değil!" düşüncesi ile aşka özlem duyuyor. Yalvarıyor sonrasında kendini yerlere atıp kayboluyor kendinde... Öyle çok istiyor ki bunu... Tam o esnada biri geliyor ve aşık oluyor bu adama.

Kendi ölümsüz olan Orlando gibi kitapta ölümsüz birçok karakter var. Aşık olduğu bu adamın kitap bitiminde tekrar gelişiyle onlardan biri olduğunu anlayabiliyoruz.

Orlando ve yaşamı ile Vita'nın hayatına bakılınca gerçekten fantastik bir yaşam hikayesi olduğunu görüyoruz. Orlando'nun cinsiyet değişimini bir kenara bırakırsak, burada kimlik arayışı var. Virginia biraz da kendi arayışı, kendi gibi olan insanların arayışlarını da katmış aslında.

Acı çekmiş fakat bundan gocunmamış Orlando'ya, şöyle bir söz ile karşılık vermek istiyorum :

" Cinsel arzu, üremenin nedenidir.
İştah, yaşamı ayakta tutan şeydir.
Korkaklık ya da çekingenlik, yaşamı uzatan şeydir.
Acı, organın/ bedenin kurtuluşudur."
Demiş Leonardo Da Vinci...
Tıpkı bu sözdekine benzeyen Orlando;
acı çektikçe uyumuş, uyudukça ölmüş, öldükçe tekrar dirilmiş beden... Sağlam bir kafa, dopdolu bir insan olmuş. Her uyanışında, içini huzur kaplamış. Bedeni tazelenmiş, capcanlı büyümüş benliği...

Son olarak eklemem gereken şey, Virginia Woolf okumaya bu kitap ile başlanabilir. Ayrıca bu kitabı okumasanız bile, linkini ekliyorum:
https://unutulmazfilmler.co/orlando.html
Filmini mutlaka izlemenizi öneriyorum.

Ek: Virginia Woolf 'u tanımak, eserlerini anlamak adına Mina Urgan 'ın
Virginia Woolf kitabını da okuyun derim.
20. yüzyılın 3 büyük romancısı kim olarak görülüyor otoritelerce, benim gibi bilmeyenlerdenseniz yazayım. Başyapıtı Niteliksiz Adam ile Musil, Ulysses ile James Joyce ve Kayıp Zamanın İzinde adlı dev eseriyle Marcel Proust.

Ahmaklık Üzerine Musil'in 1937'de Viyana'da yaptığı konferans metni. Ahmaklık ve ahmak olmak kavramlarına örneklerle ışık tutmaya çalıştığı, Niteliksiz Adam'a göndermeler yaparak savlar oluşturduğu, konuyu farklı açılardan ele alan bir deneme.

İlk olarak ahmaklığa dair konuşacak herkesin, kendisinin ahmak olmadığını, akıllı olduğunu varsayması gerektiğinden, bunu beyan etmenin de bir tür ahmaklık göstergesi olarak kabul edileceğinden dem vurarak, bu ikilemin altını çiziyor. Ve bazı durumlarda (efendi-köle, öğretmen-öğrenci ilişkisi gibi) ahmaklığın bile isteye akıllılığa tercih edilebileceği, böylece güç dengesinin korunacağı örnekler sunuyor. Yani ahmak sayılmanın akıllıca olduğu meseleler.

Ahmaklıkla kibir arasındaki ilişkiden, bolca kendinden söz etmenin ve kendini övmenin insanlar arasında bıraktığı o 'saf ahmak' imajından, 'ahmak' ve türevi lafları hakaret etmek için kullanan ve duygularını ifade etmede cümleleri yetersiz kalan insanların ahmaklıklarından, akıl ve duyguların içiçe geçmesinden mütevellit ahmaklığın akılsızlık gibi kullanılmasının yanlışlığından bahsediyor Musil.

Ve zaman zaman hepimizin ahmaklık ettiğini söyleyerek, ilerlemenin ancak bu şekilde olabileceğini bize şu öğütle ifade ediyor. "Elinden geldiğince iyi, mecbur kaldığın ölçüde kötü iş gör, bunu yaparken yaptığın işteki hata sınırlarının bilincinde ol!"

Kitaptaki tek ve görece büyük bir sorun, kadınların duygusallığının, uzun hikayeli ve ayrıntılı konuşmalarının, kendinden bahsetmelerinin bir kaç yerde ahmaklık olarak sunulması. Yani bu özellikler kadınlara atfedilerek eleştiriliyor. Ah Musil Bey sizde mi!

Keyifli okumalar.
Durup dinlemem gerek şimdi. Dinlenmem gerek. Az biraz soluk almam, gerek. Yavaşlamam gerek. Anlamam için. Zweig kitapları bünyede böyle bir etki bırakıyor. Mührünü vurup geçiyor.
Bir amok gibi hedefe kitlenen bilinçsizce oradan oraya koşan ve yok olanlar gibi, bu işlem her gün tekrar ediyor. Herkes bir amok koşucusu ve amoka talip. Bir yerlere ulaşmaya çalışan yığınla koşucular var, her yerdeler. Sokak ortasında keman çalan o ünlü kemanisti kimsenin tanımayışı gibi, sadece küçük bir çocuk o koşuşturmadan izole eder kendisini ama annesi çekiştirip durur. Böyle bir koşuşturma hali de amok koşuculuğuna benzetilemez mi? Ruhumu çok çok çok gerilerde bıraktığımı düşünüyorum. Dipsiz kuyuda yankılanan sesim çok uzaklardan geliyor. Ruhum kadar uzakta.
Yapay sistemlerin kurucularıydık bir zamanlar. Şuan kurduğumuz yapay düzenin köleleştirilmiş koşucularıyız.
Sistem dahi buna göre dizayn edilmiş. Çocuğumuz, yeğenimiz öğrencimiz vs. önüne konan bariyerleri tek tek aşsın istiyoruz. Her seferinde kendini ispat etsin. Çalışsın uykusuz kalsın. Sosyal ortamından uzak dursun. Önündeki sınava odaklansın. İyi bir lise, iyi bir üniversite kazansın. Sonra koşsun. kariyerini tamamlasın. Statü elde etsin. Hep koşsun. Biz koşalım koşturalım.
İlişkiler neden yavan, eğitim neden böyle, insan onuru neden ayaklar altında, sorgulamaya fırsat kalmadan şu bariyer bu bariyer derken; sonu olmayan amacı olmayan bir koşunun saçma sapan aktörleriyiz. Tabi aktör denirse buna!
Bu tarz kitaplar, insanın dipsiz karanlık kuyusuna ışık tutuyor. Bu ışıkta kendi aksini görüyor insan. Tıpkı amok gibi.
Amok, cinnet halidir. Bu hali kitlesel şekilde görmek dehşet verici. Çokça şahit olduk değil mi? Bir amok koşucusunun yaptıklarına şahit olan doktor gibi ve hepimizin hikayesini anlatan Zweig gibi.. Bir doktorun hikayesinden kendi gerçeğimize şahit olmak ve sonra toplum gerçeğine şahit olmak...
Zweig'in bizlere anlattığı nefret, hayranlık, tutku, aşk, sevgi ve merhamet ile yoğrulan bir hikaye, içinde koşu olan...

https://youtu.be/SlB_QPMUWmg

https://youtu.be/q4P9cOzEFDA
...ormanda bir ağaç devrilirse ve bunu kimse duymazsa ağaç ses çıkarmış olur mu olmaz mı? Hector, o güne kadar epeyce kitap okumuştu, filozofların bütün numaralarını ve argümanlarını biliyordu. biri bir film çekerse ve bu filmi kimse görmezse, o film var mıdır yok mudur? işte yaptığını böyle mazur gösterdi. seyirciye gösterilmeyecek filmler çekecekti. inanılmaz bir nihilizim örneğiydi bu..." (sf: 200-201)
Romanın üzerine kurulu olduğu fikir ise "hiçbir tanık, hiçbir iz kalmazsa tüm yaşananlar yaşanmış mıdır?"

New York üçlemesinden sonra Auster'ın okuduğum ikinci kitabı.
Kurgusuyla insanın başta kafasını karıştıran ancak yavaş ve sindire sindire okuduğunuzda anlayacağınız bir kitap.

Roman içinde mi film izliyoruz yoksa filmin senaryosunu zihinlerimizde mi romanlaştırıyoruz? bunu keşfetmeye çalışırken "yazarın, kitabın kahramanının silueti olduğu" anlayışını bir kez daha benimsiyoruz.

"Yanılsamalar" birçok eleştirmen tarafından Paul Auster’in en iyi romanı olarak kabul edildi.
Bazen uzak olmak yakın olmaktan evladır. Birine hayranlık duyuyor ve kitaplarını, ona ait olan şeylerin koleksiyonunu yapıyorsunuz. Hatta iş hastalık boyutuna dahi varıyor. Gözünüzde o artık o değildir başkası olup çıkıyor adeta. Sonra hiç ummadığınız bir anınızda karşınıza çıkıyor ve ben geldim diyor. Elli yıldır gözünüzde büyüttüğünüz kişi sizde hayal kırıklığı ve üzüntü yaratıyor. Bir daha asla ne konuşmak istiyorsunuz ne de ona ait bir şey. İnsanoğlu böyle bir şeydir zannımca. Ulaşamadığını ilahlaştırır, büyütüverir gözünde ta ki kişi karşısına düşüne dek.

Okuduğumuz eserde böyle bir hikâye ile başlıyor…

Kitaba konu edilen Henry Bech yazarımızın kurguladığı bir karakterdir. Kendisi dünyaca ünlü bir yazar olarak hikâye edilmiştir. Anti Kahraman bir tavrı vardır. On beş yıldır ara verdiği yazarlık kariyerine “Büyük Düşün’ü” yazıp, bitirerek son vermek istiyordu. Lakin yazma işine bir türlü başlayamıyor, başlamak istese bile cümleler, kelimeler önünde büyüyordu. Karısı Bea “ne olursa olsun günde iki sayfa yaz” diyene kadar.

Büyük Düşün’ün hikâyesi ise daha bir alengirli. Kimin eli kimin cebinde bir kitap. Yazarın demesine göre kurgu, ancak kurgu olmadığı belli. Yazarın hayatına giren kadınların, yazar ile münasebetlerinin anlatıldığı bir kitap.

Bech’in hacı olmak için Kudüs’e gidip, orada Hristiyan ve Yahudi tapınaklarını – kilise, sinagog – yerip camilerin mimarisine hayran kalması benim içimde ufak bir sevinç pıtırcığı yarattı.

Amerika özgürlük ülkesinde kızların on dört yaşlarında bekâret kaybetmesi gibi durum söz konusu. Özellikle hikâyede ismi geçen ikiz kardeşlerin daha o yaşlarda korunma yöntemi olarak “spiral” taktırmalarını aşırı derece de acı buldum. Çiçek asla gonca saldığında koparılmamalı, daha ilerisi daha verimli olacağı zamanlara saklamalı kendini.

Kitap yüz sayfaya kadar beni çok zorladı. Aşırı sıkıcı geçen süre boyunca “ha bitsin” “lütfen bitsin” derken enteresan bir şekilde kitap hoşuma gitmeye başladı. Keza bitirip noktalamışta olduk.

Sözün özü; kitap aman aman okunulası bir kitap değildir. Ancak zamanınız bol ve yazara merakınızda var ise zaman kaybı da değildir. Okunulabilir. Tavsiye konusuna gelince :) Tavsiye edip okurken kulaklarımı çınlatmanızı istemem. Bilirim hikâye edilen konular görecelidir. Kiminin hoşuna gider, kiminin hoşuna gitmez. Lakin bu riski göze alamam. Kitap tavsiye edilesi değil demek daha kolayıma geldi.

Sevgi ile kalın.

Yazarın biyografisi

Adı:
İlknur Özdemir
Unvan:
Yazar,çevirmen,yayın Yönetmeni
Doğum:
İstanbul
lknur Özdemir İstanbul’da doğdu. İstanbul Alman Lisesini ve Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümünü bitirdi. Ocak1995-Temmuz2004 tarihleri arasında Can Yayınları’nda Yayın Yönetmeni olarak çalıştı. 2004 Temmuz’undan beri Yapı Kredi Yayınları Yayın Yönetmeni’dir. Almanca ve İngilizceden çok sayıda çevirisi ve Senin Öykün Hangisi adlı bir öykü kitabı vardır.

Yazar istatistikleri

  • 4.800 okur okudu.
  • 124 okur okuyor.
  • 3.915 okur okuyacak.
  • 91 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları