İnci Aral

İnci Aral

Yazar
7.5/10
1.124 Kişi
·
4.955
Okunma
·
332
Beğeni
·
15076
Gösterim
Adı:
İnci Aral
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı
Doğum:
Denizli, 1944
İnci Aral, Türk öykü ve roman yazarı.

1944 yılında Denizli'de doğdu. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü bitirdi.

Altı öykü kitabı, altı romanı yayımlanmıştır. Yazar, 1992 yılında Ölü Erkek Kuşlar adlı romanı ile Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı, 2002 yılında yayınlanan romanı Mor ile de Orhan Kemal Roman Armağanı'nı aldı.

1994'te yayımladığı Yeni Yalan Zamanlar, 2002'de yayımlanan Mor ve 2007'de yayımlanan Safran Sarı romanını Yeni Yalan Zamanlar başlıklı bir üçleme haline getirdi.

Eserlerinde, bireylerin ekonomik, kültürel olgu ve değişimlerin etkisiyle biçimlenen ruh hallerini, toplumsal savrulma ve çözülmeleri, kadın erkek sorunlarını, iletişimsizliği, aşkın imkansızlığını anlatıyor ve sancılı varoluş durumlarını irdeliyor. Öykü ve Romanları; Fransa, Makedonya, Yunanistan ve Bulgaristan gibi ülkelerde yayımlandı.
"Çünkü ben dünyaya baktığımda, acı, çaresizlik ve acımasızlık görüyorum.Gözlerimin önünde her an bir çocuk ölüyor, açlık, yoksulluk, eşitsizlik ve umutsuzluk hayatı karartıyor."
"Çok gençsin.Peki,sence hayat nedir,nasıl olmalıdır?"
"Hayatım sıradan.Ev, aile, okul.Hayal kurmuyorum.Geleceğim belli.Bu yaz okulumu bitirecek üniversiteye devam edeceğim.Ailem yurt dışında okumamı istiyor.Mimari, sanat gibi bir şeyler okuyup bir küçük hanımefendi olacağım ve sonra da bana uygun, hali vakti yerinde biriyle evleneceğim.Sanırım"
"Marko Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.
'Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?'diye sorar
Kubilay Han.
'Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu değil, taşların oluşturduğu (kemerin kavsi,) der Marco.
Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür.
Sora ekler; Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var o da 'kemer'
Marco cevap verir:
'Taşlar yoksa Kemer de yoktur.'

Italo Calvino
(Görülmez Kentler)
284 syf.
Kitabı okuduktan sonra düşündüm de; ne çok şeyi hiç yapmamışım, eksik bırakmışım isteklerimi şu hayatta. Hiç yağmurda sırılsıklam olana dek adım atmamışım bir şarkı mırıldanıp dans edercesine sokaklarda. Hiç " boşver" deyip düşüşüme gülerek insanları umursamadan kalkamamışım düştüğüm ve ayıplandığım o yerlerden. Hep bir tedirginlik hep bir özveri disiplininde ezberletilmiş zoraki kurallar. Kimseye meydan okumamışım mesela bağıra çağıra. "Bir baksana bana bir bak durun ne yapıyorsunuz haksızlık bu yaptığınız" diyememişim. Niye mi? Diyememişim işte susmuşum.. “Ben böyleyim” diyememişim. Ne çok şeyi es geçmiş hiç yapmamışım hayatta. Alıp başımı gidememişim mesela bir dağ başına, sırtımda bir çanta ve o dağlardan bağıramamışım " ben güçlüyüm, korkmuyorum kimseden" diyerek tüm insanlara. Ama bir kere bile geç kalamamışım mesela hiçbir buluşmaya. Üzüntüye, mecburiyete veda edememiş, ne çok şeyi hiç yapmamış olsam da kendim olmayı başaramamışım mesela.
Romanda, "Yavuz Günay" adı ile adlandırılan Yılmaz Güney ve "Nilüfer" olarak tanımlanan Fatoş Güney’in aşkları, evlenmeleri birlikte omuz omuza verdikleri yaşam mücadelesi ve o zaman Türkiye'si anlatılıyor.
Okuduktan sonra ne çok şeyi yapamayıp hep yaptıklarımızın sorgusunu yapacağımız okunmaya değer bir eser.
https://www.youtube.com/watch?v=aPUMz-yYUvk
Keyifli okumalar...
284 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
ADANALI ÇİRKİN KRAL : YILMAZ GÜNEY

Topraksız, yoksul bir ailenin esmer, cılız, kara gözlü çocuğu.
Gözleri ağlayan çocukları, haksızlıkları, çamurlu sokakları, çocuk olmadan büyümüş işçi çocuklarını gördü hep.
Sistemin içinde yaşayan ama sistemi reddeden, düzeni eleştiren, yoksul ve çaresiz insanlara direnme, cesaret ve isyan aşılamaya çalışan Adanalı ırgat.
Anadolulu olduğu için İstanbul’da horlanan ama Anadolu insanının kendisine sahip çıkacağından emin, filmlerinde olduğu gibi çift silah taşıyan Yeşilçam’ın asi çocuğu.

Ve kader karşısına bir SEVGİLİ çıkarır :
Masal dünyasında yaşayan, hayata pembe gözlüklerin ardından bakan, KRALın KRALİÇEsi olmaya pek de uygun olmayan, fabrikatör kızı, burjuva bir kolejli Nilüfer.

“Ben Kürt’üm. Babam Zaza, anam Muş kürtlerindendir.” diyen Kral ailesine derinden bağlıdır aslında ama gerçekten seveceği kadını bulana kadar pek çok ilişki yaşamış ve kısa süren evliliği de olmuş. ( Nebahat Çehre ile bir yıl süren bir evlilik yaşamış.)
Onun hayatında önem sırasına göre üç değerli şey var :
Sinema
Nilüfer
Ve oğlu

Kimine göre “vatan haini” kimine göre “umut ışığı” olan Yılmaz Güney romanda Yavuz Günay olarak ve eşi Fatoş Güney de Nilüfer olarak adlandırılmış.
İnci Aral kişilerin gerçek, olayların kurgu olduğunu arka kapakta belirtmiş.

Roman Yılmaz Güney’in hayatını; sinemaya tutkusunu, karısını, çocuklarını, filmlerini, ödüllerini, hapishane günlerini, vatandaşlıktan çıkarılışını, ülkeden kaçışını, hastalık sürecini ve hayallerini anlatıyor.
En büyük isteği kendi hayatını anlatan bir roman yazmak.
Ömrü yetmemiş ama İnci Aral ( belki de Fatoş Güney’in teklifiyle) bunu yapmış.

Çok sürükleyici, hem romantik hem dramatik kurgusal bir biyografik roman.

“Arkadaşlar!
Dışarıda bir şeyler oluyor, farkında mısınız?
Uykuda olanları sarsın, uyandırın. Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız?”
Yılmaz Güney

Dipnot : Bu Adanalıların bu kadar duygu yüklü ama sert mizaçlı olmasının sebebi ne olabilir? Yakıcı güneşi mi? :))

Yılmaz Güney
Orhan Kemal
Yaşar Kemal
Muzaffer İzgü
Turan Oflazoğlu
Recep Bilginer
Ayşe Arman
Abidin Dino
Şener Şen
Ferdi Tayfur
Kıvanç Tatlıtuğ
Feridun Düzağaç
Haluk Levent
Ümit Besen
Müslüm Gürses
Devlet Bahçeli
Fatih Terim
...
En medyatik Adanalılar bunlar...

Adana’ya ve Adanalılara selam olsun... :))
472 syf.
·4 günde·6/10
İlk kez okudum İnci Aral... Seri kitap ile tanışmış olduk. Pek beğendiğim söylenemez bu kitabı. Ama hiç beğenmedim de diyemem.

Beğenmediğim kısımları söylemekle başlamalıyım sanırım ve uyarımı yapıyorum derine inmeden ve yüzeysel kitaptan ayrıntılar yer alabilir:
Bu kişiseldir herkes aynı olamaz. Ben bir romanda yazarın siyaset ve dinle ilgili göndermelerini tekrar tekrar gözümüze sokarak göstermesini doğru bulmuyorum. Kitap roman olmasaydı inceleme araştırma hatta deneme olmuş olsaydı istediği kadar göndermeler yapabilirdi. Ancak roman olduğu için beni boğdu. Elbette yazar kaleminde kendinden bir şeyler yansıtacak. Buradaki ayrımı anlamak önemli. Tekrar tekrar bahsetmesi aynı şeylerden bu beni sıktı.

Onun dışında ise romanda bir bütünlük yok. Karışık bir anlatımı var. Bu kimine batmaz kimine batar. Beni çok rahatsız etmedi açıkçası. Daha karışık kitaplar okumuş olduğum için. Kim kiminle ilişki içerisinde labirent gibi ve ben çıkışı bulmakta çok zorlandım. Aşk- ihtiras konuları ile klasik Türk dizilerini andırmış olsa da, Anadoluyu yansıtmıyor. Modernleşmiş toplum özellikleri vardı en başta. Öyle sanmıştım. Sonra devam etti. Devam ederek son sayfalara geldiğim sıralarda beni mahvetti. Baştan beri cinsellik üzerine kurulmuş kadın erkek ilişkileri hep ön plandaydı. Toplumsal yozlaşmalar, binbir türlü maskeler arkasına saklanmış sahte ruhlar...
Tam burada durup başa sarıyorum. Kitapta gözlemci olarak bir yazar var hikaye yazan. Yarattığı karakterler canlanıyor. O karakterlerle konuşuyor sohbet ediyor. Buradaki olay en başta anlaşılmıyor. Aceba kitaptaki karakter olan yazar tanıdıklarını mı anlatıyor ya da yazdıkları kitaptan fırlayıp günlük yaşamında karşısına mı çıkıyor anlaşılmıyor. Daha sonra anlıyoruz ki karakterler dışarı çıkmış.
Sonra bazı karakterler kendi yaşamlarını anlatıyor. Bir bakıyorum ki baş karakterin hayatı ve o hayatı anlatış tarzı, duygusallığa soktu beni. Çünkü çocukken tecavüze uğramış hem de baba yerine konulmuş amca tarafından... Sonra anlaşılıyor o kadının hayatının neden rezil bir hal aldığı...
Sonra sorgulamalar işte. Nedenler niçinler...

Günümüz meselelerini her türlü bulabilirsiniz kitapta. Baskıcı aileler, öylesine yetişmiş çocuklar, doyumsuz gençlik...
Aslında ne doğru ne yanlış bunun ayrımını yapmak çok zor sanki. Zaten belki de bundan dolayı beş olasılıklı son yazmış kitaptaki yazar ve bizim yazarımız. Seçim bize bırakılmış.
Akıcı anlatımını, karakterlerin içsel konuşmaları ve ruhsal sürtüşmelerini ise beğendiğimi söylemezsem olmaz.

Kitabın son bölümü ile ilk bölümü bağımsız olarak okunmuş olsa ve orta kısımlardan haberdar olmamış olsak bu kitaba öykü kitabı bile denilebilir. Giriş kısmında aksiyon gerilim varken, sonuna gelince trajedi dram entrika ağırlıklı bir yazı görüyoruz. Kısacası ne ararsanız var:)

Birkaç başka kitap arasından sonra seriye diğer kitapla devam edeceğim...
232 syf.
Kaç günde okudum diye baktığımda beş gün olmuş bu kitabı okumaya başlayalı. Bugün bitirdim. İnci Aral'ın ikinci kitabıydı okuduğum bu kitap. İlkinde iyi bir öykünün izlerini bulmuştum.
Okurken özellikle sona doğru bitmesini istemediğim bir kitaptı. Yıllar öncesinde başlayan bir hikaye mutlu bitmişti her şeye rağmen. Sanki kitabı okumadım oturup izledim bir kenardan. Bir devri anlatırken çekilen acılar yaşanan hüzünler. Bir söz var "devir değişse de insanlar hep aynı" diye. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Değişen sadece isimler.
Kitabı okurken bu şiir geldi aklıma hep. Kasıp kavuran yakıcı bir bekleyiş. Son bir umut sanırım Cihan ve Ayşe.
https://youtu.be/2iaEoktj3zI
232 syf.
·21 günde·9/10
Hayatın kimi anlarında prangalara bağlı olan vücudumuzu ve ruhumuzu daha çok acıtmaya başlıyor gerilen zincirler. Sırf bu yüzden yine kimi anlar geliyor hayattan soğumaya, ister istemez elimizi ayağımızı hayattan çekmeye başlıyoruz. Belki de bu kimi anlardan biri rastladım diye düşünüyorum. Bu güzel siteye uzun bir süre uğrayamamaış olmamın sebebini de buna bağlıyorum. Peki ya sizin zincirleriniz ne alemde sevgili dostlarım ve büyüklerim? Benimkiler çok gergin.

Bir kitap incelemesinden böyle ayrıntılara yer vermek gereksiz, lafı çok uzatmadan asıl incelemeye (kendim hakkımda olan incelemeyi bırakıp) geçmek isterim. Şarkını Söylediğin Zaman, İnci Aral ile tanışma kitabım oldu. Kitabı okumam uzun sürdüğünden midir bilinmez fakat bende kitaba karşı bir bağlanma hissi ortaya çıktı. Bu hissi elbette ki kitap bitince daha da iyi anladım. Sizlerin de yabancı olmadığı bir duygudur bu; bir kitaba bağlanırsınız, kitabın bir gün biteceği düşüncesine katlanamaz hale gelirsiniz. Fakat kötü sondan da kaçamazsınız. Kitap bittiği gün içinizde acı bir boşlukta yaşamaya devam edersiniz. İşte bende de bu etkiyi gösterdi Şarkını Söylediğin Zaman.

Kitap 80'li yıllardaki yaşanan bir aşkı anlatıyor. Fakat kitabın asıl zamanı ise günümüz. Bu tür anlatım teknikleri bana göre oldukça zordur. Zorluğu iki zamanı birden kontrol altına alabilmenin güç olmasından kaynaklanır. İnci Aral bu zorluğun altından usta bir şekilde kalkmış diyebilirim. Hem 80'li yılların o kasvetini hem de günümüzün boğuculuğunu gözler önüne sermiş. Üstelik hikayedeki geçmiş zamanlar gelip gidişler göze batmıyor, hikayenin devamlılığına uyarak devam ediyor.

Kitapta dikkat çekilen bir konu da devrimcilik kavramı olmuş. Zamanında yanlış anlaşılan ve de yaşanılan devrimcilik kavramını de irdelemekten geri kalmamış Aral. Öyle ki, devrimcilik kavramının kavga dövüş ya da zorbalık ile alakasının olamayacağını dile getirmiş. Devrimciliğin önce zihinlerde başlaması gerektiğinin, aksi takdirde yanlış anlaşılmaya müsait bir kavram olduğunun da altını çizmiş. Bunu da kitaptaki Deniz karakterinin düşüncelerini temel alarak yapmış.

Deniz'in de bir zamanlar - sözde- devrimci oluşu, zaman geçtikçe kendine devrimci diyenleri anlayamaması, bu yüzden de onlardan soğuması gibi durumlar da bunu kanıtlar nitelikte. Bu konu daha önce sitede de açıldı, asıl devrimcilik nedir diye. Devrimciliğin halkın genelde anladığı kavgalı dövüşlü kavramla uzaktan yakından alakası olmadığı, ilk devrimin zihinlerde olduğundan bahsedilmişti. Özellikle o gönderideki büyüklerime bu kitabı tavsiye ederim.

Kitapta genel olarak hüküm sürdüren bir hüzün havası vardı. Özellikle bu etmen de kitabı bana sevdiren etmenlerden biri oldu. Bu elbette ki zevklerle ilgili bir durum. Ben şahsen bu tür kitapları çok severim, kitaba belli bir ağırlık kazandırır çünkü hüzün kavramı. Ayrıca kitapta işlenilen aşk kavramını da çok beğendim. Tanımlamak gerekirse, bir tür 'hüzün yaşanması gerekilen aşk' idi bu. Ayrıntısına girmeyeceğim kitabı okuyacak olanlar ne dediğimi anlayacaklardır. Bu, normal aşk kavramlarından farklı; bir bilinçli uzaklaşma isteği içeriyor. Bana soracak olursanız bu gerçekten çok hoş bir aşk kavramı. Aşkın kavramları da kişiden kişiye farklılık gösterdiği için bana hoş gelen bu kavram kimilerine çok saçma gelebilir. Aşkın bu kavramına da şahit olmanızı öneririm.

Cihan ile Deniz'in aşk kavramından haberdar olmak için ve de bazı yanlış anlaşılmaların alternatif çözümlerini Aral'ın ağzından dinlemek istiyorsanız Şarkını Söylediğin Zaman'ı şiddetle öneririm.
400 syf.
·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kimim ben? Çocukluğumda bana öğretilen “Kızlar pembe giyer. Kızlar öyle bacak bacak üstüne atmaz. Kızlar bebeklerle oynar. Kızlar ailesinde abisine, babasına hizmet eder evlenince kocasına. Kızlar sesli gülmez. Kızlar...” diye giden binlerce yasağın ve sorumluluğun öğretildiği, doğup büyüyüp, evlenip doğurup sonra da bir köşesine çekilecek olan kadın mıyım? Böyle olmak zorunda mıyım? Çocuk doğurmak zorunda mıyım? Ya da anne olmak zorunda mıyım? Peki ya erkekler? İyi aile babası olmak, bütün gün çalışıp ailesi için daha çok, daha çok para kazanmak zorunda mı? En önemlisi ise kadın ya da erkek, bize öğretilen hatta dayatılan kadın ve erkek rollerini üstlenmek zorunda mıyız?

Ölü Erkek Kuşlar zihnin akışı tekniğiyle, zamanda gelgitleriyle okurken birazcık zorlasa da insanı içine alıyor ilk satırdan itibaren. Bu toplumun yetiştirdiği bir kadın Suna. Binlerce yasakla bu toplumun eğip büktüğü, boyun eğen kadın öğretileri ile yetişmiş Suna’nın içindeki Su’yu. Na ise Suna’nın olmak istediği, özgürlüğünün peşindeki asi ve anlaşılmaz kadın. Bir kadın iki ayrı karakter Suna. Aşkı, sevgisi, hayata bakışı, var olma çabası ile okuyan her kadın bir parçasını bulacak onda. Suna ve hayatına giren üç erkeğin hayatını okurken bir yandan toplumsal cinsiyeti, kadın erkek ilişkilerinde bize öğretilen ve doğru sandığımız davranışları, birçok insan için yanlış gelse de “Bir kalbe kaç kişi sığar?” fikrini okuyoruz. Karakterlerin hepsini çocukluğundan getirdiği yaraları ile öğreniyoruz. Suna’yı bugüne getiren şartları, içinde kopan fırtınaları derinliği çok ama çok olan satırlarla öğreniyoruz. Her karaktere hak verdim, kızamadım. İnsan olmak her zaman erdemli ve en doğrusunu yapabilen olmak demek değil. Hatalarımız, peşinde koştuğumuz arzularımız bizi bir trajediye sürüklüyor olabilir. Hayatımıza giren biri sonraları çok başka bir yerden dokunabilir bize. Birbirlerimizin hayatlarından geçerken herkes herkese bir şeyler öğretir. Dokunduğu hayatta bir iz bırakır. Ayhan ve Onur’un Suna’ya kattıkları, Suna’nın onlarda bıraktığı izler. Hepsi gerçek ve okuması dimağda çok farklı bir lezzet bırakan bir roman Ölü Erkek Kuşlar.

İnci Aral’ın ilk romanı olan bu kitap 1991 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almış. Yazardan okuduğum ilk kitaptı ve KESİNLİKLE son olmayacak.

https://www.instagram.com/...?igshid=ma2cc33aqwnh

Mete Karagöl iyi ki tavsiye etti bana :) teşekkür ederim
400 syf.
·Puan vermedi
Zaman ve mekan boyutunda kopuklar olduğunu düşündüğüm bir kitap oldu. Kadınların duygularının çelişkilerinin anlatıldığı ve mutluluğu arayan Suna'nın öyküsü.
200 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
İnsanların birbirlerine ön yargılar besleyerek yaklaşmaları, yaşam dinamiklerinden habersiz eleştiride bulunmaları, hele ki bütün bu görüş farkları ve ayrılıklar anne kız arasındaysa. İnci Aral bu romanında anne kız ilişkisi üzerinden kadınlığı, özgürlüğü ve özgünlüğü sorgulamakta. Evlilik kurumu, yaşamımızdaki ve cinsel kimliklerdeki tercihlerimiz bizi biz yapan farklılıklar.

Anlaşılmamak belki de bir birlerini dinleyememek, dinlememek. Simden ve Sara arasında geçen bu romanı çok büyük bir beğeniyle okudum. Dili biraz ağır ancak kurgusu çok sürükleyici ve başarılı. Okumanızı dilerim..
352 syf.
·Beğendi·8/10
Güney hocamın Facebook sayfasına baktığımda (kendisi Küçükçekmece kültür işleri başkanı) İnci Aral'ı bir kültür toplantısına (!) çağırdığını görünce zamanında okuduğum araştırma kitabını tekrardan gözden geçirdim... Kitap şahane bir röportaj kitabı... İnci Aral hakkında bilinen bilinmeyen her şeyi konu alıyor... Derin bir yazı olduğunu söyleyebilirim ve edebiyat tarihinde biz okurları daha onure edecek eserler olmasını temenni etmekteyim...

Okuyun, okutun efendim...

Yazarın biyografisi

Adı:
İnci Aral
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı
Doğum:
Denizli, 1944
İnci Aral, Türk öykü ve roman yazarı.

1944 yılında Denizli'de doğdu. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü bitirdi.

Altı öykü kitabı, altı romanı yayımlanmıştır. Yazar, 1992 yılında Ölü Erkek Kuşlar adlı romanı ile Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı, 2002 yılında yayınlanan romanı Mor ile de Orhan Kemal Roman Armağanı'nı aldı.

1994'te yayımladığı Yeni Yalan Zamanlar, 2002'de yayımlanan Mor ve 2007'de yayımlanan Safran Sarı romanını Yeni Yalan Zamanlar başlıklı bir üçleme haline getirdi.

Eserlerinde, bireylerin ekonomik, kültürel olgu ve değişimlerin etkisiyle biçimlenen ruh hallerini, toplumsal savrulma ve çözülmeleri, kadın erkek sorunlarını, iletişimsizliği, aşkın imkansızlığını anlatıyor ve sancılı varoluş durumlarını irdeliyor. Öykü ve Romanları; Fransa, Makedonya, Yunanistan ve Bulgaristan gibi ülkelerde yayımlandı.

Yazar istatistikleri

  • 332 okur beğendi.
  • 4.955 okur okudu.
  • 95 okur okuyor.
  • 1.243 okur okuyacak.
  • 78 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları