İsmail Kadare

İsmail Kadare

Yazar
7.4/10
33 Kişi
·
92
Okunma
·
13
Beğeni
·
1141
Gösterim
Adı:
İsmail Kadare
Tam adı:
Arnavut Yazar
Unvan:
Arnavut Yazar
Doğum:
Ergir, Arnavutluk 28 Ocak 1936
Çağdaş Arnavut edebiyatının Batı'da ve ülkemizde en tanınan yazarlarından biri olan İsmail Kadare Arnavutluk'un güneyindeki Gjirokaster kentinde dünyaya geldi. Çocukluk yıllarında yaşadığı şehrin Almanlar, İtalyanlar, Yunanlılar ve krallık yanlısı Arnavutlar tarafından işgaline tanık oldu. Çocukluğu bu güçlerle mücadeleyle geçti. Yüksek öğrenimini Tiran Edebiyat Fakültesi'nde tamamladı. Moskova'daki Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne devam etti. Ülkesinin S.S.C.B. ile politik nedenlerle ilişkisini kesmesi üzerine ülkesine dönerek gazetecilik yaptı ve ilk şiirlerini yayımladı.

Esas ününü ise 1964 yılına yayınlanan ve filme de aktarılan (Marcello Mastroianni) Ölü Ordunun Generali isimli romanıyla kazandı. Bunu yurtdışında da büyük ilgi gören pek çok diğer romanı izledi. Arnavutluk'taki komünist yönetim romanlarına sansür uyguladıysa da, ünü dolayısıyla belirli ölçüde bir dokunulmazlığa sahipti. 1990 yılında Ramiz Alia yönetimine karşı protesto olarak daha önceleri de pek çok kez gittiği Fransa'ya iltica etti. 1999'da Arnavutluk'a geri döndü, ama Paris'te de bir dairesi bulunmaktadır.

2005'de Man Booker Uluslararası Ödülü'nü kazanan Arnavut yazar halen Tiran'da yaşamaktadır.
Uzak çağlardan gelen bir tehlike duygusu uyanıyordu içlerinde. Mavi sulara ve genellikle bütün ovalık ülkelere, kötülüğe hep yuvalık etmiş düz ülkelere duyulan eski bir korku...
Dilediğiniz gibi kazar, derinine inebilirsiniz topraklarının, ama ruhlarının derinine inemezsiniz hiçbir zaman.
İsmail Kadare
Sayfa 90 - Kyrhos yayınları
Yirmi yıl önce, arkadaşlarımızı ipe çekerken göğüslerine faşistçe özdeyişler yazıyordunuz. Şimdi, olsa olsa bir okul öğrencisinin yazdığı şu basit cümleye bile dayanamıyorsunuz.
En beklemediğiniz anda delice bir düş, anlamsız , saçma bir umut yeşeriyor yüreğinizde. Uçurumun kıyısında açan bir çiçek gibi!
168 syf.
·5 günde·6/10
Tarih nedir, okuduğumuz tarihi olaylar ne kadar doğru?
Peki tarihi kim yazar; kahramanlar mı, figüranlar mı? Ya da şöyle tekrar sorayım; tarihi, o anı yaşayanlar mı yazar yoksa iktidarlar, hükümetler mi yazar, tarihi olaylar ne kadar, ne şekilde, niçin manipüle edilir vb sorulara cevap olabilecek zor ama derin, bir kaç kez okunması gereken J. M Coetzee'nin "Barbarları Beklerken" , İvo Andrić'in "Drina Köprüsü" tadında kült bir roman.
200 syf.
·7 günde·Beğendi·6/10
Kitap Ağacı 600 Günde Devr-i Alem Kulübünün üçüncü kitabı, Arnavut yazar İsmail Kadare'nin kitabı "İbret Taşı"ydı. İsmail Kadare' nin daha önce Kuşatma isimli kitabını okumuştum ve oldukça beğenmiştim. O kitabında da Osmanlı kuşatması altındaki bir Arnavut şehrinin hikayesini anlatıyordu. Arnavutların gözünden Osmanlı'yı görme fırsatım olmuştu. İsmail Kadare belli ki bir Arnavut milliyetçisi ve Arnavutluk' ta yaklaşık 400 yıla yakın süren Osmanlı hakimiyetine karşı tepkili ve olumsuz bir duruşu var. Bu duruşu anlaşılır bir şey. Hatta belki de anlamak isteyebileceğim bir şey.

Ancak "İbret Taşı" ne yazık ki, "Kuşatma" kitabı kadar etkileyici bir roman olmadı benim için. Belki de buna kitabın tarzı konusunda ta en başından itibaren yanılgı içinde olmam neden oldu. Çünkü ben, aynı "Kuşatma" kitabı gibi tarihi bir roman bekliyordum. Ama "İbret Taşı" hikaye ilerledikçe, yarı fantastik yarı tarihi bir romana dönüştü. Anlatılan Osmanlı Devletinin benim az çok bildiğim ve çok da hayranı olmadığım Osmanlı Devleti değil. Mühür ve Fermanlar Sarayı, Fısıltı Sarayı, Tabir Sarayı gibi ilginç kurumlardan oluşan ve bir milyon memuru olan bir devlet anlatılıyordu. İsmail Kadere hakkındaki bir yazıda, eserlerinde “yetmişli yıllardaki komünist düzenle de alegorik bağlar kuran, Kafka’yı aratmayan fantastik bir kâbus bürokrasisi yarattığı” ifade ediliyordu.

Belki, bu eseri de bu bağlamda değerlendirmek lazımdı. Ancak kitabın olay örgüsü, Osmanlının hakimiyet kurduğu çağın bir gerçekliği olan kelle alma politikası ve onun sıradan bir sonucu olan ibret taşı ile bu taşta sergilenen Tepedenli Ali Paşa ile Hurşit Paşanın gerçek hikayeleri insanda ne yazık ki fantastik bir kabus bürokrasisi beklentisi yaratmıyordu.

Yazarın eserini, gerçek temellerinden uzaklaştırıp fantastik bir kulvara sokma isteğinden midir eminim değilim ama romanda Osmanlı’ya, İstanbul’a ve İslam yaşam tarzı alışkanlıklarına dair de bir çok yanlışlar mevcuttu. Örneğin kelleleri taşıyan haberciler İstanbul’a 7. Kapıdan giriş yapıyorlar ve bu kapının protokol kapısı olduğunu, diğer numaralı kapıların farklı amaçlı girişlere hizmet ettiği dile getiriliyor. Oysa İstanbul Tarihi surlarındaki kapılar numaralarla anılmazlar ve hepimizin bildiği isimlerle, Azap Kapısı, Yenikapı, Topkapı, Edirnekapı gibi isimlere sahiptir. Yine İstanbul’da 1800’li yılların başında altı katlı bir devlet dairesi de yoktur. Osmanlının özellikle Osmanlı topraklarında ulusal kimlikleri yok etmeye dair, kitapta bahsedilen politika ve yöntemlere de sahip olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Osmanlı ulusal değil dini politikalar üzerinde oluşmuş bir yapıydı. Osmanlı ulusları değil dinleri ve dini cemaatleri tanırdı. Toplumların diline dair de özel bir politikası olduğunu düşünmüyorum. Eğer olsa idi en başta devletin doğu topraklarındaki ermeni, kürt, arap toplumlarının dilleri ile uğraşırdı. Oysa Osmanlı başka toplumların dillerini yok eden değil daha çok onların dilinden etkilenen bir yapısı vardı. İslami yaşam tarzına dair tespit ettiğim hata ise Hurşid Paşanın naaşının tabutla gömülmesi oldu. Olsa Müslümanlar tabutla değil, kefenle gömülürler ve tabut sadece naaşı taşımak için kullanılır.

İsmail Kadare, Arnavutların aslında Batı Avrupa kültürüne ait bir millet, kültürel ve zihinsel olarak esasen Hıristiyan bir toplum olduğunu düşünen bir yazar. Bu nedenle, Arnavutluk’un, Osmanlı Hakimiyetinde olduğu döneme dair ciddi eleştirileri var. Gerek “Kuşatma” gerekse de “İbret Taşı”nda bu bakış açısını anlamak oldukça mümkün. “Kuşatma” bu anlamı ile bana daha makul eleştiriler taşıyan bir kitap gibi gelse de, “İbret Taşı” açıkcası biraz şeytanlaştırma çabasının bir ürünü gibi geldi bana. Çünkü kitapta anlatılan Osmanlı fazlası ile yetenekli ve organize bir devlet. Oysa Osmanlı Devleti ne yazık ki, özellikle yazı kültürü üzerinde yükselen bir devlet değil. Bu kitapta bir kez daha şunu anlama şansım oldu; milliyetçilik insanların gözlerini köreltiyor ve dünyayı meleklere ve şeytanlara indirgiyor. Her millet kendini melek, diğerlerini şeytan görüyor ve bu hali ile dünya onlar için anlaması ve yorumlaması kolay hale geliyor. Ama ne mutlu ki hayat bu kadar basit değil ve oldukça renkli sayılabilecek düzeyde karmaşık.

Kitabı kapak tasarımı ve çeviri açısından da beğenmediğimi söyleyebilirim. Kitapta geçen "terör" gibi kavramlar 20.yüzyılın kavramları ve tarihi bir romanda yer alması bana garip geldi. Zannedersem bu noktada bir çevirmen hatası mevcut. Profil Yayınlarından çıkan "Kuşatma" romanı kapak tasarımı ve çeviri olarak çok iyiydi. Açıkcası Devr-i Alem Kulübünün seçkisi olmasa böyle bir kapağa sahip bir kitabı satın almazdım.
272 syf.
Kitap ikinci dünya savaşından yirmi yıl sonra annelerin, eşlerin, çocukların ziyaret edip teselli bulacakları en azından ölülerinin nerde olduğunu bilecekleri bir mezara sahip kılmak icin Arnavutluk'a giden bir generalin hikayesini anlatıyor. General yabancı bir ülkede ölülerini aramanın mantıksızlığı algılamadan geldiği yabancı ülkenin insanlarına suçlu gözüyle bakıyor. Bu duruma sebep olan generalin kendini beğenmiş olma özelliğidir. Kitaptaki kişilerin isimleri yok genel olarak rahip general şoför işçi gibi meslekleri ile anılıyor kişiler. Yazarın amaci herhalde çeviri yapılacak her ülke insanın kendi generallerini düşünmesini sağlamaktır. Kitabın genel olarak bir mezara sahip olma ihtiyacını ya da generalin görevinin trajik durumunu çok iyi veremediğini düşünüyorum. Bütün her şey bittikten sonra konu havada kalıyor. Ve bir insan bu kitabı niye yazmış diye düşünüyorsunuz.
244 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Kitap çok sürükleyici sayılmaz. Fransızcadan çevirilen bir kitap olduğundan pek beğenmediğini söyleyebilirim. Dil sade fakat tam anlaşılır diyemem.
Beğendiğim kitaptaki şu söz hoşuma gitti.
"Keza,insan ölümü başkalarında yaşayabilir ama hiçbir zaman kendisinde göremezdi. Sayfa:94
168 syf.
·4 günde·7/10
...
️Herkese Merhabalar,
️Yeni tanıştığım bir yazar İsmail Kadare. Değişik bir tarza ve üsluba sahip. Sayfa sayısı fazla olmamasına rağmen bahsedilen durumların fazlalığı romanın çok daha uzun olduğu intibasını veriyor size.
️Kitabın bazı yerlerinde Falih Rıfkı, bazı yerlerinde Haruki tadı aldım gibi geldi bana. Hatta okuyanlarınız olursa, kitabı kafamda tam bir yere oturtmak için tartışmak isterim.
️Bir kere okunup fikir sahibi olunabilecek bir yazar değil kesinlikle. Bir derinliğe sahip olduğu daha ilk cümlelerden kendini açık bir şekilde hissettiriyor. Ayrıca kitaba tam hâkim olunabilmesi açısından Arnavut kültürü ve Arnavutluk tarihi hakkında az da olsa bilgi ve fikir sahibi olunması gerektiğini düşünüyorum. Rahmetli dedemin Arnavut asıllı olmasına rağmen ben de bu konuda ne kadar eksik olduğumu görme fırsatı yakaladım.
️Hikâye, İkinci Dünya Savaşı zamanlarında bir doktor ve Alman komutan etrafında dönüyor ekseriyetle. Bu çerçevenin içerisinde savaş zamanlarının Arnavutluk’u ve değişen toplumsal yapı ile rejim biraz karışık olsa da sunulmak istenmiş okuyucuya.
️Şehrin ünlü doktorunun, şehri almaya gelen Alman birliğinin komutanı ile fakülte arkadaşı olması ve komutanı akşam yemeğinde ağırlaması ile başlayan söylenti fırtınasının, uluslararası bir komplonun parçası olabileceği şüphesiyle zindanlarda biten hikâyesi.
️Baskıcı ve totaliter rejimlerin tarihin yazımı aşamasında bu duruma nasıl müdahil olduklarından ve istedikleri yönde bir tarih yazımı için nasıl baskıcı bir yönetim sergilediklerinden az da olsa dem vurmak isteyen yazar, otoriteler tarafından çok önemli bir yerde görülmekte. Değerli ve kendini ispat etmiş bir yazar hakkında haddimi aşıp eleştirmek yerine, yazarı daha iyi anlayabilmek için birden fazla kez okunmasının daha doğru olacağını düşündüğümden çok da olumsuz cümleler kurmak istemiyorum.
️Merak uyandırabildiysem bir deneyin derim. :)
200 syf.
·6 günde·7/10
İsmail Kadare’den okuduğum ilk kitap olan İbret Taşı’nda Arnavut bir yazarın gözünden Osmanlı-Arnavutluk ilişkisini görüyoruz. Genel olarak Tepedelenli Ali Paşa’nın isyanını anlatan kitapta devletin kendi devamlılığını sürdürmesi için hiçbir şeyden ödün vermeyeceğini görüyoruz. Kitabın ibret taşına konulan başın hikayesini farklı kişilerin gözlerinden görmemiz çok iyi olmuş. Kitapta gördüğüm bir diğer şey hayatın hep bir yenme ve yenilme savaşından oluşuyor olması. Hatta bazen insan tıpkı Hurşit Paşa’nın yaptığı gibi başkaları tarafından yenilmektense kendi kendini yenmeyi tercih edebiliyor. Ayrıca kitap bir devletin dil, din, tarih, kültür gibi milli özelliklerinin yok edilerek devletin tarihin sayfasından silinebildiğini görüyoruz.
Kitapla kalın..
Başlarda güzel gidip sonlara doğru olay örgüsünün aynı döngüde devam etmesiyle yarım bıraktıklarım arasında yer aldı.
-----------------------------------------------------------------------------------

Yazarın biyografisi

Adı:
İsmail Kadare
Tam adı:
Arnavut Yazar
Unvan:
Arnavut Yazar
Doğum:
Ergir, Arnavutluk 28 Ocak 1936
Çağdaş Arnavut edebiyatının Batı'da ve ülkemizde en tanınan yazarlarından biri olan İsmail Kadare Arnavutluk'un güneyindeki Gjirokaster kentinde dünyaya geldi. Çocukluk yıllarında yaşadığı şehrin Almanlar, İtalyanlar, Yunanlılar ve krallık yanlısı Arnavutlar tarafından işgaline tanık oldu. Çocukluğu bu güçlerle mücadeleyle geçti. Yüksek öğrenimini Tiran Edebiyat Fakültesi'nde tamamladı. Moskova'daki Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne devam etti. Ülkesinin S.S.C.B. ile politik nedenlerle ilişkisini kesmesi üzerine ülkesine dönerek gazetecilik yaptı ve ilk şiirlerini yayımladı.

Esas ününü ise 1964 yılına yayınlanan ve filme de aktarılan (Marcello Mastroianni) Ölü Ordunun Generali isimli romanıyla kazandı. Bunu yurtdışında da büyük ilgi gören pek çok diğer romanı izledi. Arnavutluk'taki komünist yönetim romanlarına sansür uyguladıysa da, ünü dolayısıyla belirli ölçüde bir dokunulmazlığa sahipti. 1990 yılında Ramiz Alia yönetimine karşı protesto olarak daha önceleri de pek çok kez gittiği Fransa'ya iltica etti. 1999'da Arnavutluk'a geri döndü, ama Paris'te de bir dairesi bulunmaktadır.

2005'de Man Booker Uluslararası Ödülü'nü kazanan Arnavut yazar halen Tiran'da yaşamaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 13 okur beğendi.
  • 92 okur okudu.
  • 4 okur okuyor.
  • 60 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.