Sedat Kapanoğlu

Sedat Kapanoğlu

Yazar
0.0/10
0 Kişi
·
1
Okunma
·
0
Beğeni
·
1.786
Gösterim
Adı:
Sedat Kapanoğlu
Unvan:
Ekşi Sözlük İsimli Web Sitesinin Kurucusu, Yazarı ve Yöneticisidir.
Doğum:
Eskişehir, 1976
Sedat Kapanoğlu Ekşi Sözlük isimli web sitesinin kurucusu, yazarı ve yöneticisidir. Ekşi Sözlük'teki takma adı ssg (sedat software group)'dur. Boşnaklara olan Sırp baskısının artması nedeniyle 1930’larda Karadağ’dan göç eden bir ailedendir. Beş kardeşin en küçüğüdür.İzmir-Güzelbahçe 60. Yıl Anadolu Lisesi'nin 1993 yılı mezunlarındandır. Anadolu Üniversitesi AÖF iktisat bölümü (1996 yılında) ve Doğuş Üniversitesi'nin bilgisayar mühendisliği bölümlerine (2000 yılı) başlamış, devamsızlıktan dolayı bitirememiştir.İlkokulda program yazmaya başladı. İlk ticari yazılımı liseden mezun olduktan sonra 1993 yılında çalışmaya başladığı bir firmada yazdığı hastane programıdır. 1994 yılında ise "Hasta 1.0" ismini verdiği hasta takip yazılımı, 1995 yılında bbs için yazılımlar, meteoroloji genel müdürlüğüne, yazılımlar hazırladı. 1997 yılında asansör yazılımı, PVC üreticileri için MRP yazılımı hazırladı.
1997 yılında ODTÜ'nün programlama yarışmasında 3. oldu. 1998 yılında Eskişehir'den İstanbul'a taşındı.
Türkiye'de internet yaygınlaşmadan önce popüler olan BBS ağlarında, Wolverine adlı DOS programının yazarı olarak tanınmış, 1999 yılında mizahi bir sözlük sitesi olan Ekşi Sözlük sitesini bu ağdaki kullanıcıların katkılarıyla başlatmıştır. "Ekşi Sözlük Kutsal Bilgi Kaynağı" adlı derleme türünde bir kitap yazmıştır.
2001 yılında ilk teklifi aldığı Microsoft Seattle Redmond kampüsünde Windows yazılım ekibinde 2004 yılında yazılım-tasarım mühendisi olarak çalışmaya başladı. Ekşi Sözlük sitesiyle 2003 yılında Altın Örümcek En Başarılı Kişisel Websitesi ödülünü almıştır.2007'den itibaren Ekşi Sözlük'te kazandığı para Microsoft'ta kazandığından fazla olmaya başlayınca, 2009 yılının yaz aylarında Microsoft'taki görevinden ayrılarak Türkiye'ye döndü.
Kadın arkadaşlarım içinde bize dayatılan güzellik algısını aşırı benimseyip güzel oldukları halde kendini çirkin hisseden çok fazla kişi var. kaşlarını ince bulup dövme yaptıranlar, göğüs estetiği için para biriktirenler, zayıf olduğu halde belli bölgelerden yağ aldırmak isteyenler tanıyorum. ve bu insanlara gerçekten, samimiyetle acıyorum.
bilhassa kadın cinsinin güzel olmak uğruna vücuduna bir sürü kimyasal enjekte ettirmesinden, kendini kestirip biçtirmesinden, vücuda zararlı topuklu ayakkabıların üstünde gezinmeye çalışmasından büyük üzüntü duyuyorum. bunları bir kedi yapmaz mesela. kendini güzel ya da çirkin bulmak gibi bir gündemi yoktur kedinin.

çirkin ya da kendini çirkin sanan kadınlara da şunu söylemek istiyorum. hiç de güzel olmayan bir arkadaşım var. gayet yakışıklı ve zengin bir adamla evli, inanın yüz yılın aşkını yaşıyorlar, tanıdığım en mutlu çiftlerden biri kendileri. bu kadın arkadaşım dalgıçtır, paraşütle atlar, 3 dil biliyor, inanılmaz zeki ve komiktir, kaprisi takıntısı yoktur, sürekli okur. güzel olmamak demek, ille de sevilmeyeceğiniz mutsuz bir hayat demek değildir. erkek ya da kadın fark etmez, bir ilişkiye en büyük katkınız görünümünüz olmamalı. güzeller için hayat da ilişki de nispeten kolaydır; ancak herkes eninde sonunda huzur veren, birlikte gülebildiği, eğlenebildiği, yanında güvende hissettiği kişiyle mutlu olur. sözde değil gerçekten kendinizle barışın, hayatınızdaki insana huzur ve güven verin, beyninizi ve kalbinizi sevecek zekada bir insan bulun.

unutulmaması gereken bir şey de güzelliğin göreceli olduğudur. benim için güzellik, karakter ve zekayla desteklenmedikçe hiçtir. örneklemek gerekirse, ayşen gruda hülya avşar'dan güzeldir, aksi de iddia ve ispat edilemez.
Evrende her şeyin benzerine çekildiğine inananlardanım ve bu hâl kadın-erkek ilişkilerinde de geçerli. kadının kezbanı neredeyse o arzın talebini karşılayan erkeğin kezbanı da mutlaka yakınlarda oluyor.

her insan karşısındakini ilk bakışta tartamaz, gerçekten tam bir hanımefendi kamuflajı yapmayı başaran kezbanlarımız da yok değil, lakin er kişi karşısında olan kadının bir kezban olduğunu fark etmesine rağmen ona talip olmakta ısrar ediyorsa ilk başta bahsettiğim gibi damarlarında akan asil kezban kanı yüzünden o kadını yakın bulup çekici gördüğü için ediyordur.
Beni, insanların nasıl da ikiyüzlü ve yalancı olabileceğini görmemi sağlaması suretiyle depresyona sürüklemektedir.

uzun yıllardır tanıdığım bir kadın var. evli, çocuklu. yıllardır evliliğinden yakınır, çocuğum olmasa ayrılırdım der. bir yandan da facebooku instagramı mutlu aile pozlarıyla dolu. geçenlerde ortak bir arkadaşımızla muhabbet ederken konusu açıldı, "bir yandan evliliğinde mutsuz olduğunu söyleyip bir yandan bu kadar mutlu aile pozunu nasıl paylaşabiliyor, anlamıyorum" dedim. arkadaşım da "her paylaşımından sonra beni arayıp 'fotoğrafıma like atar mısın' diye soruyor. çok like ve güzel yorumlar alınca kocasına gösterip 'bak insanlar bizi nasıl beğeniyor' diyormuş"

kırklı yaşlarındaki çoluk çocuk sahibi insanların evliliğinin başarı kriterinin sosyal medyada fotoğraflarının aldığı beğeniler olması beni bambaşka diyarlara sürükledi. artık gördüğüm hiçbir şeye inanamaz oldum. çok yorucu bir his.
9-10 yaşlarındayken evimizin yanındaki parkta, bi duvar kenarında yatıp kalkan, orada yaşayan bi adam vardı. 30'lu yaşlarında, siyah beresi, krem, kirlenmiş kazağı, yırtık kadife pantolonu ve artık dikkatli bakınca yırtıklarından ayakları görünen ayakkabılarıyla çocukları izlerdi.

o adamı oradan gidene kadar ben bi daha hiç doyasıya mutlu olup oynayamadım o parkta. hiç kimsenin umrunda değildi, ama ben küçük muhtarlık kulübesinin duvarına saklanıp uzun uzun onu izlerken, dizlerini karnına çekip uzun uzun çocukları izlemesi, bazen üstüne gelen toplara kocaman bi gülümsemeyle bakması, kendine yaklaşmaya korkan çocuklara dünyanın en sıcak tebessümüyle toplarını atması.. bana hep tuhaf gelirdi. içimde bi yerler o adamı düşünürdü hep. ben evde sıcak yemeğimi yerken, yeni montumu, beğenmediğim kazakları, sırf rengini beğenmedim diye aldırıp da giymediğim botlarıma bakarken hiç çıkmazdı aklımdan.

oraya ilk geldiğinde kartonların üstünde yatıyordu. kat kat kazak ve montla bile dişlerim birbirine çarpardı o havada, o hiç üşümez gibiydi. ama nasıl üşümesin ki? kim bilir nasıl titriyordu o incecik kazağıyla.. beresini gözlerine kadar kadar çekerdi yatacağı zaman. neden kimse yardım etmezdi düzgün, hiç bilmiyorum. bi sıcak çorba vermek, bakkaldan bi ekmek, bi peynir almak bu kadar zor muydu ya? en çok da içime bu otururdu işte.

sonra bi gün battaniyesi olmuştu. kim bilir hangi çöpün yanından buldu. bi tarafı yanmış, kapkara bi battaniyeye sarılıyordu. ya o yüzündeki gülümseyi görmeden size anlatamam ben o mutluluğu. ne zaman dönüp baksam, battaniyesini özenle düzgün örtmüş olurdu üstüne. bakıp gülerdi. bi başka gün muşamba gibi bi şey bulmuş, onu taşıyordu. duvara tutturmuş sonra, onu üstüne kapayıp yatıyordu. çok uyuyordu nedense, belki uyku bizi gerçek dünyadan koparıp huzurlu, mutlu olduğumuz tek yer diye öyleydi. ne zaman görsem ya uyuyordu ya çocuklara dalmış bakıyordu ya da yeri boştu, kim bilir nerelerde kendine yiyecek ekmek, 'evine' yeni(!) eşyalar arıyordu.

okuldan döndüğüm bi gün parkın önünden geçerken çöpün kenarında koltuk minderleri gördüm. içindeki sarı süngerleri biraz dışa taşmış, yırtılmış ama fena değildi. dört beş tane falan var ama, birlikte eve döndüğüm batuhan vardı, taşıyalım mı dedim, tamam dedi. o iki tane, ben bi tane alıp iki seferde evinin yanına bıraktık. bi yandan da gelecek, bizi görür diye hızlı hızlı götürüyoruz. nasıl korktuğumu hala hatırlıyorum haha hemen koşa koşa eve gittik sonra da.

öğleden sonra parka çıkınca bizim minderleri muşambanın içine almış, uzaktan seyrettim yine. o yine yoktu, battaniyeyi de minderlerin üstüne sermişti, belki kaç zaman sonra yatağa benzeyen bi şeyin üstünde yatacaktı. eve dönerken son bi kere baktım, ekmek yiyordu bi iştahla. kim bilir kim atmıştı evinden bayat diye, küflü diye o ekmeği.

gün geçtikçe benim de içime daha çok dert oluyordu bu. en son bi karar verdim, babamın giymediği ama dolabında hep asılı duran bi montu vardı, onu kaçırıp o adama götüreceğim dedim. kış başladı, yağmur yağıyor, havalar soğuk, ben artık daha az gidiyorum parka ve adamın hala montu yok, gördüğüm ilk günden beri aynı şeyleri giyiyor. bütün akşam odama kapanıp montu kaçırma planı yaptım. annemin evde olmadığı bi anda montu alıp çantama atacaktım, okula giderken ya da adam oradaysa, gelirken, olmadığı bi anda evinin kenarına bırakıp kaçacaktım.

bir-iki hafta sürdü yanlış hatırlamıyorsam. annem arkadaşına gitmiş, evde yok, ben de okuldan dönmüştüm. hemen montu alıp parka koştum. kimse yoktu, zaten hala yağmur yağıyordu. nerede diye merak ettim bu yağmurda, şimdi en azından muşambasının altına girse ıslanmazdı. tam evin kenarına bıraktım, evi de köşe duvarın dibindeydi. köşeden bi anda çıktı ben montu bırakır bırakmaz. bi an gözlerimi kocaman açıp ona baktım, o da gülüp bana baktı ama benim yüzüm hayalet görmüş gibi haha arkama bakmadan koşa koşa kaçtım oradan sonra. ertesi gün bakmaya gittim, montu giymişti, kendine yeni bi tane de ayakkabı bulmuştu, bu sefer o da yırtık değildi.

o günden sonra evdeki ekmekleri, kalan yemekleri de hayvanlara veririm bahanesiyle bi kaba koydurup (hayvanlardan da çok korkardım) adam orada yoksa minderlerin yanına, oradaysa beni gördüğünden emin olup kaldırıma bırakır kaçardım. sonra köşeyi dönünce de duvarın dibinde bekler onu izlerdim, yemeği aldı mı, güldü mü, mutlu oldu mu..

yavaş yavaş insanlar da yardım etmeye başlıyordu. kıyafet veriyorlardı, yemek veriyorlardı, battaniye veriyorlardı. o bi kartonla geldiği yerde şimdi kendine şirin bi ev kurmuş gibiydi. haha duvarında tablo bile vardı, çiçekleri vardı evin kenarında. ben hiç yaklaşmadım ama o uzaktan bana hep güldü. ama teşekkür gülümsemesi değil, minnet değil, uzun uzun bakıp, gözlerini hiç çekmeden, gözlerinin içi gülerek baktı. ne düşünürdü bilmiyorum, çocuklara da öyle bakardı uzun uzun, yaslandığı duvara kafasını hafif hafif vururdu bazen, neden o hale düşmüş olmasından çok ben hep neden bu kadar güzel güldüğünü merak ederdim.

yaşlı teyzeler yemek götürünce ellerine sarılırdı ya, bizim her akşam bulduğumuz sıcak yemekler var ya, rengini, modelini beğenip de bi türlü yüzüne bakmadığımız kıyafetlerimizi, ayakkabılarımızı çöpün kenarında bi tane bulsa sarılıp evine götürürdü koşa koşa, ama dedim ya, o mutluluğu, o gülümsemeyi size tarif edemem ben. lokma dökerlerdi bi yerde, ben hep iki tane alır birini ona bırakırdım, o gözlerini kocaman açıp ağzı kulaklarında yediği lokmaları, karşı karşıya gelince bana bakıp güldüğünü anı hiç unutamayacağım..

çok zaman geçti sonra, kayboldu. evini bıraktı, çiçeklerini bıraktı, yatağını bıraktı, duvarındaki iki katlı küçük ev tablosunu bıraktı, bi daha ne koyduğum yemekleri aldı, ne evden kaçırdığım kıyafetleri aldı, çiçeklerini her gün mataramda kalan son suyla suladım, sonra onlar da öldü, bi gün tablosu kayboldu, belki hayaliydi o ev, o yeşillik, o deniz.. o kayboldu, battaniyeleri kayboldu, minderleri kayboldu..

tam artık oradan taşınırken komşular veda etmeye gelmişti de orada duymuştum, gelmedi dediğim gün sahilde karşıdan karşıya geçerken araba çarpmış. oradan bi 5 dakikaydı onun evi, gelip yine bıraktığımız yemekleri yiyecekti, o sever diye koyduğum lokmadan yiyecekti yine o plastik kaseye başını sokup.. gelememiş ama.. ölmüş.. hayattaki en büyük mutluluğu ufacık bi kasedeki 5 tane lokma olan adam, her şeye rağmen yüzündeki o kocaman gülümsemesini insanların gözlerine bakıp göstermekten bi an bile pes etmeyen adam, belki o deniz kenarındaki iki katlı eve bakıp umut dolan adam.. ölmüş.. gülümsemesi sönmüş..

umarım gittiğin yerde de sana lokma getiren küçük çocuklar vardır..

şimdi bana sorarsanız, her şeye rağmen mutlu olamıyoruz ya, güya her şey ters gittiğinden falan değil, sadece hak etmediğimizden..
"ben bütün şarkılardan, bütün şiirlerden, bütün kitaplardan, herkesten ve her şeyden geçtim" diyebilseydim keşke. her şeyden vazgeçmenin eşiğinde olduğum bugünlerde tek ihtiyacım biraz merhamet. daha doğrusu merhamet bilgisi. aslında bilgisini de istemem, varsın sizin olsun. bana lazım olan merhametli insan.
çırılçıplak kalıncaya değin soyundu. yazık, keşfedecek bir şey kalmamıştı. kefeni de reddetmeliydi şu halde.
29.08.2011 00:03 le flaneur
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sedat Kapanoğlu
Unvan:
Ekşi Sözlük İsimli Web Sitesinin Kurucusu, Yazarı ve Yöneticisidir.
Doğum:
Eskişehir, 1976
Sedat Kapanoğlu Ekşi Sözlük isimli web sitesinin kurucusu, yazarı ve yöneticisidir. Ekşi Sözlük'teki takma adı ssg (sedat software group)'dur. Boşnaklara olan Sırp baskısının artması nedeniyle 1930’larda Karadağ’dan göç eden bir ailedendir. Beş kardeşin en küçüğüdür.İzmir-Güzelbahçe 60. Yıl Anadolu Lisesi'nin 1993 yılı mezunlarındandır. Anadolu Üniversitesi AÖF iktisat bölümü (1996 yılında) ve Doğuş Üniversitesi'nin bilgisayar mühendisliği bölümlerine (2000 yılı) başlamış, devamsızlıktan dolayı bitirememiştir.İlkokulda program yazmaya başladı. İlk ticari yazılımı liseden mezun olduktan sonra 1993 yılında çalışmaya başladığı bir firmada yazdığı hastane programıdır. 1994 yılında ise "Hasta 1.0" ismini verdiği hasta takip yazılımı, 1995 yılında bbs için yazılımlar, meteoroloji genel müdürlüğüne, yazılımlar hazırladı. 1997 yılında asansör yazılımı, PVC üreticileri için MRP yazılımı hazırladı.
1997 yılında ODTÜ'nün programlama yarışmasında 3. oldu. 1998 yılında Eskişehir'den İstanbul'a taşındı.
Türkiye'de internet yaygınlaşmadan önce popüler olan BBS ağlarında, Wolverine adlı DOS programının yazarı olarak tanınmış, 1999 yılında mizahi bir sözlük sitesi olan Ekşi Sözlük sitesini bu ağdaki kullanıcıların katkılarıyla başlatmıştır. "Ekşi Sözlük Kutsal Bilgi Kaynağı" adlı derleme türünde bir kitap yazmıştır.
2001 yılında ilk teklifi aldığı Microsoft Seattle Redmond kampüsünde Windows yazılım ekibinde 2004 yılında yazılım-tasarım mühendisi olarak çalışmaya başladı. Ekşi Sözlük sitesiyle 2003 yılında Altın Örümcek En Başarılı Kişisel Websitesi ödülünü almıştır.2007'den itibaren Ekşi Sözlük'te kazandığı para Microsoft'ta kazandığından fazla olmaya başlayınca, 2009 yılının yaz aylarında Microsoft'taki görevinden ayrılarak Türkiye'ye döndü.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur okudu.
  • 6 okur okuyacak.