Vladimir İlyiç Lenin

Vladimir İlyiç Lenin

Yazar
8.6/10
500 Kişi
·
2.179
Okunma
·
309
Beğeni
·
12556
Gösterim
Adı:
Vladimir İlyiç Lenin
Tam adı:
Vladimir İlyiç Ulyanov, V. İ. Lenin
Unvan:
Rus Sosyalist Devrimci, Ekim Devrimi'nin Lideri, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin Öncülü Olan Rus Komünist Partisi/bolşevik Lideri, Yazar
Doğum:
Rusya, 1870
Ölüm:
Moskova, 1924
Vladimir İlyiç Ulyanov, bilinen adıyla Lenin (22 Nisan 1870, Simbirsk - 21 Ocak 1924, Moskova), Rus sosyalist devrimci, Ekim Devrimi'nin lideri, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin öncülü olan Rus Komünist Partisi/Bolşevik lideridir.

Lenin aynı zamanda Marksist teorik ve felsefi yazıların yazarı olarak bilimsel sosyalizmin Marx ve Engels sonrası geliştiricilerindendir. Lenin'in en büyük amacı; kapitalizmin uzlaşmaz sınıf çelişkilerinden proleter bir dünya devrimi oluşturup toplumsal sınıf karşıtlıklarının olmadığı insan toplumunun tarihsel oluşumuna öncülük etmekti.[2]
Kendisi, Marksizm üzerine kurulmuş politik ve ekonomik bir teori olan Leninizm'in de kurucusudur. Leninizm, Marksizmin çağın gereklerine göre hem kuramsal hem politik hem de ekonomik alanda, temel ilkelere bağlı kalarak yeniden uyarlanması olarak anlaşılır. Leninizm kavramı, yeni olgular ve yeni bilimsel gelişmeler doğrultusunda Marksizmin yeniden üretilmesi gereği üzerinden değerlendirilir ve Marksizmin devrimci ve bilimsel özüne uygun olarak geliştirilmesi olarak anlaşılır.

Çocukluğu ve gençliği

Rusya İmparatorluğu zamanında adı Simbirsk olan Ulyanovsk'ta doğan Lenin demokrasi ve özgür eğitim için mücadele veren devlet memuru İlya Nikolayeviç Ulyanov (1831-1886) ile liberal görüşlere sahip Maria Aleksandrovna Ulyanov'un (1835-1916) oğludur. Ailenin etnik yapısı çeşitlilik gösterir. "Lenin'in ataları Rus, Kalmuk (Oyrat), Tatar, Yahudi, Alman, İsveçli ve muhtemelen diğer birkaç halka daha mensuptur." [5] Lenin Rus Ortodoks Kilisesi'nde vaftiz edilmiştir.
Yaşamının ilk yıllarında iki trajedi ile karşı karşıya kalmıştır. Bunlardan birincisi 1886 yılında babasının beyin kanamasından ölümü, ikincisi de Mayıs 1887'de ağabeyi Aleksandr İlyiç Ulyanov'un Rus çarı III. Aleksandr'ın hayatına kasteden bir bombalama eylemine katılması nedeniyle asılmasıdır. Aleksandr tutuklandığı sırada yanında bulunan kızkardeşi Anna, Karzan yakınlarındaki küçük Kokuchkino kasabasına sürülmüştür.
Resmî Sovyet biyografilerinde, devrimci eylemlerinin temelinin bu olaylarda yattığı söylenir. Sovyet ders kitabında basılan Beluzov'un ünlü resmi genç Lenin'i ve annesini Aleksandr'ın kaybı için yas tutarken gösterir. "Farklı bir yol izleyeceğiz" cümlesi Lenin'in halk devrimi için anarşist ve bireysel yöntemler yerine Marksist bir yaklaşım seçtiği anlamına gelmektedir. Lenin Marksizm ile ilgilenmeye başladıktan sonra öğrenci gösterilerine katıldı ve sonunda tutuklandı. Kazan Üniversitesi'nden atıldıktan sonra bağımsız olarak çalışmalarına devam etti ve 1891 yılında avukatlık yapmak için lisans aldı.
Latince ve Yunanca konusunda kendini gösteren Lenin aynı zamanda Almanca, Fransızca ve İngilizce de öğrendi. Ancak Fransızca ve Almanca bilgileri yetersizdi. 1917'de Inessa Armand'ın yardımıyla Fransızca ve İngilizce ile yazılan makaleleri çevirmiş ve aynı yıl Cenevre'de S.N. Raviç'e Benim Fransızca ile ders verme kabiliyetim yok. demiştir.

Devrimcilik dönemi

Lenin Samara’da birkaç yıl çalıştıktan sonra 1893 yılında St. Petersburg’a yerleşti. Kariyer yapmak yerine devrimci propaganda ile uğraşmayı tercih etti ve Marksizm üzerine çalıştı. 7 Aralık 1895'te tutuklandı. 14 ay tutulduktan sonra Sibirya’daki Shushenskoye köyüne sürgüne gönderildi.
Temmuz 1898’de bir sosyalist eylemci olan Nadejda Krupskaya ile evlendi. Nisan 1899'da Razvitiye kapitalizma v Rossi (Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi - Geniş-Çaplı Sanayi İçin Bir İçpazarın Oluşma Süreci) yayımlandı.
1900 yılında cezasının sona ermesinin ardından Rusya’da ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde çalıştı. Zürih, Cenevre, Münih, Prag, Viyana, Manchester ve Londra’da bulundu. Sürgünde iken, sonraları önde gelen rakiplerinden olacak olan Julius Martov ile Iskra gazetesini kurdu. Devrimci hareket üzerine çeşitli makaleler ve kitaplar yazdı. Bu dönemde çeşitli mahlaslar kullandıktan sonra sonunda Lenin mahlasını kullanmaya karar verdi.
Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nde (RSDİP; Rusça: РСДРП ) etkin görev aldı. 1903 yılında yazdığı Çto delat? kitapçığının kısmen etkilemesiyle ortaya çıkan parti içi bölünmede Menşeviklere karşı Bolşeviklere önderlik etti. Bu kitapçığın devrim öncesi Rusya’sında en etkili kitapçıklardan biri olduğu söylenir. 1906 yılında RSDİP’nin başkanlığına seçildi ve güvenlik nedeniyle 1907 yılında Finlandiya’ya geçti.
Avrupa'daki seyahatlerine devam ederek 1912’de Prag Parti Konferansı ve 1915’de Zimmerwald Konferansı gibi birçok sosyalist toplantıya ve etkinliğe katıldı. Lenin Zimmerwald Solu'nun en önemli lideriydi. Inessa Armand Rusya’yı terkedip Paris'e yerleştikten sonra sürgünde yaşayan Lenin ve diğer Bolşevikler'le karşılaştı. Armand'ın bu dönemde Lenin'in sevgilisi olduğuna inanılır. Lenin daha sonra İsviçre’ye geçti.
1914 yılında I. Dünya Savaşı başladığında, o zamanlar kendilerini Marksist diye tanımlayan Avrupa'nın Sosyal Demokrat partileri kendi ülkelerinin savaş için harcadığı çabayı destekledi. Lenin, Alman Sosyal Demokratları'nın savaşı desteklediğine ilk başlarda inanmamıştı, bu olaylar neticesinde savaşı destekleyen partilerden oluşan İkinci Enternasyonal’den ayrıldı. Lenin “emperyalist savaş” olarak nitelediği bu durumun sınıflar arası savaşa dönmesi gerektiğini savunuyordu.

Ekim Devrimi

Ana madde: Ekim Devrimi
8 Kasım’da Lenin, Rus Sovyet Kongresi tarafından "Halk Komiserleri Konsey Başkanı" (hükümet başkanı) seçildi.
"Komünizm Sovyet iktidarı ile tüm ülkeye elektriğin ulaştırılmasıdır" diyen Lenin, Rusya’nın her yerine elektrik götürülmesinin ve tarım ile sanayinin modernize edilmesinin önemini vurgulamıştır. "Sanayinin modern ve ileri teknoloji üzerinde örgütlenmesinin ve kent ile kırsal arasında bağlantı sağlayacak olan elektriğin yaygınlaştırılmasının kent ile kırsal arasındaki ayrımı ortadan kaldıracağını, kırsaldaki kültür düzeyini yükseltmeye olanak sağlayacağını ve ülkenin en ücra köşelerinde bile geri kalmışlığı, cehaleti, yoksulluğu, hastalığı ve barbarlığı yok edeceğini köylülere göstermeliyiz." Herkes için ücretsiz evrensel bir sağlık sistemi kurmak, kadınlara haklarını iade etmek ve okur yazar olmayan Rus halkına okuma yazma öğretmek konularında çok hevesliydi. Ama Bolşevik hükümetinin öncelikli eylemi Rusya’yı I. Dünya Savaşı’ndan çekip kurtarmaktı.

Yaşamının son yılları

Ana maddeler: Gürcistan Olayı ve Lenin'in Vasiyeti

Lenin'in sağlığı, devrim ve savaşın getirdiği gerginlik sonucu oldukça zarar görmüş, suikast girişiminde aldığı yaralar sağlık durumunu daha da kötüye götürmüştü. Kurşun hâlâ boynunda idi ve omuriliğe yakın durduğu için, o günün tıp tekniğiyle çıkarılması mümkün değildi. 1922 Mayıs’ında ilk defa felç geçirerek sağ tarafı kısmen felçli kalan Lenin’in hükümetteki rolü giderek azaldı. Aynı yılın Aralık ayında geçirdiği ikinci felçten sonra aktif politikadan çekildi. 1923 Mart’ında geçirdiği üçüncü felcin sonrasında konuşma yeteneğini de yitirerek ölene kadar yatağa bağımlı kaldı.
İlk kez felç geçirdikten sonra, hükümet ile ilgili bazı yazıları eşine dikte ettirdi. Bunların arasında en ünlüsü Lenin'in Vasiyeti’dir. Bu vasiyette, başta Stalin olmak üzere önde gelen komünistleri eleştiriyordu. 1922 Nisan ayından itibaren Komünist Parti’nin genel sekreteri olan Stalin'in eline sınırsız bir otoritenin geçtiğini söylemiş ve yoldaşların Stalin’i bu görevden uzaklaştırmak için bir yol aramalarını önermiştir.
Lenin’in ölümünden sonra eşi, 1924 Mayıs’ındaki 13. Parti Kongresi’nde okunmak üzere vasiyeti Merkez Komite Sekretaryasına teslim eder. Vasiyet o dönemde partiyi yöneten Grigori Zinoviev, Lev Kamenev ve Josef Stalin'i zor durumda bırakır. Partide Lenin'in büyük otoritesi ve saygınlığı metnin örtbas edilmesi ihtimalini imkânsız kılıyordu. Ancak Leon Troçki'ye karşı iktidar mücadelesi veren Zinoviev, Kamenev ve Stalin ellerini zayıflatmak da istemiyorlardı. Bu durumda Merkez Komite toplanacak[29] ve metnin 13. Kongre delegelerine not tutmamaları ve metinden kongrede bahsetmemeleri şartıyla okutulmasına karar verilir. Lenin'in eşi Krupskaya karara karşı çıksa da sonuç değişmez. Metin delegeler tarafından ayrı ayrı okunur ve Lenin'in beklediği iddia edilen etkiyi yaratmaz. Stalin Genel Sekreterliğe devam eder. Vasiyetin bır kısmı ilk olarak 1926 yılında Max Eastman tarafından Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlandı. Troçki ise partiden tasfiye edilip sürgüne gittiği dönem içerisinde 1934 yılında metni basacaktır.
Lenin 21 Ocak 1924 günü, 53 yaşında öldü. Lenin’in ölüm sebebi için yapılan resmî açıklama serebral arteriyoskleroz ya da dördüncü bir inme idi. Ancak Lenin’i tedavi etmeye çalışan 27 doktorun yalnız sekizi otopsi raporunda bu sonuca vardığı için, ölümü ile ilgili başka teoriler de ortaya atıldı. Tarihçilerin büyük çoğunluğu ölüm sebebinin, suikast neticesi boynunda kalan kurşunun neden olduğu bir felç olduğu konusunda hemfikirdir.
Lenin’in ölümünden üç gün sonra Petrograd şehrinin adı Leningrad olarak değiştirildi. Sovyetler Birliği, 1991 yılında dağıldıktan sonra şehrin adı Sankt Petersburg oldu. Leonid Krasin'in önerisiyle mumyalanan naaşı 27 Ocak 1924 tarihinde Moskova’da Lenin’in Mozolesi’nde daimî istirahatgâhına kondu.
En derin dinsel önyargı kaynağı yoksulluk ve bilgisizliktir; savaşmamız gereken kötülük de budur.
Vladimir İlyiç Lenin
Sayfa 42 - Başak Yayınları-1988
Ömürleri boyunca didinip yokluk içinde yaşayanlara, bu dünyada iken boyun eğer olmak ve tanrısal bir ödül umuduyla avunmak, dinle öğretilir. Başkalarının emeğiyle yaşayanlara ise, dinle, bu dünyada iken iyiliksever olmak öğretilir; böylece onlara, sömürenler olarak bütün varlıklarını haklı çıkarmanın çok ucuz bir yolu sunulur ve cennette mutluluk için uygun bir fiyata biletler satılır.
Vladimir İlyiç Lenin
Sayfa 8 - Başak Yayınları-1988
...Savaş da, tarihteki öteki bunalımlar gibi, büyük yıkımlar ve insan yaşamındaki ani değişmeler gibi, bazı kimseleri sersemletir ve yıkar, ama bazılarının da gözlerini açar ve bunları çelikleştirir... dünya tarihini bir bütün olarak düşünürsek, ikinci tür insanların sayısının ve gücünün... birinci türden daha fazla olduğu görülür.
134 syf.
·3 günde·10/10
Tarihi örneklere kısaca göz attığımızda, işçi hareketinde reformizmi besleyen çeşitli nedenlerle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri, toplumsal devrim tehdidi karşısında başı sıkıştığında ve elbet nefesi de yettiğinde burjuvazinin sosyal reform kartını ileri sürmesidir. Zaten egemen sınıfların ezilenler üzerindeki egemenliklerini güvenceye almak için başvurdukları iki sosyal fonksiyon vardır. Lenin’in deyişiyle, papazın ve celladın fonksiyonu! Cellat, ezilenlerin protestosunu ve öfkesini bastırmak; papaz da, ezileni teselli etmek, onlara sıkıntıların ve fedakarlıkların azalacağı umudunu vermek için gereklidir. Böylece burjuvazi muhtelif yöntemlerle egemenliğini sürdürmeye çalışacaktır. İcabında ve gücü yettiğinde kitlelerin devrimci mücadelesini açık baskı yöntemiyle ezmeye teşebbüs edecek, bazen de papazın vaaz ve telkinleriyle onları devrimci eylemden uzak tutmaya ve devrimci duygularını köreltmeye çabalayacaktır.

Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında örneklendiği üzere, kapitalizm çerçevesinde sağlanan bazı iyileştirmelerle işçi-emekçi kitleler yatıştırılmış ve bir “sosyal devlet” aldatmacası egemen kılınmıştır. Bu nesnel koşullar siyasal olarak tam da reformizmin yeşerip güçleneceği bir iklim yaratmıştır. Sonuç olarak, bu tür koşulların hüküm sürdüğü ülkelerde solda reformizm (ve kuşkusuz revizyonizm, oportünizm) yönünde bir siyasi erozyon yaşanmıştır.

Sınıf mücadelesinde reformist yaklaşımlara uygun zemin hazırlayan faktörlerden bir başkası ise, bir ülkede küçük-burjuva damarın güçlü oluşudur. Lenin çeşitli defalar, Rus reformculuğunun kendine özgü inatçılığıyla belirginleştiğini dile getirmiş ve bu durumun nedenleri üzerinde durmuştur. O dönemin Rusya’sı, Batı Avrupa ülkelerine kıyasla çok daha fazlasıyla bir küçük-burjuva ülkesidir. O yüzden Rusya, genellikle küçük-burjuvazinin karakteristiği olan ve sosyalizme duyulan inanç konusunda da etkisini hissettiren çelişik ve kararsız ruh haline sahip kişi, grup ve siyasal eğilimleri ziyadesiyle yaratmıştır.

Tıpkı Türkiye’de de görüldüğü üzere, küçük-burjuvazi devrimci örgütlere kendisiyle birlikte hastalıklı siyasal yaklaşımları taşımakta, örgüte bağlılık konusunda kara sevda ile alçakça ihanet arasında yalpalayıp duran sakat tutumlar sergilemektedir. Ayrıca yine Rusya örneğinde olduğu gibi Türkiye’de de küçük-burjuvazi, devrimci mücadelede karşılaşılan başarısızlıklar karşısında dönek bir ruh haline bürünmeye, yenilgiye çok daha çabuk boyun eğip, cesaretini çok daha çabuk yitirmeye yatkındır.

Nitekim 12 Eylül faşist diktatörlüğünün kuruluşuyla birlikte içine girilen yenilgi dönemi, istisnasız tüm sol örgütlere damgasını vuran bu küçük-burjuva hastalıkların sayısız örnekleriyle doludur. Gerçi kapitalist gelişmeyle birlikte geleneksel küçük-burjuva katmanların erimekte olduğu doğrudur. Ne var ki küçük-burjuvalık sorunu, toplumda yaygın bir zihniyeti yansıtması bakımından hala çok canlıdır. Özellikle okumuş kesim ve bu kesimi besleyen üniversite gençliği, siyasi yaşamda küçük-burjuva tutumları yeniden ve yeniden üreten bereketli kaynağı oluşturuyor. Burjuvazinin ayrıcalıklı konumu karşısında öfkeye kapıldığında devrimci kimliğe bürünerek kafa tutmaktan hoşlanan, fakat proleterleşmekten de ölesiye korktuğundan aslında hep ayrıcalıklı bir konum peşinde koşan çeyrek aydın, küçük-burjuva zihniyetin dört dörtlük temsilcisidir.

Sınıf hareketine döneklik ruh halini ve yenilgi psikolojisini taşıyan küçük-burjuva, her an oportünizme veya reformizme savrulmaya teşnedir. Devrimci mücadelenin inişli çıkışlı ve zahmetli yolunda sebatla yürümeye yatkın olmadığı için, kendi ruhunun kaçış eğilimi içine girdiği her noktada devrim mücadelesini ve devrimci örgütleri suçlar. Kendisine böylece siyasi bir kaçış noktası bulmaya çabalar. Ruhunu küçük-burjuva hastalıklardan arındıramamış bir kişi, bireyselliği değil toplumcu düşünceyi benimsediğini söylediğinde bile her şey öncelikle kendisi için vardır. İşine geldiği sürece devrimci mücadeleyi kutsal kabul eder; ama zor günler göründüğünde ise çekilen sıkıntıların suçunu sınıf düşmanına değil, rahatlıkla devrimci mücadeleye yükler.

Bu nedenle dün Rusya’da veya bir başka ülkede ya da yakın geçmişte Türkiye’de yaşandığı üzere, yenilgiyle sona eren devrimci dönemlerin ardından sol harekette genelde inkarcı ve tasfiyeci rüzgarların esmesi anlaşılabilir bir durumdur. Böylesi rüzgarlar kof devrimcileri önüne katıp düzen yanlılarının cephesine sürüklerken, aynı zamanda da işçi hareketinde devrimciliğin küçümsenip reformculuğun yüceltilmesine hizmet eder. Lenin 1905 devrim yenilgisinden sonra gelişen tasfiyeci dalgayı teşhir ederken bu gibi hususlar üzerinde durur. Ve Rus reformcularının, devrimci tutumunu sürdüren insanları, “yenilgiye uğratıldıkları yere yeniden sokulmak istemekle” suçladıklarını hatırlatır. Lenin’in ifadesiyle, “devrime doğru yeniden sokulmak, durup dinlenmeksizin çalışmak, yeni durum çerçevesinde devrim fikrini yaymak ve işçi sınıfının güçlerini o devrim için hazırlamak” reformculara göre devrimci proletaryanın başlıca suçudur.
280 syf.
·6 günde·7/10
Kadının, Marksist ideolojideki yerini anlatan kitap, Karl Marx, Friedrich Engels, Vladimir Lenin ve Stalin'in kadınlar hakkındaki söylemlerine dayanmaktadır.

Marx-Engels ikilisi, özellikle Ingiltere Endüstrisinde kadının nasıl bir rol aldığını kendi eserlerinde tahlil etmişlerdir.
Kitapta da, bu tahlillerin içlerinden en çarpıcı olanlara yer verilmiş.

Ingilteredeki kadınların neden fuhuş batağına düştüğünü, proleterlerin neden seks ve alkol batağına saplandığını hem istatistiksel, hem toplumsal hem de psikolojik olarak işleyen düşünürler, aslında bu sorunun sadece ingiltere ile sınırlı kalmayacağı, kapitalizmin zehrini akıttığı her ülkede benzer senaryoların vuku bulacağını gözler önüne seriyor. Kutsiyetini kaybetmiş, ahlâkı bozulmuş, parçalanmış, yıkılmış ailelerin zor şartlar altında nasıl çalıştıkları, meslek meslek açıklanmış.

Burjuvazinin sadece kadını değil 4 yaşındaki çocukları dahi nasıl makine gibi çalıştırdığı, günde on sekiz saat çalışan çocukların vücutlarında meydana gelen hastalıklar ve omurga yapılarının kötüleşmesi hatta kadınların bu şartlarda çalışmaları yüzünden çocuk sahibi olamamaları... Işte tüm bunlar kitapta Marx-Engels tarafından açıkça gösterilmiş.

Lenin ve Stalin ise, kadınların da erkekler gibi kanuni haklara ve toplumsal eşitliğe vurgu yaptığı metinleri, konuşmaları kitapta yer alıyor.
Eğer kadın haklarının tarihsel gelişimi açısından bilgi sahibi olmak istiyorsak, özellikle 1850-1940 lı yıllar arasındaki donemi merak ediyorsak kitabı okumamız gerekiyor. Belki tarih boyunca dönem dönem kadının toplumsal hareketteki yeri artmış olsa da bu durumu ideoloji haline getiren Yuce Karl Marx'a tüm kadınların neden müteşekkir olması gerektiğini, bu kitapla bir kez daha anlamış bulunuyoruz.

EZİLEN CİNSİYET İÇİN ÖZGÜRLÜK VE EŞİTLİK sloganını benimseyen tüm insanlara selam olsun
224 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Komünizm, tüm sınıfların eşitliğine dayanan ideoloji olarak kadın-erkek cinslerinin de eşitliği hakkında da yenilik getirmiştir. Bunu yaparken ise erkekleri aşağılamak ya da bu eşitsizliğin sebebi olarak erkekleri göstermek girişiminde bulunmamıştır. En azından bu kitapta bunu görüyoruz.
Karl Marx , Friedrich Engels ve Vladimir İlyiç Lenin 'in kadın ve aile hakkındaki düşüncelerini içeren kitapta, sömürünün her türlüsüne karşı çıkan komünizmin kadının sömürülmesine de karşı çıktığını ve kadının özgürleşmesi ile kadın hakları eşitliğinin gerçekleşmesi konusunda nasıl bir yol gösterici olabileceğini çok net anlıyoruz.
Kitapta bu 3 büyük devrimcinin özellikle
- Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi
- Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
- Büyük Bir Başlangıç
isimli eserleri başta olmak üzere diğer eserleri ve söyleşilerinin (kitabın en sonunda yer alan Lenin söyleşisi) kadın ve aile konusundaki bölümleri aynen yer alıyor.
Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımızın, oy haklarını, boşanma haklarını, çalışma haklarını, siyasal haklarını, toplumsal haklarını vb gündeme getiren bu 3 büyük devrimci; belki yaşadıkları dönemde kendilerini dünyaya yeteri kadar ifade edemediler ancak bunun kadın haklarının geldiği noktayı iyi anlamak için bu kitabı ( Kadın ve Marksizm Ve bu kitabı) okumak son derece yararlı bir iş olacaktır.

(Lenin'in, kadının örgütlenmesini ve devrimlerde neden bulunması gerektiğini açıkladığı satırları okurken, milli mücadelemiz ve sonrasında Ulu Önder'imizin neden kadınlara bu kadar değer verdiğini çok daha iyi anlıyoruz.)
Eylem
Eylem Seçme Yazılar - Devrim, Demokrasi, Sosyalizm'i inceledi.
384 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Lenin'in önemli eserlerinden/yazılarından ( Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi, Ne Yapmalı, Bir Adım İleri İki Adım Geri, Sosyal Demokrasinin Demokratik Devrimde İki Taktiği, "Sol" Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Nisan Tezleri, Sosyalizm ve Din, Sosyalizm ve Savaş, Emperyalizm; Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Devlet ve Devrim...) önemli kesitleri içeren bir kitap... Kitap yazıları tarihlerine göre 8 bölüme ayırmış; her bölümden önce tarihsel koşullar ve siyasi tartışmalar hakkında bilgi verilmiş; ki bu da eseri/yazıyı, Lenin'i, Leninizm'i okumayı ve anlamayı çok kolaylaştırıyor... Bir başucu kitabı, Lenin okurken yararlanılacak önemli bir kaynak...
224 syf.
Lenin’in 1914 yılından başlayarak 1922 yılına dek gerçekleşen gelişmelerden ve fikir ayrılıklarından yola çıkarak kaleme aldığı self determinasyon (kendi kaderini tayin) ilkesi proleteryanın ezilen ulusların bağımsızlık mücadelesiyle ilgili olarak ne yapması gerektiği üzerine yazdığı broşürlerden oluşmaktadır.
Sol düşüncenin de üzerinde mutabık olamadığı bu konuda Lenin'in ele aldığı kavramların önemini anlamanın meseleyi kavramamızı kolaylaştıracağını düşündüğüm için incelememi, kitapta üzerinde sıkça durulan konu başlıkları üzerinde durarak gerçekleştireceğim. Bahsettiğim fikir ayrılıklarından (Polonyalı sosyalistlerin görüşleri, ve özellikle Rosa Luxemburg'un fikirleri) spesifik olarak bahsetmeyeceğim, meselenin özünü kavramanın daha mühim olduğu düşüncesi içerisindeyim. Dolayısıyla ele almaya çalışacağım konu başlıkları bu tartışmaları kapsamayacaktır.

LENİN - ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI /
VE SOSYALİST PROLETERYANIN BU HAKKA KARŞI BENİMSEYECEĞİ TUTUM ÜZERİNE,
Kendi kaderini tayin hakkını ele alırken, ezen uluslar kadar ezilen uluslar için de ''Ulusal Kültür'' meselesi oldukça büyük bir öneme sahip, ulusal kültür bilinci her ne kadar ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının istemine gerekçe oluştursa da bir burjuva ideolojisi olan ulusal kültür sloganı ile Enternasyonal’in proleteryanın kapitalist düzene karşı birleşmesinin önünü açacak ve büyük kucaklaşmanın temelini güçlendirecek olan self seterminasyon ilkesinin desteklediği ulusal kültür süreci farklıdır. Lenin bu konuda ‘’Demokratizmin ve dünya işçi hareketinin enternasyonal kültürü sloganını öne sürerken, biz her ulusal kültürden yalnızca demokratik ve sosyalist öğeleri alıyoruz ve bunları, yalnızca ve kesin olarak burjuva kültürüne, her ulusun burjuva milliyetçiliğine karşı olduğumuz için alıyoruz.’’ vurgusunu yapmaktadır. (shf 21, Sol yayınları)
Burada önemli olan kısım burjuvazinin ulusal kültürünün ‘’gerçek’’ olmasıdır, gerçeklikle altı çizilen bu kültür işçileri düşünme olanaklarından yoksun bırakan, onları bölen militan burjuva milliyetçiliğidir. Dolayısıyla ‘’Ulusal Kültür’’ dediğimizde ulusların kaderlerini tayin hakkı ile vahşi milliyetçilik duyguları arasındaki ayrımı bilmek bu sürecin en nihayetinde proleterya enternasyonaline hizmet etmesinin önünü açmak adına kritik bir öneme sahiptir.
Bugünlerin ezen uluslarının kendilerini inşa ettikleri burjuva devrimlerine baktığımızda, temelde yatan sebebin meta üretiminin tam zaferini sağlamak amacıyla yurt-içi pazarı oluşturma gereksinimini fark etmesi olduğunu görüyoruz, işte bu aşamada Lenin, dilin önemine değinmektedir. Lenin burada aynı dili konuşan halkların yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması ile pazarın devamlılığı arasındaki ilişkiyi belirtir. Burjuva için bu ortak dilin gelişmesini ve yazınsal olarak ortaya konulmasını etkileyecek olan ‘’bütün engellere’’ karşı girişilen mücadelenin temelinde yatan da sermaye sınıflarının bu amansız çıkarlarıdır. Dil birliği ve dilin engelsiz gelişiminin burjuva için önemi, o artık değeri oluşturuyorken bölünmüşlük ve farklılığın sürece ket vurmasının işine gelmemesinden kaynaklanır çünkü burjuva dil birliğinin pazar aktörlerini bir arada tutmak için eşsiz bir alan oluşturduğu bilgisine sahip olmuştur. Bu sürecin ‘’Ulusal Kültür’’ adı altında oluşturulup dil farklılıklarının bölücü nitelikteymişçesine gösterilip pazarlanması buna dayanır. Dolayısıyla Ulus-devlet’i anlamaya çalışırken dil ve kültür ilişkisinin et ile tırnak beraberliğine benzetilmesi, ulus bilincinin temelini oluşturduğunu esas olarak ele aldığımız her noktada, egemen sınıfların bu süreçten sağladıkları çıkarları da göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. (shf 53, Sol yayınları)
Bu kısımdan biraz geriye giderek kapitalizmin dünya sahnesine çıkışına vurgu yapmak, ulus bilincinin oluşturulma sürecini anlamamıza yardımcı olabilir. Kapitalizm gelişimi esnasında ulusal hareketlerin uyandırılması ve uyarılmasına bağlı bir yol izlemişti bunu gerçekleştirirken ulus-devlet mekanizmasının ortaya çıkarıldığını görmüştük, bunun yanı sıra ‘’ilerici’’ bir hareket olarak burjuva devrimi, oluşturulan bu uluslar arasındaki ticaretin yanı sıra, ulusal çitlerin yıkılmasının ve sermaye hareketinin, pazarın dışsallaştırılması gerekliliğinden dolayı, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin ve enternasyonal birliğin yaratılmasının da önünü açmaktadır. Kapitalizm rahminde sosyalizmi taşımaktadır denilen nokta işte budur, bu eğilim olgunlaşmış olan kapitalizmin sınıfsız topluma dönüşümü sağlayacak olan antitezin gebeliğini yapmaktadır. Bu gebelik sürecinde self-determinasyon ilkesi içeren, ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, ezilen ulusların özgürlüğü ve ayrılma ilkesinin zorunluluğunu içermektedir. Bu ilkenin ‘’ulusal boyunduruğa’’ karşı bir savaş olduğu altı çizilmesi gereken önemli bir detaydır. Self-determinasyon hakkının Marksizm’de bulduğu destek her türlü ulusal gelişim amacıyla ‘’ulusal kültür’’ uğruna yapılan savaşa verilen bir destek değildir. Bu küçük-burjuvanın yanında yer almak, dolayısıyla gerici-milliyetçi bir tavır almak ile sonuçlanmaktadır. Tam olarak burada Lenin'in milliyetçiliğe karşı altını ısrarla çizdiği bu farkın sebebi ise, milliyetçiliğin ciddi ve derin her siyasal sorunda gruplaşmanın sınıflara göre olduğu gerçeğinin üstünü kapatan bir pelerin olmasıdır.
Ulusal kültür ve milliyetçilik ile ulus eşitliğinin arasındaki farka, dil faktörüne ve yurt-içi pazar oluşumuna değindik. Şimdi değinmek istediğim kısım Lenin’in de yazılarında sıkça vurguladığı önemli bir başka nokta olan milliyetçilik ve bunun sınıf bilincinin oluşumuna, örgütlenmesine olan etkisi.
Bu kısım oldukça önemlidir. Sınıf bilincinin göz ardı edilmesini sağlayan milliyetçilik, sınıflar arası savaşımın tüm etkilerine rağmen güçlü ve engin gözüken parolalarla kitleleri sınıfsız bir toplumda yaşıyormuşuzcasına ayrılmaz bir bütünün yegane parçalarıymış gibi aldatır. Ulus-devlet politik gücünü dünya pazarındaki konumundan ve sermaye birikiminin yaptırımından, dolayısıyla emek-ücret sömürüsünden almasına rağmen, gücünün kaynağını korumak ve görünmez (invisible) kılmak için milliyetçi parolalara başvurmak zorundadır (*Bahsettiğimiz milliyetçi kodlar oluşturulurken kültürel normlar ve dilin kutsallığı kullanılabilir, egemen sınıfların yazımında olan tarih de bu süreç içerisinde değişmez yerini alır. Sermaye sahiplerinin piyonu olmaktan öteye gidemeyen ve bir kandırmacadan ibaret olan, kapitalist sistemde yer aldığı müddetçe Plütokrasi olmaktan öteye gidemeyecek olan ''demokrasi'' de gizleme sürecinin bir parçası olarak kullanılır.*) Aksi takdirde gerçekleştirdiği devasa sömürünün hesabını vermek durumunda kalacaktır. Enternasyonalin milliyetçi ideolojiye karşı giriştiği amansız mücadelenin bir diğer sebebi de budur.
Dolayısıyla, ulus-devletin kapitalist üretim ilişkilerinin örgütlenmesi için kaçınılmaz bir mekanizma olduğu bilinciyle hareket eden bir Marksist ‘’öyleyse ben niçin bir başka ulusun bu süreci gerçekleştirmesi için destek vermeliyim?’’ diye sorabilir. Burada asla unutulmaması gereken fark halihazırda ‘’ezen’’ statüsünde olan devletin kendi ulusu için ayrıcalıklar ya da özel üstünlüklere sahip olmasıdır, bu ‘’pratik olmak’’ olarak nitelendirilir, burjuvazi için belirli bir istemin pratik olup olmaması önemliyken, proleterya için mühim olan kendi sınıfını, burjuvaziye karşı güçlendirmek ve yığınları tutarlı demokrasi ve sosyalizm anlayışı içinde eğitmek olmalıdır, bu yüzdendir ki proleteryanın buradaki vazifesi her türlü ayrıcalığa ve istisnai duruma karşı mücadele etmek olmalıdır, diye belirtir Lenin ve şöyle ekler: ‘’Burjuvazi, her zaman kendi ulusal istemlerini ön plana çıkarır. Bunları kesinlikle ileri sürer. Ama proleterya için bu istemler, sınıf savaşımının çıkarlarına bağımlıdır. Teorik bakımdan, belirli bir ulusun başka bir ulustan ayrılmasının ya da bu ulusun bir başka ulusla eşitliğinin, burjuva demokratik devrimi tamamlayıp tamamlayamayacağını önceden kestirmek olanaksızdır. Her iki halde de proleterya için önemli olan şey, kendi sınıfının gelişmesini güvence altına almaktır. Burjuvazi için önemli olan şey, bu gelişmeyi baltalamak ve ‘’kendi’’ ulusunun amaçlarını proleteryanınkilerden öne almaktır. Bu nedenle proleterya, kendi kaderini tayin etme hakkının tanınması isteminin, deyim uygun düşerse, ‘’olumsuz’’ yönüyle yetinir ve hiçbir ulusa başka bir ulusun sırtından üstünlükler vermeye, bu konuda taahhütlerde bulunmaya kalkışmaz.’’ (shf 68, Sol yayınları) . İşçilerin self-determinasyona dair ele almaları gereken elzem tutumu vurgulayan devrimci proleteryanın esaslı öğretmenleri Marx ve Engels de ‘’Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz’’ diyerek proleteryanın vazifesini özetlerler. (F.Engels, Emigre Literature - I. Polonya Bildirisi)
Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının ulus eşitliğinin sağlanması konusundaki önemine değinmiştik, burada akla gelen bir diğer soru doğal olarak ‘’Ulusal eşitliğin talebi ulusal ayrılmayı da beraberinde getirir mi?’’ oluyor, Lenin bu konuda Norveç’in İsveç’ten ayrılması (1905) örneğini veriyor ve ekliyor: ‘’İsveçli işçilerin, Norveçlilerin ayrılma hakkını tanımış olmaları, Norveçli ve İsveçli işçilerin kardeşçe sınıf dayanışmasının ve birliğinin güçlenmesine yardım etmiştir. Çünkü bu davranış, Norveçli işçileri, İsveç işçilerinin İsveç milliyetçiliğine kapılmadıklarını, Norveçli proleterlerle kardeşliği İsveç burjuvazisinin ve aristokrasinin ayrıcalıklarının üzerinde tuttuklarına inandırmıştır’’ Böylelikle Lenin’in self -determinasyon ilkesinden yola çıkarak bütün ulusların tam hak eşitliğini tanımakla yetinmemek, aynı zamanda bağımsız devlet kurmada da hak eşitliğinin tanınması anlamını çıkarmamız mümkün. ‘’Bütün uluslar için tam hak eşitliği; ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı; bütün ülkelerin işçilerinin birleşmesi…’’ (shf 117- Sol yayınları)
Sosyalizm ile ulusal eşitliğin kaçınılmaz bağına tekrar dönecek olursak, self-determinasyon ilkesinin önemini bir kere daha anlayabiliriz. Burada Marx’ı anmak faydalı olacaktır, Marx, Gotha Programının eleştirisinde daha önce de değindiğimiz, kapitalizm var olduğu müddetçe sosyalizm de var olacaktır, çünkü sosyalizm kapitalizmin eleştirisidir, onun rahminden doğmaktadır’ı inceler ve kapitalist toplumdan komünist topluma geçiş döneminin varlığına değinir bu geçiş döneminde devlet, prolteryanın devrimci diktatörlüğünün ta kendisi olacaktır. (shf 152, Sol yayınları ve Gotha-Erfurt programlarının eleştirisi, Sol Yayınları, shf 41) İşte tam da bu noktada, kapitalizmi sosyalizm biçimine sokmakta, proleterya ulusal baskıyı ortadan kaldırmanın olanağına erişir, bu olanağın süreci baltalamaması ve ilerici olmasının koşulu halkın ‘’sempatilerine’’ uygun olarak, devlet sınırlarının çizilmesini de içermekle beraber, tam ayrılma özgürlüğü ve tam demokrasinin her alanda mevcut olmasıdır. Burada henüz ayrılan ulusların düşmanlıklarının çabucak yok olmalarını düşlemek de hayalperestlik olacaktır, ezilen ulusun, kendisini ezen ulusa karşı düşmanlığı bir zaman sürecektir, bu düşmanlığın sona ermesi uluslar arasında tam olarak oluşturulması gereken demokratik ilişkilerin kesin olarak kurulmasından sonraya kalacaktır. Bu süreç de herhangi bir kapitalist düzende gerçekleşemeyeceğinden, baskının ortadan kalkması için, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasını zorunlu kılar, yani ancak sosyalizmin varlığıyla gerçekleşebilmektedir. (shf 155, Sol yayınları)
Ulusal öfkeden bahsetmişken sosyalist devrime ve değişimlere vurgu yapmak yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Devrim, bütün ezilenlerin ve hoşnutsuz olanların patlak veren yığın savaşıdır. Toplumsal devrimin, sömürgelerde ve Avrupa’da, Asya’da ayaklanmalar olmadan, henüz sınıf bilincine sahip olmayan proleter, yarı-proleter yığınların kısıtlama ve gerici hareketlere (toprak ağalığı, din, burjuva reformizmi vb.) karşı bilinçlenip örgütlenmedikçe gerçekleşeceğini düşünmek, devrim hareketini reddetmekle eş değer oluyor. Dolayısıyla toplumsal devrimlerin herhangi bir çatlama olmadan oluşmaya başlayacağı düşüncesi ‘’değişim’’ düşüncesini anlamamaktan ileri gelmektedir. Bu tür gelişmelerden yoksun ''nato kafa nato mermer'' bir devrim beklemek, değiştirmenin, devirmenin ve hareketin ne demek olduğunu bilmemektir. Lenin bu konuya değinirken: ‘’Saf bir toplumsal devrim bekleyen kimsenin ömrü, bunu görmeye yetmeyecektir. Böylesi, gerçek bir devrimin ne olduğunu hiç anlamayan sözde-devrimcidir’’ diyerek bahseder. (shf 189- Sol yayınları)
...
...
Demem o ki Lenin’in ulusların kaderini tayin hakkı yazıları, sosyalist devrime gidecek olan yolda self-determinasyon ilkesinin önemini kavramak ve burjuvaziye karşı verilen mücadelede sınıf savaşımının kolunu güçlendirmek için ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu anlamak adına başvurulabilecek yegane eser olmanın eşsizliğini taşıyor. Tüm bunların yanı sıra Lenin’in argümanlarının Wilson prensiplerinde yer alan ‘’ulusların kaderlerini tayin hakkından’’ önce evrensel ulus eşitliği adına dile getirilmiş olması da tuzu kuru liberalleri pazar arayışları adına küçük ulusların milliyetçi duygularından nasıl yararlandıklarını da gözler önüne seriyor.

Konuyu daha kapsamlı ele almak isteyenler adına önerebileceğim birkaç okuma:

Benedict Anderson – Imagined Communities
Miroslav Hroch – Avrupa’da Milli Uyanış
V.I. Lenin – Emperyalizm
Taner Timur – Türk Devrimi ve Sonrası (Türk Devrimi ve Sovyetler arasındaki ilişkiyi ve bir kod olarak halkçılık ilkesinin kullanımına dair)
III. Komintern:
https://ozgurlukdunyasi.org/...munist-enternasyonal

Konuyu tarihsel vakalarla incelemek ve yorumlamak isteyenler için ise birkaç önemli örnek:

İrlanda’nın bağımsızlığı sorunu üzerine
Norveç’in İsveç’ten ayrılması
Polonya’nın 20. yy başlarındaki durumu
Avrupa’da Alsace sorunu, Fransa ve Almanya’nın durumu
64 syf.
·Puan vermedi
Devlet sadece yaratıkalrımız üzerine oluşan sanıdan ibaret . Bizler ne kadar köleci zihniyetleri yıkarsak yıkalım onların dışına çıkamıyoruzdıur. Kölelik yıkılsın diye baş gösterenler hiç bir zaman bir devletin baskısından kurtulamaz. Feodal beyliklerdw kapitalizmin önüne geçeemediler .
176 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bu kitapta Lenin, dünya savaşının çıkışıyla ve Almanya'da işçi hareketinin kendi burjuvazisine destek vermesiyle büyük tartışmaların yapıldığı yıllarda, emperyalist savaşı iç savaşa çevirme anlayışları doğrultusunda Bolşeviklerin savaşa, ayaklanmaya, devrime ve kurucu iktidara ilişkin temel görüşlerini ortaya koyuyor… Ders niteliği taşıyan ciddi bir yapıt. Tartışmayı sevenler için iyi bir fırsat!
136 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
lenin'in marksizmde sol sapmayı eleştirdigi ünlü kitabıdır. lenin marksizm ve devrim açısından sol sapmayı sağ sapma (legalizm) kadar tehlikeli görmese de devrimin dik bir doğrultu üzerinde burjuvaziyle hiçbir uzlaşma anlaşma eğilimine girilmeden gerçekleştirilebileceğini düşünen maceracılara bu kitabıyla güzel bir tokat atmıştır. sınıf savaşımında devrimci taktiğin nasıl olması gerektiği konusunda bir baş ucu eseri diyebiliriz. Her solcunun mutlaka okuması gerektigini düşünüyorum.
224 syf.
·Puan vermedi
Siyasal bilgiler fakültesinde öğrenciliğim sırasında; Hocam Ümit Hassan (Kıbrıslı idi)'ın dersi olan "Türk İslam Düşünce Tarihi"n den bitirme tezi olarak hazırladığım "İslamiyette Genelde Aile, Özelde Kadının Yeri" başlıklı tezimin araştırmaları sırasında okuduğum ve incelediğim eserlerden birisi de bu kitap idi. O zamanlar yasaklı olmasına rağmen bulup buluşturur ve okurduk. ben de öğle yapmıştım. Her zaman ifade ettiğim gibi bir kitabı
ders çalışma ve bir vazifeyi ikmal etme babında ele alırsanız, üzerinizde taşıdığınız fazladan bir yük gibi görürsünüz. O zamanlar benim içinde bu böyle olmuştu... Ama çokça da istifade ettiğimi de itiraf etmeliyim...

Yazarın biyografisi

Adı:
Vladimir İlyiç Lenin
Tam adı:
Vladimir İlyiç Ulyanov, V. İ. Lenin
Unvan:
Rus Sosyalist Devrimci, Ekim Devrimi'nin Lideri, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin Öncülü Olan Rus Komünist Partisi/bolşevik Lideri, Yazar
Doğum:
Rusya, 1870
Ölüm:
Moskova, 1924
Vladimir İlyiç Ulyanov, bilinen adıyla Lenin (22 Nisan 1870, Simbirsk - 21 Ocak 1924, Moskova), Rus sosyalist devrimci, Ekim Devrimi'nin lideri, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin öncülü olan Rus Komünist Partisi/Bolşevik lideridir.

Lenin aynı zamanda Marksist teorik ve felsefi yazıların yazarı olarak bilimsel sosyalizmin Marx ve Engels sonrası geliştiricilerindendir. Lenin'in en büyük amacı; kapitalizmin uzlaşmaz sınıf çelişkilerinden proleter bir dünya devrimi oluşturup toplumsal sınıf karşıtlıklarının olmadığı insan toplumunun tarihsel oluşumuna öncülük etmekti.[2]
Kendisi, Marksizm üzerine kurulmuş politik ve ekonomik bir teori olan Leninizm'in de kurucusudur. Leninizm, Marksizmin çağın gereklerine göre hem kuramsal hem politik hem de ekonomik alanda, temel ilkelere bağlı kalarak yeniden uyarlanması olarak anlaşılır. Leninizm kavramı, yeni olgular ve yeni bilimsel gelişmeler doğrultusunda Marksizmin yeniden üretilmesi gereği üzerinden değerlendirilir ve Marksizmin devrimci ve bilimsel özüne uygun olarak geliştirilmesi olarak anlaşılır.

Çocukluğu ve gençliği

Rusya İmparatorluğu zamanında adı Simbirsk olan Ulyanovsk'ta doğan Lenin demokrasi ve özgür eğitim için mücadele veren devlet memuru İlya Nikolayeviç Ulyanov (1831-1886) ile liberal görüşlere sahip Maria Aleksandrovna Ulyanov'un (1835-1916) oğludur. Ailenin etnik yapısı çeşitlilik gösterir. "Lenin'in ataları Rus, Kalmuk (Oyrat), Tatar, Yahudi, Alman, İsveçli ve muhtemelen diğer birkaç halka daha mensuptur." [5] Lenin Rus Ortodoks Kilisesi'nde vaftiz edilmiştir.
Yaşamının ilk yıllarında iki trajedi ile karşı karşıya kalmıştır. Bunlardan birincisi 1886 yılında babasının beyin kanamasından ölümü, ikincisi de Mayıs 1887'de ağabeyi Aleksandr İlyiç Ulyanov'un Rus çarı III. Aleksandr'ın hayatına kasteden bir bombalama eylemine katılması nedeniyle asılmasıdır. Aleksandr tutuklandığı sırada yanında bulunan kızkardeşi Anna, Karzan yakınlarındaki küçük Kokuchkino kasabasına sürülmüştür.
Resmî Sovyet biyografilerinde, devrimci eylemlerinin temelinin bu olaylarda yattığı söylenir. Sovyet ders kitabında basılan Beluzov'un ünlü resmi genç Lenin'i ve annesini Aleksandr'ın kaybı için yas tutarken gösterir. "Farklı bir yol izleyeceğiz" cümlesi Lenin'in halk devrimi için anarşist ve bireysel yöntemler yerine Marksist bir yaklaşım seçtiği anlamına gelmektedir. Lenin Marksizm ile ilgilenmeye başladıktan sonra öğrenci gösterilerine katıldı ve sonunda tutuklandı. Kazan Üniversitesi'nden atıldıktan sonra bağımsız olarak çalışmalarına devam etti ve 1891 yılında avukatlık yapmak için lisans aldı.
Latince ve Yunanca konusunda kendini gösteren Lenin aynı zamanda Almanca, Fransızca ve İngilizce de öğrendi. Ancak Fransızca ve Almanca bilgileri yetersizdi. 1917'de Inessa Armand'ın yardımıyla Fransızca ve İngilizce ile yazılan makaleleri çevirmiş ve aynı yıl Cenevre'de S.N. Raviç'e Benim Fransızca ile ders verme kabiliyetim yok. demiştir.

Devrimcilik dönemi

Lenin Samara’da birkaç yıl çalıştıktan sonra 1893 yılında St. Petersburg’a yerleşti. Kariyer yapmak yerine devrimci propaganda ile uğraşmayı tercih etti ve Marksizm üzerine çalıştı. 7 Aralık 1895'te tutuklandı. 14 ay tutulduktan sonra Sibirya’daki Shushenskoye köyüne sürgüne gönderildi.
Temmuz 1898’de bir sosyalist eylemci olan Nadejda Krupskaya ile evlendi. Nisan 1899'da Razvitiye kapitalizma v Rossi (Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi - Geniş-Çaplı Sanayi İçin Bir İçpazarın Oluşma Süreci) yayımlandı.
1900 yılında cezasının sona ermesinin ardından Rusya’da ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde çalıştı. Zürih, Cenevre, Münih, Prag, Viyana, Manchester ve Londra’da bulundu. Sürgünde iken, sonraları önde gelen rakiplerinden olacak olan Julius Martov ile Iskra gazetesini kurdu. Devrimci hareket üzerine çeşitli makaleler ve kitaplar yazdı. Bu dönemde çeşitli mahlaslar kullandıktan sonra sonunda Lenin mahlasını kullanmaya karar verdi.
Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nde (RSDİP; Rusça: РСДРП ) etkin görev aldı. 1903 yılında yazdığı Çto delat? kitapçığının kısmen etkilemesiyle ortaya çıkan parti içi bölünmede Menşeviklere karşı Bolşeviklere önderlik etti. Bu kitapçığın devrim öncesi Rusya’sında en etkili kitapçıklardan biri olduğu söylenir. 1906 yılında RSDİP’nin başkanlığına seçildi ve güvenlik nedeniyle 1907 yılında Finlandiya’ya geçti.
Avrupa'daki seyahatlerine devam ederek 1912’de Prag Parti Konferansı ve 1915’de Zimmerwald Konferansı gibi birçok sosyalist toplantıya ve etkinliğe katıldı. Lenin Zimmerwald Solu'nun en önemli lideriydi. Inessa Armand Rusya’yı terkedip Paris'e yerleştikten sonra sürgünde yaşayan Lenin ve diğer Bolşevikler'le karşılaştı. Armand'ın bu dönemde Lenin'in sevgilisi olduğuna inanılır. Lenin daha sonra İsviçre’ye geçti.
1914 yılında I. Dünya Savaşı başladığında, o zamanlar kendilerini Marksist diye tanımlayan Avrupa'nın Sosyal Demokrat partileri kendi ülkelerinin savaş için harcadığı çabayı destekledi. Lenin, Alman Sosyal Demokratları'nın savaşı desteklediğine ilk başlarda inanmamıştı, bu olaylar neticesinde savaşı destekleyen partilerden oluşan İkinci Enternasyonal’den ayrıldı. Lenin “emperyalist savaş” olarak nitelediği bu durumun sınıflar arası savaşa dönmesi gerektiğini savunuyordu.

Ekim Devrimi

Ana madde: Ekim Devrimi
8 Kasım’da Lenin, Rus Sovyet Kongresi tarafından "Halk Komiserleri Konsey Başkanı" (hükümet başkanı) seçildi.
"Komünizm Sovyet iktidarı ile tüm ülkeye elektriğin ulaştırılmasıdır" diyen Lenin, Rusya’nın her yerine elektrik götürülmesinin ve tarım ile sanayinin modernize edilmesinin önemini vurgulamıştır. "Sanayinin modern ve ileri teknoloji üzerinde örgütlenmesinin ve kent ile kırsal arasında bağlantı sağlayacak olan elektriğin yaygınlaştırılmasının kent ile kırsal arasındaki ayrımı ortadan kaldıracağını, kırsaldaki kültür düzeyini yükseltmeye olanak sağlayacağını ve ülkenin en ücra köşelerinde bile geri kalmışlığı, cehaleti, yoksulluğu, hastalığı ve barbarlığı yok edeceğini köylülere göstermeliyiz." Herkes için ücretsiz evrensel bir sağlık sistemi kurmak, kadınlara haklarını iade etmek ve okur yazar olmayan Rus halkına okuma yazma öğretmek konularında çok hevesliydi. Ama Bolşevik hükümetinin öncelikli eylemi Rusya’yı I. Dünya Savaşı’ndan çekip kurtarmaktı.

Yaşamının son yılları

Ana maddeler: Gürcistan Olayı ve Lenin'in Vasiyeti

Lenin'in sağlığı, devrim ve savaşın getirdiği gerginlik sonucu oldukça zarar görmüş, suikast girişiminde aldığı yaralar sağlık durumunu daha da kötüye götürmüştü. Kurşun hâlâ boynunda idi ve omuriliğe yakın durduğu için, o günün tıp tekniğiyle çıkarılması mümkün değildi. 1922 Mayıs’ında ilk defa felç geçirerek sağ tarafı kısmen felçli kalan Lenin’in hükümetteki rolü giderek azaldı. Aynı yılın Aralık ayında geçirdiği ikinci felçten sonra aktif politikadan çekildi. 1923 Mart’ında geçirdiği üçüncü felcin sonrasında konuşma yeteneğini de yitirerek ölene kadar yatağa bağımlı kaldı.
İlk kez felç geçirdikten sonra, hükümet ile ilgili bazı yazıları eşine dikte ettirdi. Bunların arasında en ünlüsü Lenin'in Vasiyeti’dir. Bu vasiyette, başta Stalin olmak üzere önde gelen komünistleri eleştiriyordu. 1922 Nisan ayından itibaren Komünist Parti’nin genel sekreteri olan Stalin'in eline sınırsız bir otoritenin geçtiğini söylemiş ve yoldaşların Stalin’i bu görevden uzaklaştırmak için bir yol aramalarını önermiştir.
Lenin’in ölümünden sonra eşi, 1924 Mayıs’ındaki 13. Parti Kongresi’nde okunmak üzere vasiyeti Merkez Komite Sekretaryasına teslim eder. Vasiyet o dönemde partiyi yöneten Grigori Zinoviev, Lev Kamenev ve Josef Stalin'i zor durumda bırakır. Partide Lenin'in büyük otoritesi ve saygınlığı metnin örtbas edilmesi ihtimalini imkânsız kılıyordu. Ancak Leon Troçki'ye karşı iktidar mücadelesi veren Zinoviev, Kamenev ve Stalin ellerini zayıflatmak da istemiyorlardı. Bu durumda Merkez Komite toplanacak[29] ve metnin 13. Kongre delegelerine not tutmamaları ve metinden kongrede bahsetmemeleri şartıyla okutulmasına karar verilir. Lenin'in eşi Krupskaya karara karşı çıksa da sonuç değişmez. Metin delegeler tarafından ayrı ayrı okunur ve Lenin'in beklediği iddia edilen etkiyi yaratmaz. Stalin Genel Sekreterliğe devam eder. Vasiyetin bır kısmı ilk olarak 1926 yılında Max Eastman tarafından Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlandı. Troçki ise partiden tasfiye edilip sürgüne gittiği dönem içerisinde 1934 yılında metni basacaktır.
Lenin 21 Ocak 1924 günü, 53 yaşında öldü. Lenin’in ölüm sebebi için yapılan resmî açıklama serebral arteriyoskleroz ya da dördüncü bir inme idi. Ancak Lenin’i tedavi etmeye çalışan 27 doktorun yalnız sekizi otopsi raporunda bu sonuca vardığı için, ölümü ile ilgili başka teoriler de ortaya atıldı. Tarihçilerin büyük çoğunluğu ölüm sebebinin, suikast neticesi boynunda kalan kurşunun neden olduğu bir felç olduğu konusunda hemfikirdir.
Lenin’in ölümünden üç gün sonra Petrograd şehrinin adı Leningrad olarak değiştirildi. Sovyetler Birliği, 1991 yılında dağıldıktan sonra şehrin adı Sankt Petersburg oldu. Leonid Krasin'in önerisiyle mumyalanan naaşı 27 Ocak 1924 tarihinde Moskova’da Lenin’in Mozolesi’nde daimî istirahatgâhına kondu.

Yazar istatistikleri

  • 309 okur beğendi.
  • 2.179 okur okudu.
  • 44 okur okuyor.
  • 1.803 okur okuyacak.
  • 19 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları