Abbas Vali, İran Kürdistanı’nda yer alan Mahabad kentinde doğdu. Henüz 17 yaşındayken “komünist manifesto”,” ne yapmalı” gibi sosyalizmi inşa eden kitaplar okuyan Vali, siyaset bilimi eğitimi almak için İran Ulusal Üniversitesi’ne gitti. Vali, mezun olduktan sonra yüksek lisans ve doktora için İngiltere’ye gitti; akademik kariyerine Galler’de başladı. Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile eski Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KRG) Başkanı ve Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) Genel Başkan Yardımcısı Neçirvan Barzani’nin ısrarları üzerine 2005 yılında Erbil’de Kürdistan Üniversitesi’ni kurdu. 2008 yılında KRG ile ilişkileri bozulan Abbas Vali, Irak’tan ayrıldı ve Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde misafir öğretim görevlisi olarak ders vermeye başladı.
“Kürdistan Cumhuriyeti”, “Kapitalizm Öncesi İran”, “Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri” kitapları Avesta Yayınları tarafından Türkçe’ye çevrilerek yayımlandı.
Kürtler ancak konuşmayarak konuşabilmişlerdir.Foucaultcu bir dille söyleyecek olursak, iktidar ve tarihsel
söylem, asıl amacı kendi söylemsel ve siyasi birliğini tehdit eden "farklılıkları" bastırarak yekpare ulusal/egemen kimliğini korumak için tarihsel bilgiyi kullanmak olan bir "hakikat
rejimi" inşa etmiştir. Söylem ve pratikte Kürt kimliğinin kurucu öğelerinin bastırılmasının egemenin kimliği ve birliği açısından halen elzem olması, Kürdün modern Türk tarih ve siyasetinde iktidarın namevcut göstereni olduğu acı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Kürt kimliği ve tarihinin hâlâ bastırılıyor olması, ötekiliğin ayak dirediğini ve bu ötekiliğin özünde bastırmanın travmasının yattığını gözler önüne sermektedir: Kürt kimliği, egemenin kimliğini tanımlayan farklılıklar düzleminde mevcudiyetini sürdürmektedir. O göstermeden göstermekte; sadece yokluğuyla mevcut olabilmektedir. Son yıllarda, yani Türkiye’nin AB’ye girme siyaseti güttüğü; bunu takiben Türk hükümetinin arkaik olan siyasi ve hukuki süreç ve pratikleri demokratikleştirmeye ve reforma tabi tutmaya çabaladığı bir dönemde, Türkiye’deki Kürtlerin statüsünü tanımlayan paradoks budur. Toplumda "mevcut" olan ama temsil gücü olmayan, egemeni ihlal etmeyecek bir şekilde kendini temsil edemeyen bir "öznenin"; tarih ve siyaset sahnesinde "anlamı/temsili" olmayan bir öznelliğin paradoksudur bu.