Geri Bildirim
Babek Ahmedi

Babek Ahmedi

10.0/10
1 Kişi
·
1
Okunma
·
0
Beğeni
·
288
Gösterim
Adı:
Babek Ahmedi
Unvan:
İranlı Mütercim, Sanat Eleştirmeni, araştırmacı,Yazar
Doğum:
Tahran, İran, 1949
Babek Ahmedi, İranlı yazar, mütercim, sanat eleştirmeni ve araştırmacı. 1949 yılında Tahran’da doğdu. Tahran Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü’nden mezun oldu (1971). Pensilvanya Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. 1975 ve 1976 yıllarını Londra’da, sonraki yılları 1979’a kadar Paris’te geçirdi. 80’li yılların başında Film dergisinde sinema ve özellikle Bresson, Tarkovski gibi yönetmenler üzerine yazı ve tercümeleri yayımlandı. Metnin Yorumu ve Yapısı (1992) adlı iki ciltlik önemli kitabında Barthes, Derrida, Kristeva, Paul de Man, Umberto Eco, Todorov, Jakobson, Greimas, Peirce, Schleiermacher, Dilthey, Gadamer, Ricoeur, Lévi-Strauss, Foucault, Lyotard, Deleuze, Bataille gibi o zamana kadar Fars okurunca bilinmeyen birçok düşünürü tanıttı. Sinema, felsefe, sanat felsefesi ve estetik konularında çok sayıda telif ve tercüme eseri bulunmaktadır.
Filmlerinin başrol kahramanı zamandır. Zaten bu yüzden Thomas Mann'nin Büyülü Dağ romanını çok sevmiştir. Bu romanı filme bile uyarlamayı düşünmüştür. Büyülü Dağ'da asli kahramanın adı zamandır. Durmadan bizlere zamanı hatırlatır. Romanda, Tarkovski filmlerinde olduğu gibi geçmiş, şimdiki zamana dönüşür ve şimdiki zaman belirleyici olur.
İvan'ın Çocukluğu'nda da olduğu gibi, filmin asıl karakteri Rusların savaş filmlerindeki kahraman tiplemesi değildir. Tarkovski'nin filminde, Nazilerin işgaline karşı kahramanca savaşan komünist ordunun vatansever bir genci olma vasfı arka planda bırakılarak onun yerine canlı bir varlık, bir insan, erken büyümeye maruz bırakılmış yalnız bir çocuk, içine kapanık ve karamsar karakterleri ile yakın plandadır. O geleceği yıllar önce kaybetmiş, tek yolu nihayetinde ölüm olan bir çocuk insandır.
Aldo Tassone, 1981 yılında Tarkovski'ye, Stalker'ın insanı umutsuzluğa sürükleyen
bir film olduğunu söyler. Bunun üzerine Tarkovski şöyle cevap verir:

Hayır, öyle değil! Ben bir sanat eserinin, özellikle de bu filmin umutsuzluğa sü­rükleyen bir film olduğuna inanmıyorum. Filmde bir an umutsuz bir tema göze çarpsa da bütünde böyle değildir. Umutsuz temalar hemencecik geçiştirilmiştir. Bu film aslında bir tür rafinasyondur. Birbirinden ayrışmanın hikayesidir ama seyircide umudu yeşertecek kadar teması vardır. Nasıl ki Aristo, trajedi insanı temizler diyorsa bende bu film insanı arıtır, rafine eder diyorum.
Tarkovski, tıpkı Heidegger'in Varlık ve Zaman'ın ilk bölü­münde dediği gibi gevezeliği pespaye bir olgu olarak görürdü. Çok konuşmak anlamı unutmak demektir. Karakterlerin suskunluk ve sessizlikleri sayesinde onların dünyasına yol bulabiliyoruz. Tarkovski filmlerinin en sevilen yüzleri ya az konuşan ya da hiç konuşmayan yüzlerdir.
Üç yıllık süre zarfında Rublov birçok şiddet ve cinayet olayına yakından tanık olur. Vladimir halkının Tatarlar ve onların Rus işbirlikçileri tarafından öldürülmelerine de şahit olan Rublov, kin ve nefretin yok edici gücünü ta iliklerine kadar hisseder. Yine Rublov, emirlerin fermanıyla ressamların kör edilişlerini ve bir Emirin kendi kardeşinin ağzına ve midesine kızgın kurşun doldurmasını seyretmek zorunda kalır. Kendisi de genç bir kadını kurtarmak gayesiyle giriştiği bir eylem sonucu saldırı halindeki düşman askerlerinden birini öldürmek zorunda kalır. Rublov artık yalnız ve kimsesiz biri olarak bir hücreye sığınır. Güzel bölüm "Andrey'in rivayeti ile musibet" kısmında ölmüş olan Teofanus'un hayaleti, öğrencisi Rublov'a görünerek kendisine 'hala iyiliğin kazanacağına olan inancını' taşıyıp taşımadığını sorar. Bu can alıcı soru sadece Rublov'a de­ğil, Gulak Rusya' sının başını çektiği XX. yüzyılın acı tecrübelerinin derinliklerinden bütün insanlığa sorulmuş bir sorudur. Andrey inleyerek şöyle der:

"Ah! Seni rüyamda görüyordum ... Onlar, her yeri yıktılar, yaktılar ve kadınlara
tecavüz ettiler. Kiliseleri darmadağın ettiler. Sen öldün, oysa ben bu musibeti
yaşamaya devam ediyorum. Gece ve gündüz insanlar için çalışıyorum ama
bunlara insan denir mi onu da bilmiyorum. Hayatım boyunca körmüşüm. Sen
haklıydın. Bir Tatar askeri gülerek kendileri olmasaydı da yine bizim birbirimizi
öldüreceğimizi yüzümüze haykırıyordu. Hayır! Ben artık buna devam edemeyeceğim."

Buna karşı Teofanus şu cevabı verir:

"Niçin? Onlar her şeyi yağmaladıkları için mi? Yaktıkları resimler dolayısıyla mı? Yok! Sen sadece günahlarının yükünü arttırdın. Benim de yarattığım bütün şeyleri yaktılar ama ben her defasında yeniden başladım. Sürekli işime devam ettim."

Bu, Rus zindanlarındaki cezasını çekmekte olan mahkum bir sanatçının evrensel
feryadıdır. Rublov, "Evet, her şeyi yaktılar." diye onaylar ve itiraf eder:

"Ben de bir günahkarım. Birini öldürmüşüm. Bir Rus askerini."

Teofanus:

"Bizim günahımız barbarlığa insani bir çehre kazandırıyor. İyilik etmeyi öğren.
Adaletli olmaya çalış ve Tanrı'nın günahları bağışlayıcı olduğunu hatırla!"
diye karşılık verince Rublov da:

"Onun bağışlayıcı olduğunu biliyorum. Öyleyse, ben de onunla sessizlik anlaşması yapıyorum. Ama sen neredesin? Cennette misin?"

diye sorar. Tarkovski'nin bütün yapıtlarında en sarsıcı olan o söz Teofanus'un
ağzından çıkar:

"Evet, ama bu öyle senin hayal ettiğin bir cennet değildir."

Dostoyevski' den esinlenen bu hikayedeki Alyoşa ve İvan arasında geçen söyleşide
bir kez daha Rus sanatında, imanın derinliklerindeki iyilik ve güzellik tartışılmaktadır. Andrey sükut eder. Tasvirlemek, imgelemek ve konuşmaktan vazgeçer. Yıllar sonra ansızın kendi elleriyle yaptığı bir çan onun yeniden kendine gelmesinin yolunu açar. Filmin renkli görüntülerinin arka planından son cevabı işitiriz. Dostoyevski'yi anımsatacak bir şekilde "Güzellik dünyayı kurtaracaktır." yargısı, çekilen acılara bir umut olur. Böylelikle sanat, mutlaklığın öteki yüzü olarak bilinir ve insanın cehennemi dünyasının üstündeki yerini alır. Sanatçının sorumluluğu, mutlak hakikati aramaktan başka bir şey değildir. Öyle ki ahlaki ve zor olan bu görev insanı cehennemden kurtarma çabasından da daha üstündür. Zira sanatçının çabası, böyle bir kurtuluşu da beraberinde getirebilme potansiyelini taşır. Tarkovski'nin Andrey Rublev üzerine
yazdığı kısa notlardaki özel mesajı da unutmamak gerekir:

"İmkansız olmasından çok, uçma arzusu, tekniğini bilmeden önce çanı yapma
hevesi, daha önce hiç kullanılmamış bir yöntem ile Ressamlık ... Bunların hepsi
öncelikle insana muhtaçtır. Yaratışın bedelini ödeme, kendini işinin derinliklerine
kaptırmak ... Yaratış bütünüyle sahici bir fedakarlıktır."

Tarkovski'nin yapıtları günümüzün kahramanlık destanları gibi dururlar. Oysa
yaşanılan zaman artık kahramanlığı önemsememektedir. Onun bütün filmlerinde,
insanın kendisini ve dünyayı tanımaya yönelik mücadelesi vurgulanmaktadır:

"Benim bütün filmlerimdeki ana tema ve gelecekte yapacağım filmlerimin ana
teması şu olacaktır: İdealist bir insan heyecan ve şevkle bir sorunun cevabını aramaktadır, hakikati tanıyabilmek için yürüdüğü meşakkatli yolda kararlı olup sabırla ve elde ettiği tecrübelerin şükrüyle hakikate yaklaşmaktadır. "

Tarkovski bu "idealist insan tiplemesi"nin yapıtlarının odak noktası olduğunu düşünüyordu. Şu an bütün filmlerini göz önüne aldığımızda, onun sonsuz çabası sonucu ortaya çıkan bu "insan tiplemesi"nin yapıtlarının can damarını teşkil ettiğine yakından tanıklık etmekteyiz. Andrey Rublev'in sonunu hatırlayalım!
Herkes genç Boris'in kilise çanı için gerekli olan döküm sırrını bildiğini zannetmekteyken gerçekte Boris bunu bilmemektedir. O, sadece çanın kullanım sırrını öğrenebilmek için araştırmaya hazır olduğunun farkındadır.

Bu yolda canını tehlikeye atarak ilerlemektedir. Sonunda başarıya ulaşır. Boris
çanı yapmayı başarır ve gözü yaşlı bir şekilde Rublov'un kucağına düşer.
Tarkovski, "Ben bu gencin seçmiş olduğu yolu çok iyi biliyordum. O, çanı, belli
olmayan sonuca kendisinin bile göstereceği tepkiden habersiz (meydana gelecek
sonuç ve belayı hesaba katmadan) olarak yapmıştır. Bu, dünyadaki en asil davranıştır ... Sanatçının içindeki bu alev, onu ızdıraplara sürükleyerek yıpratan ve nihayetinde onu canından eden bu düşünce, dünyada yapılabilecek işlerin en önemlisi ve hayırlısıdır. " der.
Kamera odanın tam ortasındadır. Öğlen güneşi tüm parlaklığıyla ışık saçmakta, ahşap evin penceresinden ağaçların yeşil yapraklan görünmektedir. Anne, üzerinde geceliği ile bir kapıdan içeri girerek kameranın karşısındaki başka bir kapıya yönelir. Bir an kapı eşiğinde durur ve güneş ışığı ile yaprak yeşili renkleri arasında etrafına ışık saçar. Ardından geri döner. Bu sefer üzerinde bir hırka vardır, ekranın sağında görülen ama kameranın dönmesiyle karşımıza ge­çen başka bir kapıdan dışarı çıkar. Bu arada Alyosha da dışarıda olmalıdır, zira kapıdan onu kız kardeşiyle oynarken görürüz bir an. Herhangi bir olay vuku bulmaz, diyalog da yoktur zaten ve plan kasvetli bir sessizlikle bitirilir. Plan sessizdir ama burada her şey annenin o ağır hareketleriyle anlam kazanmıştır.
Yalnızlık, hüzün, hayatın katlanmazlığı ve anlatılmaz bir acı ...
Kurban'ın son plan/sekansı ise 7 dakikalıktır. Bu sekansın kesme yöntemiyle
kurgusu seyircinin dikkatini asli gerçeklikten saptırıp ikincil olaylara yönlendirecekti.
Karakterlerin korku ve heyecanına dikkatle tanık olacaktık. Maria'nın karşısında diz çöküp elini öpen Alexander'a tepkisi, Otto'nun dökü­len gözyaşları, Yulya, Marta ve Victor'un endişesi olduğundan daha fazla önem kazanacaktı. Oysaki plan-sekansta Tarkovski ve Anna Asep'in şahane sahne tasarımı ve oyuncuların o mükemmel istisnai oyunu sayesinde seyirci, tüm bu olaylan aynı anda görmektedir. Ancak hiçbir şekilde gördüğü şeyin içsel mantığına, detayına kendini kaptırmamaktadır. Onun için önemli olan her eylemin mantığı değil eylemlerin birbiri ile olan entegrasyonudur. Otto, Alexander'ın evini yakmasındaki ritüel eylem yönüne bakarak olayın belgesel yönünü fark ediyor. Evin yanmasını değişik mesafelerden ve farklı açılardan görmek bir tür
korku, belki de enteresan bir duyguya sebep olacaktır. Ancak filmde kameranın
tema ile olan mesafesi, daha da önemlisi plan/sekans sayesinde o ritüelleşmiş
ve efsanevi ruhiyenin her aşaması izleyenin ruhunda belirginlik kazanıyor.
Alexander'ın hızlı ve endişeli hareketleri yakarışın, belki de şükredişin
bir göstergesi olarak açılmış elleri, yere düşmüş Adalayd'ın durumu -ki o da
ellerini eve doğru uzatmıştır, güya evi kurtarmak istemektedir- bu olayı sanki
bekliyormuş gibi bir doğallıkla izleyen Maria'nın rahatlığı, başını ambulansa
yaslamış Otto'nun acısı ... Tüm bunlar sabit bir noktada durmuş, kendi ekseninde
ritüel bir raksı andrırcasına ağır ağır hareket eden kameranın dönüşü
sayesinde çekilmiştir:

Bu sahnede amacım seyirciyi görünen olgular karşısında anlamsız heyecanlara
düçar etmek değildi. Seyirci, "İnsanın görünürde zaruri olan şeylere sahip
olması neden yanlış ya da günah bir eylemdir?" sorusunu kendisine sorsun istedim.
Ayrıca seyirci, delice gibi görünen bu sahneye hiçbir aracı olmaksızın
katılsın ve onu şimdiki zaman dilimindeki gerçeklikte imtihan etmek suretiyle
Alexander'ın hasta bilincine vakıf olsun istedim. Bu sahne tüm filmlerim içindeki
en uzun plan/sekanstır.

Tarkovski böyle söylüyor ve şu iddiada bulunuyor: ''Bu sahne belki de sinema
tarihinin en uzun planıdır." Zira o zamanın facialarını başka filmlerdekine
benzer sahnelerden çok daha yavaş ve uzun şekilde göstermiştir.
Eğer Tarkovski hakkında bir kitap okumak istiyorsanız bu kitap yeterli olacaktır. Tarkovski'nin filmlerini ayrı ayrı analiz etmek yerine onun kendi dünyasını yapısal ögelere ayırarak bir bütün olarak veriyor.

Tarkovski'nin sanata bakışı, Rus sinemasındaki yeri, etkilendiği ve etkilediği yönetmenler ve yazarlar ;hakkında detaylıca bilgileri birinci bölümde buluyoruz.

İkinci bölümde özellikle onun son filmi olan Kurban özelinde: senaryo yazma sürecinde etkilendiği öz kaynaklar, filmi oluşturan ögeler (zaman,resim,duvar tasvirleri,ikonalar,yazgı,dekor,renkler,kurgu,plan,oyunculuk,ses ve diyalog) hakkındaki bilgiler onun filmlerinden bir çok örnek verilerek anlatılıyor.

Üçüncü bölümde Tarkovski'nin deruni dünyasına giriyoruz. Hakikat, İnanç, İman ve İnançsızlık, Son İnançlı Kişi, Facia Karşısında, Kıyamet ve Umut bölüm başlıkları ayrıntılı sahne çözümlemeleri içeriyor.
Tarkovski'nin olmazsa olmazları onun dünyasını oluşturan ögeleri: Anne, aşk, ev, ayrılık ve yalnızlık, rus olmak, karakterler, doğanın yaşamı, canlı olmanın sessizliği, hatıralar, .çocukluk, hastalık ve ölüm bölümler halinde aktarılıyor.

Tarkovski ve Kurban filmi incelemesi okumak isteyenler:
http://www.turkcealtyazi.org/...0/the-sacrifice.html

Yazarın biyografisi

Adı:
Babek Ahmedi
Unvan:
İranlı Mütercim, Sanat Eleştirmeni, araştırmacı,Yazar
Doğum:
Tahran, İran, 1949
Babek Ahmedi, İranlı yazar, mütercim, sanat eleştirmeni ve araştırmacı. 1949 yılında Tahran’da doğdu. Tahran Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü’nden mezun oldu (1971). Pensilvanya Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. 1975 ve 1976 yıllarını Londra’da, sonraki yılları 1979’a kadar Paris’te geçirdi. 80’li yılların başında Film dergisinde sinema ve özellikle Bresson, Tarkovski gibi yönetmenler üzerine yazı ve tercümeleri yayımlandı. Metnin Yorumu ve Yapısı (1992) adlı iki ciltlik önemli kitabında Barthes, Derrida, Kristeva, Paul de Man, Umberto Eco, Todorov, Jakobson, Greimas, Peirce, Schleiermacher, Dilthey, Gadamer, Ricoeur, Lévi-Strauss, Foucault, Lyotard, Deleuze, Bataille gibi o zamana kadar Fars okurunca bilinmeyen birçok düşünürü tanıttı. Sinema, felsefe, sanat felsefesi ve estetik konularında çok sayıda telif ve tercüme eseri bulunmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur okudu.
  • 4 okur okuyacak.