Babası Lofçalı Komiser Tahir Efendi, annesi Batumlu Lütfi’ye Hanım’dı. İlkokulu Manastır ve İstanbul’da okuyan Mehmet Cemil, daha sonra Fatih Rüştiye’sini bitirdi. Geçim sıkıntısı çeken ailesi, bir an evvel meslek sahibi olması için onu İmalat-ı Harbiye(Askeri Sanayi) Mektebi’ne verdi. Ancak iki yıl üst üste sınıfta kaldığı için kaydı silindi. Ardından babasının girişimleriyle İstanbul İtfaiyesi’nde itfaiye eri olarak göreve başladı. Savaş nedeniyle İstanbul’da ki çoğu polis orduya katılarak ya şehit olmuş ya da gazi olarak görevini bırakmak zorunda kalmıştı. Bu nedenle yeni gençler geçici polis kadrosuyla işe alınmaktaydılar. Mehmet Cemil’de komiser olan babasının hatırına 12 Nisan 1919’da 500 kuruş maaşla Emniyet Genel Müdürlüğü’nde 3. Şube’de geçici kadroyla polisliğe başladı. 24 Ekim 1919’da asli kadroya geçti. 30 Ekim 1919’da imzalanan Mondros Mütarekesi nedeniyle İstanbul’un kontrolü tamamen Uzlaşma Devletleri’ne geçmiş. Birçok vatansever İstanbul’u terk ederek Anadolu’ya kaçmaya başlamıştı. İstanbul’da bulunan Türk polisleri ise Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından Uzlaşma Devletleri’nin emrine verilmişti. 1919’da Fransızlar tarafından tutuklandıktan sonra önce Fransa’ya daha sonrada Fransız Guyanası’na gönderildi. Uzun esaret yıllarından sonra Türkiye’ye 1929’da dönebildi.
Mehmet Cemil Efendi, Türkiye’ye geldikten sonra ilkönce İstanbul’da Pangaltı Polis Karakolu’nda göreve başladı. Daha sonra kısa süre Cumhuriyet Vapuru’nda istihbarat elemanı olarak görev yaptı. Bir Fransız kadının iftirasıyla burada ki görevinden alınarak yabancı dili iyi olduğu için Cebelibereket (Osmaniye) ve İslahiye Gümrük Müdürlükleri bünyesinde pasaport memuru olarak çalıştı. Bu arada Beykoz’da oturan, Samsun asıllı Fatma Meliha Hanım’la evlenmiş, soyadı kanunun çıkmasıyla Eryürek soyadını almıştı. İslahiye’de ki gümrük kapanınca 15 Şubat 1937’de Adana’ya bağlı Dörtyol ilçesinin Erzin Nahiyesine müdür oldu. Birisi İslahiye’de diğeride Erzin’de olmak üzere iki çocuğu oldu. 9 Nisan 1940’ta Mehmet Gür adlı vatandaşın evini basmaktan yargılanmasına karar verilince Guyana da çektiklerini hatırlayarak depresyona girdi. Böyle bir halüsinasyon anında eşini boğmaya çalıştığı için İstanbul’a sevk edilerek Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırıldı. Burada iki yıl tedavi gördü. Bu arada eşi Fatma Meliha Hanım da yaşadığı boğulma korkusuyla 3 Temmuz 1940’ta boşandı. Ankara Kızılcahamam’ın Güvem nahiyesinde görevliyken 22 Ağustos 1944’te 44yaşında öldü.
“Bir gün bunların acısını çıkaracağız elbette. Bu toprak, bu millet cevherini bir gün gösterecek. Bu zulüm, işkence idaresi de bir gün akıbetini bulacak. Akşamı olmadık gün mü olur?”
‘Merak etmeyin kumandan,’ dedim, ‘bizi birer ikişer öldürmekle, kurşuna dizmekle bu milleti eksiltip azarlamaz, mahvedemezsiniz. Anadolu’da güneş doğdu. Ayaklanan millet bir gün sizi de denize dökecektir.’