Deniz Çorbacıoğlu

Deniz Çorbacıoğlu

ÇevirmenTasarımcı
8.4/10
161 Kişi
·
34
Okunma
·
0
Beğeni
·
149
Gösterim
Adı:
Deniz Çorbacıoğlu
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
706 syf.
·7 günde·9/10
Kitabı okumadan önce İttihat ve Terakki, Abdülhamid ve Milli Mücadele dönemini sacayağı gibi ele alıp farklı gözlerden anlatıyor diye düşünüyordum hep. Yani sıradan bir tarih kitabı sanıyormuşum...
Bizler tarihî dönemleri konu edinen kitapların bir tarafı överken diğer tarafı yermesine alışığız genelde. Bu kitapta ise övülen hiçbir taraf, kişi, durum ve olay yok. (Tabi Milli Mücadele ve Mustafa Kemal Atatürk istisna denebilir çok az değinilmiş ve bir eleştiri göremedim.)
Abdülhamid devrinin baskıcı yönü eleştirilirken İttihat ve Terakki'nin, Jön Türkler'in karanlık, yer yer mide bulandırıcı tarafları müthiş edebî bir dil ve kurguyla anlatılmış.

Okunmaya değerliği asla su götürmez, kesinlikle okunmalı ama iffetsiz kadınlar, namussuz, dalkavuk adamlar, idealsiz ya da ideallerini satmaya hazır insanlar, çarpık ilişkiler ve müstehcen kelimeler okumaya hazırlayın kendinizi.
İyi okumalar.
Kitap Şuuru
576 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Okuması inanılmaz bir haz verdi. İnce ince işlenen güzel ayrıntıları, betimlemeleri, karakter tahlilleri ve kendi karakterlerinin de imada bulundukları “tesadüf”leri... Her şeyine bayıldım. İyi ki okudum. Tadı damağımda kaldı. Hüznüyle.
576 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Okuduğum en sürükleyici romanlardan biri. İki gündür başından kalkamadım. Üç İstanbul, İstanbul'un ve kimlik bunalımı yaşayan başkarakter Adnan'ın üç dönemini anlatıyor. Kırktan fazla karakter var ( her devrin adamları, inanılmaz yozlaşmış iğrenç karakterler) mekan tasvirleri ve ruh tahlilleri çok iyiydi özellikle. "Anlatılmaz okunur" demişti kitabı bana tavsiye eden arkadaşım. Öyle gerçekten. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
408 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Sokakta gördüğümüz mülteci ve sığınmacılar hakkında yazılmış, okuyanın yüreğini burkacak kadar acı, vahşet ve gerçekten bu insanlar ile aynı gezegende mi yaşıyorum diye sorgulatacak bir eseri okumuş bulunuyorum. Gerçeklerin tüm çıplaklığı ile yazılan eserin, her sayfasında bir dram var. Savaştan kaçan insanların cesaretini hep düşünmüş ve işin içinden çıkamamış biri olarak sürekli sorgulamıştım. Bu eser ise tüm korku ve kaygılarım da ne kadar haklı olduğumu bana hatırlattı. Savaşın iç yüzü adı her ne olursa olsun kazananın olmayıp, masumların kanının döküldüğü ama birilerinin de cebini doldurduğu bir vahşet...
Düşünün bir kere hiç kimseyi tanımıyorsunuz, dil bilmiyorsunuz ve küçük bir kız çocuğuna sahipsiniz Eşinizi gözünüzün önünde öldürüyorlar ve siz büyük bir korku ve cesaret ile bilinmezliğe yelken açıyorsunuz...
Düşüncesi bile ürkütücü. Büyüklerin dediği gibi, "Taş yerinde ağırdır." İnsan en iyi ne olursa olsun bildiği yerde kök salar. Hele de savaş gibi bir vahşetin içinde ise...
Eğer kadın şanslı ise ve onu koruyacak birileri varsa o yangından yara almadan çıkabilir. Ya kimsesi yoksa?
O zaman hem savaş alanında hem de çıktığı karanlık yolculukta onu insan demeye bin şahit lazım olan bir varlık karşılar ve tüm değerlerini yerle bir eder. Kadın kimin dost kimin düşman olduğunu bilemez ve bilinmezliğin içinde en çok değer verdiği çocuğu için ayakta kalmaya çalışır. Gözünü kırpmadan tüm kötülüklere göğüs germek için uğraşır. Başarması ise oldukça zordur...

Eser bir annenin dramı yanında insan ticaretinin ne boyutlarda olduğunu göz önüne seriyor. Özellikle hiç bir insani duygu barındırmayan sokak suç örgütleri, nüfuslu iş adamları, çocukların masumiyetine dokunmakta bir sakınca görmüyor. Okurken bu insan denen varlıkların var olmamasını diledim...

Kitabımızın kahramanı olan ve Suriye'den kaçan Aişe'nin tek derdi vardır o da kızı Beria'nın masumiyetine kötü ellerin dokunmasını engellemek için doğduğu toprakları terk ederek, kızını korumaktır. Bilinmezliğe yolculuğunun amacı budur. Karşılaştığı insanlar ona ve onun gibi kaçaklara, hiç bir değeri olmadığını sadece para getirecek birer nesne olarak baktıklarından habersizdir...

Komiser Harun ise yaşadığı bir travma sonucu çok sevdiği mesleğinden zorunlu olarak ayrılır. Hayata dair bir beklentisi olmayan bu adam yarının kendisine ne getireceğinden habersiz, hayatı üzerinde kararlar alır ve uygulamak üzere yola koyulur. Bilmediği ise onun değil, başka birinin hayatı üzerinde ne denli etkili olacağıdır...

Paranın gücünü elinde tutan ve sapkın zevkleri olan bir iş adamı ise yaşadığı şantaj ile ne yapacağını bilmemektedir...

Tüm bu hayatların kesişmesi ile ortaya çıkan kurgu nefes aldırmayacak kadar duygu, merak etmenizi sağlayacak kadar tempolu...

Yazar Cenk Çalışır'ı yürekten tebrik ediyor yazım hayatında başarılar diliyorum. Eserdeki çözümlemeler, birbiri ile olan bağlantılar, ipuçlarının takibi keskin bir zekanın ürünü. Kesinlikle okunmasını tavsiye ediyorum...
192 syf.
·4 günde
-AŞKIN SUÇLARI-
Ahlaksızlık filozofu... Sadizmin kurucusu... Erotik edebiyat... Gaspard François.( ilk karşılaştığım bilgiler yazar hakkında) kitabı okumadan yazarın hayatını araştırdım ve ciddi anlamda sarsıcı.Yaklaşık 29 yılını hapishanede, 13 yılını akıl hastanesinde geçirmiş ve yazdıkları yaşadığı dönem için dudak uçuklatacak cinsten.Sade kitaplarında kişilerarası ilişkilerde insanın insansal yanı bir kez yitirildiğinde, neler olabileceğinin bilgisini verir. Kişilerarası ilişkilerde insanın sahip olduğu onur bir yana bırakıldığında, ortaya çıkan yeni ilke kendi yararını koruma sonuna kadar götürülecek olursa; zorunlu olarak "sadizm"e varılır. Yani insandaki insansal olan tek şey doğaysa, doğrudan doğa nedenselliği insan türünün yapıp etmelerini belirliyorsa, insan olmak cani olmayı da beraberinde doğal olarak taşır.Bu sadenin en büyük savunusu( düşündürücü) kitaba gelecek olursam anlatımı sade ve ve üç bölümden oluşan kitap Sade okumaya başlamak için iyi bir tercih.Birinci bölüm kadercilik 
İkinci bölüm hırsın zararları
Üçüncü bölüm erdem suçları diyebiliriz.
İlk bölümde şaştım kaldım hayır olamaz diye ufak bir yıkım yaşadım kurgu dedigin böyle olur dedim .(muazzam)
Sade'ın dilimize çevrilen ilk eseri olmasının yanısıra çevirmen olarak Cemal SÜREYA imzası da ayrıcalık katıyor kitaba. 1700'lu yıllarda yazılan kitap Kafka, Puşkin, Nietzsche ve Dostoyevski gibi yazarların başucu kitaplarından birisiymiş. Kim ne derse desin bu kitap insanın cani tarafına ışık tutuyor. Aynaya baktığında kendini görebilirsin ama gözlerini kapttığında kendine bile söyleyemedigin o karanlık yönünü görürsün. Bu ne biçim kitap demeden manasını anlayarak okuyabilcek herkes inceleyebilir kitabı.
576 syf.
·7/10
Kitap hakkında diğer insanlardan farklı bir görüşüm var.Kitabın başkarakteri Adnan,1908 yılına kadar kahraman Adnan olabilir belki kahraman değildir ama en azından Hamid'in zalim iradesine karşı onun dalkavukluğunu yapan saray müşirlerinden veya Hidayet gibi ondan nemalananlardan değil.Ama kendisinin kadınlara büyük bir zaafı var ve 1908 sonrası Adnan evlenmesine rağmen kadınlara karşı zaafından vazgeçemiyor.Adnan vatanın en müşkül durumunda milletin parasını çalmasa da kendi parasını beyhude bir biçimde tüketmesiyle benim gözümde kahramanlığını kaybetmiştir.
576 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Üç İstanbul. Mithat Cemal Kuntay.
Romanın ana kahramanı olan Adnan babası 93 harbinde şehit olmuş, zeki ve çalışkan bir çocuk olduğu için Darüşşafaka'da eğitim görmüş daha sonra Mekteb-i Hukuk'ta eğitim almış hayatta çok şey başarmak isteyen bir gençtir. Fakat vereme yakalanmış olan annesine bakmak ve onu tedavi etmek de zorundadır. Bu yıllar Sultan Abdülhamit’in isitibdat idaresi ile ülkeyi yönettiği yıllardır.
Adnan bir yandan Sabah gazetesinde edebiyata dair makaleler yazarak hayatını kazanmaya çalışmakta, diğer yandan da “Yıkılan Vatan” adlı romanını bitirmeye uğraşmaktadır.
Yokluk ve yoksulluk içindeki Adnan hayatn idame ettirebilmek ve annesini iyileştirebilmek için özel dersler de vermektedir. Maliye Nazırı’nın kızı Süheyla ile Erkan’ı Harb müşirinin evli kızı Belkıs’a da özel dersler vermektedir. Bu özel dersler esnasında Maliye Nazırı’nın kızı Süheyla Adnan’a âşık olmuştur. Adnan bu aşka cevap veremez çünkü Adnan ise Erkan’ı Harb müşirinin evli kızı Belkıs’a âşık olmuştur. Yıkılan Vatan” adlı romanında yaşadığı dönemin romanını yazmaya çalışan Adnan’ın zihni bu aşk ile de bocalamaya başlar.
Siyaset ile yakından ilgilenen Adnan İttihat ve Terakki'nin en önemli üyesidir. Cemiyet güçlendikçe Adnan'da söz sahibi önemli bir kişi ve ünlü bir avukat olmuştur. Aynı dönemde eşinden ayrılan Belkıs hanımla evlenir. Bu dönem Adnan için şaşalı bir dönemdir.
Üçüncü dönem Mondros mütarekesi ile padişahlık ve İttihat ve Terakki'nin önemini yitirdiği bir zaman dilimidir. Adnan İngiliz'ler tarafından aranan bir casustur artık. Tüm mal varlığı elinden gitmiş zevcesi Belkıs'tan boşanmış eski dostlarının yanında sığıntı gibi kalmakta iken ona hala aşık olan Süheyla onunla evlenmek ister. Sonunda mutluluğu yakaladığını düşünen Adnan avukat olarak iş yapamayınca üzüntünün de etkisi ile vereme yakalanır. Süheyla'dan Salim adında bir oğlu olur ama ömrü onun büyüdüğünü görmeye vefa etmeden biter.
408 syf.
·Beğendi·10/10
Okuduğum güzel polisiyelerden biriydi. Kitaptaki olayların mantık örgüsü çok güzel birbirine bağlanmış. Kitap temel olarak insan kaçakçılarının yurtdışı ve yurtiçi bağlantılarının ne şekilde çalıştıklarını, olayların nasıl sonuçlandığını Beria isimli Suriyeli küçük bir kız, annesi Aişe ve malunen emekli olmuş bir polis olan Harun üzerinden anlatıyor. Tavsiye ederim. Keyifli okumalar..
576 syf.
·9/10
Üç İstanbul baş karakter Adnan Bey’in yaşamı ve çevresindekiler üzerinden 2.Abdülhamit dönemi ve sonrasının ele alındığı bir roman. Romanda 2.abdülhamit dönemi istibdat, meşrutiyet sonrası ve mütareke dönemi olarak 3 ayrı aşamada anlatılır. Romandaki ana karakter hukuk öğrencisi olan aynı zamanda isyan edebiyatı yapması ile bilinen Adnan Bey’dir. Adnan Bey 93 muhaciridir. Annesi Naciye Hanım verem hastasıdır, babası Miralay Salim Bey ise 93 Harbi’nde şehit düşmüştür. Mehmet Raif ve Moiz Adnan Bey’in yakın arkadaşlarıdır. Bu 3 arkadaş hukuk öğrencisi ve aynı zamanda gazetede muharrirdir, istibdat dönemini ve 2.abdülhamit yönetimini ağır eleştirilere tutarlar. Saraya karşıdırlar. Ancak saraya karşı olan sadece onlar değildir. Sarayın emri altında olup yine de sarayı eleştirmekten geri kalmayan kişiler de vardır. Bu kişiler daha çok memuriyet ve mevkilerini umursamadan çıkar ilişkisine giren, bilmedikleri konularda dahi atıp tutan tiplemelerdir. Hidayet ve Miralay Hüsrev karakteri buna iyi bir örnektir. Hidayet; kazasker dedesinin yalısında büyümüş, küçükken geçirdiği bir hastalık sonucunda “yaşamaz” denildiği için eğitimine çok da önem verilmemiş bir karakterdir. Bilgili gibi görünen ancak kulaktan dolma laflarla hareket eden Hidayet, kitaptaki karakterlerin çoğunu birleştiren bir ortak noktadır. Yalısında ağırladığı misafirlerinin sarayı eleştirmelerini zevkle dinler, antikalarıyla hava atar. İnsanların fukaralığıyla alay eder. Miralay Hüsrev ise Erkanıharp Müşiri’nin damadı, ders verdiği Belkıs hanımın kocasıdır. Avrupa hayranıdır. Kitapta “Almanya İmparatoru tenkit edilir; bizimkine ancak sövülür.” Sözüyle saraya olan karşıtlığını belirtir. Kitaptaki karakterlerin tamamına yakını saraya ve politikalarına karşıt bir anlayıştadır diyebiliriz. İstibdat döneminde Abdülhamit’i savunan karakterler varsa da romanda çok arka planda kalmışlardır.
Romanda dönemin şartlarının getirdiği zorluklarla baş edebilmek, para bulup hayatta kalabilmek için iftirada bulunan, gayri meşru ilişkiler yaşayan, dolandırıcılık ve casusluk yapan karakterler ön plana çıkar. Çilli Mahmut, Sakallı Vasfi, Süleyman, Sacit, Tevfik Hoca gibi. Bu karakterlerle dönemin halkının genel bir ekonomik sıkıntıda olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca ahlaki bir çöküşün olduğu bir dönemdir. Konaklarda yaşayan üst düzey insanların Avrupai eşya takıntıları vardır, sanata ve edebiyata düşkünmüş gibi davranırlar. Muharebe döneminin anlatıldığı kısımlarda Doktor Haldun’un ifadelerinden de imparatorluğun kurtuluşunun İngiltere’den yardım almakla olacağına inanan bir güruhun varlığı da göz önüne alındığında Batı’ya özenen bir toplum anlayışı olduğunu söyleyebiliriz. Romanda din de eleştirilir. Dinin kişilerin bakış açısını ve yaşamını yozlaştırdığı inancı Hidayet’in şu sözlerinden anlaşılır: “Din neymiş? Hele bizim din? Müslümanlıkla ne yapılabilir? Banka açamazsınız: Çünkü faiz haram! Halbuki banka faiz demektir efendim.” Yine Tevfik Hoca’nın “Şu kara cübbeyi kokla; bütün Şark çamuru kokuyor. Kurtuldum kafamdaki beyaz felaketten, sırtımdaki kara felaketten kurtuldum nihayet!” sözleri dinin bir fazlalıkmış gibi göründüğüne işaret eder.
Üç İstanbul dönemin yaşam tarzlarına, Doğu-Batı ikileminde sıkışıp kalmış bir halka, zihniyet farklılıklarının sebep olduğu bireysel çatışmalara ışık tutan bir kitap. Tarihe ilgi duyan ve Abdülhamit dönemi sonrası sivil hayatı analiz etmek isteyen herkese kitabı tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Deniz Çorbacıoğlu

Yazar istatistikleri

  • 34 okur okudu.
  • 7 okur okuyor.
  • 58 okur okuyacak.