Gülce Başer

Gülce Başer

YazarÇevirmenEditör
7.7/10
25 Kişi
·
49
Okunma
·
2
Beğeni
·
771
Gösterim
Adı:
Gülce Başer
Unvan:
Şair, Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
Almanya, 1973
1973 Almanya doğumlu. Bornova Anadolu Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. 2011 yılında “1980 Darbesi ve Türk Şiiri” konulu teziyle Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde Modern Türkiye Tarihi alanında yüksek lisansını tamamladı. Aynı bölümde doktora yapıyor. Yasakmeyve dergisinde editörlük görevinin yanı sıra Varlık dergisinde “Şimdi Haberler” bölümünü hazırlıyor. Kültürlerarası Şiir ve Çeviri Akademisi’nde genel sekreterlik görevini yürütüyor. İki şiir kitabı var, Bir Delinin Gülcesi (2008 Cemal Süreya Seçici Kurul Özel Ödülü’), Hanımefendi Kızıldır (2012).
Belki kendinden bile çoksundur,
Varlığını bile bilmediğin bir defterde,
Yeni doğmuş kadar parlak kendine,
Onu baştan yazmaktır, sevmek bir şairi..
336 syf.
Radikal kitap ekinde yer alan bir incelemeye güvenerek aldim kitabı. Hakkında cok ta bilgim olmadan. Cok güzel farklı sürpriz bir keyif çıktı.
Buradaki az okunmasina da şaştım. 2015 yılının en iyi ilk kitabı polisiyesi vb bir ödülü de olan klasik polisiyeden ziyade farkli katmanlari olan keyifle okunan bir kitap.... Yazarin yeni polisiyesini uzun zamandır bekliyorum gelmedi bir türlü.....
290 syf.
·30 günde·Beğendi·7/10 puan
Aşk, intikam, kaçış, nefret, siyaset, darbe, suç… Hayatımızı doğrudan etkileyen tüm kavramlara ustalıkla yer vermiş son kitabı “Yanığı Bulmak”ta İzmirli yazar Gülce Başer. 2015 yılında “Bir Ceset Bir Söz” kitabıyla Dünya Kitap dergisi tarafından Altın Sayfa Polisiye Edebiyat Ödülü ile onurlandırılan çok yönlü yazarın ikinci polisiye kitabı ilkinin devamı olarak düşünüleceği gibi bağımsız bir eser olarak da okunabiliyor. Toplumsal konuları dışlamadan da polisiye türünde nitelikli eser verilebileceğini bu kitabıyla da kanıtlıyor Başer. Tutkular, politik oyunlar, resmi kurumlara sızan suç örgütleri, darbeler ve denemeleri öyle dengeli harmanlanmış ki hiçbiri gözümüze batmıyor. Son sayfasına kadar sürüklenerek okunacak bir yapıt arayanlar için adeta kaçırılmayacak bir fırsat. Haydi, zaman kaybetmeden Yanığı Bulalım.
“Yanığı Bulmak”, Gülce Başer, roman, Mylos Kitap, Ocak 2020, İstanbul
48 syf.
·5 günde·Beğendi·7/10 puan
Fatih AKÇA, 4 Ocak 1984'te Afyon - Emirdağ'da doğdu. 6 yaşından beri Denizli'de ikâmet ediyor. Denizli Ticaret Meslek Lisesi mezunu. Özel bir şirkette muhasebe elamanı olarak çalışıyor. Şiirleri daha önce Akatalpa, Akkoy, Mühür, Bireylikler, Eliz Edebiyat, Denizsuyukasesi, Ortanca, Söğüt, Mavi Yeşil, Kanon 2010, Sincan İstasyonu, Şehir, Şiirden ve diğer dergilerde şiirleri yayımlanmıştır.

Kitapları;
Güller ve Atlar, Mühür Yayınları, 2014
Taşlar ve Avlular, Yasakmeyve, 2015 (Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü)
Kış ve Sapa, Mühür Yayınları,2017
Otağ ve Yazgı, Ötüken Neşriyat, 2019


"Taşlar ve Avlular", 2015 yılında yasakmeyve yayınevi etiketiyle yayımlanan şiir kitabıdır. Editörlüğünü Gülce BAŞER üstlenmiştir. Elli bir sayfadan oluşuyor ve içinde yirmi dört şiir yer alıyor. Ayrıca "ilk taşlar!, kendi taşım, senin taşın ve diğerli taşlar" şeklinde ilerliyor. Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü almıştır.



"Taşlar ve Avular" uzun bir yolculuğun ilk taşları. Keskin ve ağrılı bir yaşamın tam ortasında yer alan bir avlu. İçinde birçok farklı taşı barındıran ve o taşlarla yeni bir şeyler yaratma peşinde Akça. Yaşamın mihenkvari bir taş felsefesiyle taşlarını ortaya seriyor. Ki ilk sayfalarda taşın ve avlunun önemini anlıyoruz. "Kocaman bir taş taşıyordu. Yorgun, uykusuz, aç ve tenhaydı. Dümdüz bir ovaya götürdü taşı, yer ile gök arasına koydu. Soluklandı. Taşın yanına taş kondu, soluğunun yanına soluk. Taşlar gibi birikti insanlar, insanlar kadar çoğaldı taşlar. Yan yana, alt alta, üst üste avluyu ördüler. Senin taşın nesin olur bu avlunun?" derken, onu tabii ki de yanlış anlamıyorduk. Taşın ve avlunun önemini. Kısacası Akça için kanlı bir reçeteyi.


Akça, "taşı susturun/ büyüsün" diyerek aslında kendini kastediyor. Kendini pastoral bir dönüşüklük benzetmesi üzerinden sorguluyor.
Bazen de varlığından şüphe edip "yok öyle bir taş!/ bunun için kazıyorum kendimi" diyerek sözcüklerin cesaretiyle de haykırabiliyor.


"Taşlar ve Avlular" bir sığınma merkezidir. Acılardan, şiddetten, yaralardan ve kentsel yaşamın bohem atmosferinden bir kaçıştır. Evi ve kendi içini özel mülkü olarak gördüğü için hep oraya sığınır ama bazen de sığındığı yerde başka bir tehlikeyi görür. Babasını akşamları kaburgasını kırar gibi onu dövdüğünü ve annesine de zulüm çektiğini anlatır zaman zaman ileriki sayfalarda. Hep diyorum bunlar ya kurgu ya da gerçektir. Babadan korkup annesine sığınmak istiyor. Hatta annesinin acılarına kefen olarak sarılmayı bile istiyor.


Akça, kaçış planlarını kuruyor taşların işleyişiyle. Başkaları tarafından hep yaralandı. Kırıldı. Bundan dolayıdır ki varoluşunu hep taşların ardındaki yumuşak görüntülerde saklı olan şiddet, ilgisizlik ve sevgisizlik efektiyle sorguluyor. Kitap boyunca hep Varlık Felsefesi izlerini görürüz. Bir insan çocuk yaşlarında aldığı birikimlerle hareket edermiş. Akça da taş ağırlığında yaralar biriktirmiş.


Kültür nüanslarını da gizlice eleştiriyor ve bahsediyor. Özellikle Alevî kültürüne bir ilgisi olduğunu görüyoruz.


"Taşlar ve Avlular", Akça için dağlık bir köy alanından kent merkezine geçişin sarsıntılı bir yolculuğun ilk durağıdır. Özellikle büyük kent merkezine uyuşamama ve kişilik gerginlikler yaşamak kaçınılmaz bir Kapitalizm salgınlığıdır.


Akça sözü hep kaçırıyor. Taş gibi yuvarlıyor. Peşinden gitmemizi ve mücadele etmemizi istiyor. Hemen avluya girmemizi istemiyor. Farklı biçimler ve dertlerle önümüze getiriyor marifetini.
Ayrıca deneysel ve somut yöntemle dilini kendine has özgü karakterleriyle öğütüyor ve biliyor.


Çocukluğunda çok şey yaşadığı çok aşikâr! Değersizliği çok yaşamış ya da ben yanılıyorum. "benim küçük çakıl taşınız"dan duygusal travmayı hemen anlıyoruz.


"Taşlar ve Avlular" hem içsel bir döküntü hem de dışsal bir yapı kanıtıdır.

Akça her zaman devrimci bir aşkla bağlanmış yaşama ve bunu dizelerindeki hislerde rahatça görebiliyoruz.


Taşın uğultusu...
Avlunun boşluğu...


Kitaptan beğendiğim kısımlar;

""Kocaman bir taş taşıyordu. Yorgun, uykusuz, aç ve tenhaydı. Dümdüz bir ovaya götürdü taşı, yer ile gök arasına koydu. Soluklandı. Taşın yanına taş kondu, soluğunun yanına soluk. Taşlar gibi birikti insanlar, insanlar kadar çoğaldı taşlar. Yan yana, alt alta, üst üste avluyu ördüler. Senin taşın nesi olur bu avlunun?"

"taşı susturun/ büyüsün!"

"yok öyle bir taş!/ bunun için kazıyorum kendimi"

"terk edilmiş bir damla ter gibi/ duruyoruz kendi tenimizde"

"başkalarından dönüyorum/ boşluğuma/ evim benimö seninle aşklarımı örttüm/ yalnızlığımı genişlettim/ ömrümü tamamladım"

"göçü en çok sürgün olan taşır/ sokuldum kapılara bir tek kilit/ avludaki taşlar daha çocuktu/ bilmezler bunu"

"gövdem kendime taştan bir mabet/ saklıyorum her şeyi tanrıya bildirmek için/ beni çok biçtiler sivrildi içimdeki yara/ sızım büyüdü kent oldu/ yakamdan düştü"

"eşkalimi kaybettim anons çekiyorum/ kaburgalarım bu akşam da yeter"

"öpüşmelerim vuruldu ağzımı arayın"

"köşelerinden tellerini terk etmiş/ şemsiyeye benzettim bulunca kendimi"

"dilime gömüp recm ettim bir çok sözü/ kenti terk ederek soluyorum yolu"

"adımı sürgünle bir tuttum/ eskittim var olmakla yok olmanın/ deriden giyilen elbisesini"

"ibretliktir kendine oyduğun çukur/ toprağı tazeleyen defin gibi/ belki de taş toprakta bir çıbandır"

"ne kedinin ne suyun ne ışığın şeklindeyim"


"gölgemi nerenize koysam/ beni kendinizden sayarsınız"

"avlunuzdaki dikenli telde yırttım/ belki de kimliğimi"

"yüzümü değiştirmiyor yeni bir ayna"

"size geldim ayakkabılarınızdan/ okudum yolunuzu yordamınızı"

"hiçbir şeye benzemez bir eşyanın/ sahibine yatkınlığı"

"ve saygı duyacağım taşa/ burada, şurada ve orada/ konacağım nasılsa bir avluya"
336 syf.
·6 günde·4/10 puan
Kitabın türü ne olursa olsun anlaşılmayı zorlaştıran devrik, süslü cümleler ve gereksiz yere kullanılan noktalama işaretleri beni en çok zorlayan şey. Yazarın ana dili de Türkçe ise görmezden gelemiyorum. Yarım bırakmamam için çok güçlü nedenler lazım.
O nedenlerden kitapta fazlasıyla vardı.

Kitap başlıyor. Referanslar çok güçlü. İmla hatalarını görmezden geliyorum. Hikaye ilerlerlerken birkaç yerde açık veriyor ama genel durum iyi. Kurguda yok yok. Tarikatlar, ülkenin kadınlara bakışı, devlet kademelerindeki siyasi yapılanma, başörtüsü meselesi, istihbarat ve daha neler neler. Bir ara kurgunun ilerleyiş şekli mest ediyor yalan yok ama kitap bittiğinde çözüme kavuşan birşey yok. Cinayet neden işlendi, onca karmaşa ne için hiçbirinin cevabını alamadım. Sağolsun yazar katili bulmayı kitap sonuna bırakmamış.

Buraya kadar sabredip okuduysanız teşekkür ederim :)
80 syf.
Genç şairimizin ilk şiir kitabı ve gayet başarılı bir yapıt olmuş. Bütün kitaplarına yaptığım incelemede bahsettiğim 1992 doğumlu olmasını burada da bahsedeyim. -Şiir ruhlu olduğunu gösteriyor gibi- Kelime seçimi, aktarımı çok hoş.

İyi okumalar dilerim..
336 syf.
·8 günde·1/10 puan
Benim kitapla ilgili en büyük sorunum şu oldu: Ahmet neden öldürüldü? Ben bu sorunun tatmin edici cevabını alamadım. Cinayetin sebep-sonuç ilişkisinden ziyade Nihal'in kaçış hikayesini okudum. Kitabı kapattığımda hiçbir tatmin duygusu yaşayamadım maalesef.

Bolca muhafazakar ve laik kesim tahlilleri yapılmış, sonlara doğru işin içine toplumda eşcinsellerin yeri eklenmiş ama iki konu da romanın ana konusuyla ilişkilendirmede zayıf kalmış, hatta ilişkilendirilememiş. Eğer hikaye bu konular üzerinden yürüseydi çok daha ilginç olabilirdi. Bir tarikat olayı ile giriş var hikayeye, sonra tarikat birden bire olayların dışında kalıyor, bir daha esamesi okunmuyor. Sanki ülkenin sosyolojik yapısını değerlendirmek için ortaya atılmış, öylece bırakılmış gibi.

Ortaya karışık bir roman olmuş. Biraz toplum irdelemesi ve ajanlar-derin devlet oyunları ile süslenmiş bir cinayet. Olayların ağır ilerlemesi de okumamı epeyce güçleştirdi.
72 syf.
·Beğendi·7/10 puan
Umut YALIM, 19 Ağustos 1984 yılında bir ürün yerleştirmesi gibi İstanbul'da doğdu. Gece 12’den sonra başlıyor krallığı. Kalbindeki prizi cebinde  fişiyle birlikte taşıyor. Aşkla gargara yapmayı seviyor krallığında. İntihar ediyor ama müntehir olamıyor. 2003 yılında, liseyi Saint Benoit Fransız Lisesi’nde bitirdikten sonra aynı yıl İngiltere’ye gitti ve 2007 yılında, University of the Arts London Chelsea College of Art&Design’ın Plastik Sanatlar bölümünden mezun oldu.

Çeşitli özel sanat kurslarıyla da eğitimini birleştiren Umut Yalım, University of the Arts London Camberwell College of Arts’da yüksek lisansını Kitâp Sanatları üzerine yaptı. Kendisini sanatın basmakalıplarını gidermeye çalışan değil, sanatın özünde kendisinin basmakalıp olduğunu savunan genç sanatçı GaleriBu’nun sahibi.

Biyografi, Şiir ve Roman kategorilerinde eserler yazmış bir yazardır/ şairdir.
Başlıca kitapları alfabetik sırayla; Evlad-ı Fatihan Gerçek Bir Hikâye, Rockabilly Köpekleri, Sırtlan Yalnızlığı, Ve Evlad-ı Fatihan: Havan Hasan olarak sayılabilir.

Umut Yalım kitapları; Artshop Yayıncılık, Geoturka, Hayal Yayınları, İleri Yayınları, Yasakmeyve aracılığıyla kitapseverlerle buluşmuştur.
Umut Yalım tarafından yazılan son kitap "Sırtlan Yalnızlığı", Hayal Yayınları tarafından okurların beğenisine sunulmuştur.


"rockabilly köpekleri", 2016 yılında yasakmeyve yayınevi etiketiyle yayımlanan şiir kitabıdır. Editörlüğünü Gülce BAŞER üstlenmiştir. Altmış yedi sayfadan oluşan, üç bölüm - rockabilly köpekleri, bir ürün yerleştirmesi gibi hissediyorum ve insan denen aparat - şeklinde ilerleyen ve içinde yirmi sekiz bölüm olan bir şiir kitabıdır.


Umut bu kitabında ironiyi, karakütarizmi ve en en ince detayları hayatın boğucu yanlarından geçirerek trajikomedi bir ambiyansla şiirini yazmış ve bir pilot gibi yargı dağıtıyor. Pardon füze uçuruyor! Biraz yaşam vahşeti olur kitap. Çokça da alter-ego ile kıvranan Rockabilly karakteri üzerinden hem zihinsel hem de bedensel olarak sözcüklerini ruhumuza damıtıyor. Yaşamında iz bırakan şeyleri anlatırken; o şeyleri kendisine dönüştürme çabasında. Bu bazen eşya bazen müzik bazen de milkshake olur. Bir nevi bir dönüşüm seansı!


Umut diye haykırdım içimden! Neden mi? Çünkü çoğu kişi Umut'u anlamayacaklar. Pardon! Umut Yalım'ı anlamayacaklar... Onun şiirini bir sistem üzerinden ilerleme bir taklit versiyonu veya ne idüğü belirsiz deneysel şiiri olarak algılayacaklar. İnsan ne ise onu görme çabasında. İnsan nasıl bir levhaysa öyle davranır. Bu biraz da bilgi savaşıdır. Evet, Umut Yalım şiirleriyle bilgi savaşı veriyor. Füzelerine de günlük hayattan uzak sözcükleri dolduruyor. Hem de büyük bir sevdayla! Çoğunuz "rockabilly köpekleri"ni okurken" bu adam ne diyor yahu?" diye düşünebilirsiniz. Sakıncası yok! Salt bir düşünce zararlı değildir. O zaten bilinçaltı meselesidir.

"rockabilly köpekleri"ni anlamak istiyorsanız okumadan önce 50'ler, 60'lar, 70'ler, 80'ler ve 90'ların müziğini iyice araştırınız! Tarihini, siyasetini, ekonomisini, toplum yapısını, Psikolojik süreçlerini ve yaşam biçimini araştırınız. En ince detayına kadar. Sadece Türkiye odaklı olarak değil. Dünyayı da takip edin. Umut'un özellikle şiirde kullandığı müzikleri iyi bildiğim için ne demek istediğini hemen anladım. İlk başta playlist müzik versiyonlu şiir albümü zannedebilirsiniz ama çok ötesinde. Müzik adlarıyla ve sanatçı adlarıyla çok keskin göndermeler yapılmış. Sinsi humorluklar peşinde. Birçok şeyin sesini ve görüntüsünü ifşa ediyor. Hatırlayınız 90'lar dönemini ve müziğini!

Kitap boyunca gözünüze en çok "milkshake" sözcüğü çarpacak. Çokça geçmesi beni biraz sıktı ama onun haricinde bunu kültürel bir gönderme olarak kullanıyor. Şimdi diyeceksiniz ki: "Ne alaka yahuuuu?" Onu da siz araştırınız yahuuu.


Kitabın ilk bölümünde hayatın monotonluğunu evdeki eşyaların yan etkisiyle bize iletilen sembolik bir algıyla görebiliyoruz. Tembelliği ve içsel bunalımı spesifik davranışlarla yaşatıp eleştiriyor. Oturduğu yerden mücadele edenleri, sevenleri ve intihar etmek isteyenleri çaresizlikle suçlayıp anti-yaşam bir efektle sorguluyor. "Kendime uygun bir ölüm/ Bulamıyorum/ İnthar ediyorum ama/ Müntehir olamıyorum" diye haykırdığında duymuyor muyuz bu yavan sorgulamayı? Ardından eşyaların varlığı, dağınıklığı ve dargınlığı, Oedipal Karmaşa, varoluşsal kaygı, siyasî göndermeler, dışsal kusmalar, kent rantları, absürt lirik aşklar, tarihsel ego kırıntıları ve daha birçok şeyi kitap boyunca bize sezdiriyor.


Umut, bazen umutsuzluğa kapılacak oluyor ki kendisini bir ürün yerleştirmesi olarak görüyor ya da bizleri kendi deyişiyle kurguluyor. Çoğumuz bu hayatta zaman zaman meta hâline gelmiyor muyuz? Anlamı bırakıp kalıba göğüs açmıyor muyuz? "rockabilly köpekleri" biraz da bunun diri ama yorgun tablosu değil mi? Zaten kitabı okurken kendimizi sözcükler galerisinde hissediyoruz.

Kitap şiirin sosyolojik, estetik, politik, dilsel, poetik sorunlarını, dilin ağrıyan dişi kurcalaması gibi kurcalamayı alıyor odağına. Belki deneysel belki denenmeyen yöntemler belki de biçem hazlanması...

Son olarak şunu söyleyebilirim: Liriği klişe ve klasik kalıplarından çıkartıp Elvisî bir kişilikle dokuyor!

Beni sadece rahatsız etmeye çalışan şiir için estetik bir sözcük olmayan "neon"un birkaç defa tekrar etmesiydi. Bilmiyorum belki de benim şiir poetikama veya görüşüme ters düştüğü için duygusal bir algılamayla bunu düşünmüş olabilirim. Kim bilir ki...

Kitabın üç bölümünün ayrı biçimlerde olması hem güzel hem de kişisel gelişimi yansıtıyor. Biraz da Psikolojik resimler...


Kitaptan beğendiğim kısımlar;

"Kendime uygun bir ölüm/ Bulamıyorum/ İntihar ediyorum ama/ Müntehir olamıyorum"

"Zaten ben bir televizyonu bile babam/ Sanabilirim ya da bir eski plağı/ Örneğin bir bıçağı da annem/ Zaten sırf bu yüzden o bıçağı/ Her gece karnıma batırıyorum/ Anneme dönebilmekçin yeniden"

"Ve beni bir çilekli milkshake gibi bitiren/ O bitirim efkâr ve o bitirim etobur hayat"

"Oysa ben hem sevdim hem de sevdalandım/
Bir elektro gitarlar gibi uzun uzun ağladım/
Ezan seslerinde köpeklerle denk uludum"

"Aslında adımı ele veren o uzun/ Ve o kara müzmin kirpiklerim/ Ve bir o kadar kübik hüzünlerim/ Olmasına karşın kimseler ve de/
Bildiğim bütün nesneler anlamıyor/ Beni ve de üstelik her yer/ O bakır ve o kanıl sonbahar/ Ken bile anlamıyor beni"

"Fotoğraftaki her şey mutluydu/ Fotoğrafın kendisi hariç."

"Etleri kopan fakat et yiyemeyen çocukların"

"Kadınlar hâlâ taşımak zorunda boyunlarında/
Birer bilekçe gibi ılık beyaz kızlık zarlarını"

"Bir de kedi tedirginliği var üstünde/ Kaç kişilik ağlıyor kimseler bilmiyor"

"Karnını sanki rujla doyuruyorsun/ Bir yerin kesilince ruj akması bundan"

"Zaten sonbaharlar bile artık dar/
Yağmurlar bile insan seçiyor artık"

"Bir erkek memesi gibiydi kalbim."

"Bir ürün yerleştirmesi gibi hissediyorum"

"Kanla gargara yapıyor kalbim"

Yazarın biyografisi

Adı:
Gülce Başer
Unvan:
Şair, Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
Almanya, 1973
1973 Almanya doğumlu. Bornova Anadolu Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. 2011 yılında “1980 Darbesi ve Türk Şiiri” konulu teziyle Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde Modern Türkiye Tarihi alanında yüksek lisansını tamamladı. Aynı bölümde doktora yapıyor. Yasakmeyve dergisinde editörlük görevinin yanı sıra Varlık dergisinde “Şimdi Haberler” bölümünü hazırlıyor. Kültürlerarası Şiir ve Çeviri Akademisi’nde genel sekreterlik görevini yürütüyor. İki şiir kitabı var, Bir Delinin Gülcesi (2008 Cemal Süreya Seçici Kurul Özel Ödülü’), Hanımefendi Kızıldır (2012).

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 49 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 25 okur okuyacak.