Handan Ünlü Haktanır

Handan Ünlü Haktanır

Çevirmen
8.6/10
2.410 Kişi
·
4.149
Okunma
·
15
Beğeni
·
1.678
Gösterim
Adı:
Handan Ünlü Haktanır
Tam adı:
Çevirmen
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
325 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Bilmek mi daha kötü yoksa bilememek mi? Bilemedim.

En iyi roman ve en iyi kısa öykü ödülü alan, sonrasında filmi de yapılan bu kitap bana kendimi sorgulatmamı sağladığı için yazarına teşekkür ediyorum.

İnsanlar arasındaki engellerden en büyüğü kuşkusuz zekâymış. Her şeyin fazlası zarar, azı yetersiz olduğu gibi; zeki olmanında fazlası ve azı bizim için sorun yaratabiliyormuş.

Çok zeki olan bir insan, diğer insanlarla iletişim kurarken zorlandığı gibi; zekâ seviyesi çok düşük olan bir insanın da diğer insanlarla iletişimi aynı derecede zordur.

Buna karşın; insanların kendi zekasından üstün olanlardan korkup nefret ettiklerini ama kendi zekasından düşük olanlardan hiçte korkmayıp sevdiklerini de öğrendik.

Sorgulamayan, itaat eden, bilmeyen ve çok düşünmeyen insanları daha çok severiz çünkü bize sorun çıkarmazlar. Onlara ne istersek yaptırabiliriz. Aksine bilen, sorgulayan ve düşünen insanlara diş geçiremeyiz. Bunun sonucunda belkide biz onlara itaat etmek zorunda kalırız. Kendimizden üstün zekâlı olanları sevmeyip, kendimizden düşük zekâlı olanları sevmemiz belkide bu sebepten.

Bir de şunu sorgulamak gerekiyor; Zeka seviyesi düşük olan insanları kendimize eğlence yapmaya bayılıyoruz da, bunları yaparken bizden daha zeki olan insanların olduğunu hiç düşünmüyoruz.

Belki üstün zekâya sahip insanlar da bizleri 'eğlence' yapıyorlar da biz farkına bile varamayacak kadar gerideyiz onlardan.

Peki, bizden zeki olanlardan nefret ettiğimiz halde neden bizim 'eğlence' yaptığımız düşük zekâlılar bizden nefret edemiyor?

Çünkü onlar, bizim eğlencemiz olduğuna farkına varamayacak kadar düşünemiyorlar. Bu onların suçu değil tabiki de. Ama bizler onları 'eğlence' yapabilecek kadar düşünebiliyoruz. İşte bu bizim suçumuz.
#67877666 #67878949
Sonuç? Zekâ seviyesi düşük olmak bir engel değildir. Zeka seviyesi düşük olan insan engelli de değildir. Ortada bir engel varsa; bizim, onların sadece 'düşük zekâlı' olduğunu düşünemeyecek kadar gerizekalı olmamızdır.

Son olarak; İnsanların kendilerini olduğundan çok daha fazla zeki göstermeye çalıştıklarını da maalesef öğrenmiş olduk. Bunun sonucunda, insanların bulunduğu konumu veya yaptığı işi bize zeki olduklarını kanıtlamaz. Demek ki insanların zeki olduklarını, onlara bakarak anlayamayız. Dolayısıyla önyargılarımızı da kırmalıyız. Tanıştırayım; Kendilerini olduğundan çok daha zeki gösterenler, gerizekalı olanların bir üst seviyesi insanlardır.
• • • •
Kitabı okuduktan sonra sorguladığım bazı düşünceleri sizlerle paylaştım. Sizlerde bu kitabı okursanız daha farklı, daha da güzel sorgularsınız ve daha güzel sonuçlar çıkartırsınız.

Bütün incelemelerde kitabın içeriğinden gayet güzelce bahsedilmiş. Dolayısıyla içerik hakkında yazmaya gerek duymadım. Ben sizlere bu kitabı, içerikle değilde bende düşündürükleriyle tavsiye ediyorum. Fakat kitap hakkında aşağıdakileri söyleyebilirim.

Üslubu çok farklı ve güzel. Daha önce bu tarz anlatıma sahip bir kitaba rast gelmedim. Konusu da çok farklı ve enteresan. Kurgusu mükemmel, sayfa sayısı uzun olmasına rağmen çok hızlı okutturdu kendini. Gerçekten çok güzel hikayeydi. Charlie'yi sizde çok seveceksiniz. Ben şahsen ona çok üzüldüm. Mesajı da gayet açık olan bir kitap. Tavsiye edilmesi kesin olan bu kitabı sizlerde kesin okumalısınız.

Tabi ki Algernon'a da çiçek yollamalısınız.

Saygılarımla...
504 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Yine beni etkileyen bir kitap... İtiraf etmeliyim ki çok umutlu başlamadım kitaba. İlk sayfalarda da "zengin kız fakir oğlan hikayesi mi bu yaaa..." dedim. Ama okumaya devam ettim. Iyi ki de etmişim.
Sonunu tahmin etmiş olsam bile çok ama çok etkiledi beni Martin Eden... Ah Martin üzümlü kekim demekten kendimi alamadım...

Peki kimdi herkesi bu kadar etkileyen Martin Eden. Güçlü bir düşünce yapısı olan, duyarlı, rol yapamayan, müzik aşkıyla dolup taşan kıpır kıpır bir ruhtu o.
Bir gün bir kavgada kurtardığı bir insanın hayatının değişmesine vesile olacağını tahmin bile edemeyen çılgın ruh...
Burjuva sınıfından bu kişinin çağırdığı yemekte kız kardeşi Ruth'a aşık olur ve hayat o noktadan sonra bambaşka akmaya başlar. "Dünyadaki en yüce şey aşktır" artık...
Alt sınıftandır Martin bu yeni dünya gözlerini kamaştırır. Hayallerini süsleyen bu kadın için değişmeye, gelişmeye karar verir. Okudukça aslında neler başarabileceğinin farkına varır. Dizginleyemediği bir yazma aşkı başlar...
Oysa Ruth hayatının kadını onun düzgün bir iş bulmasını istemektedir. Kendisine ve ailesine layık olabilmek, evlenecekleri zaman onları gecindirebilecek bir iş...
Martin'i kendi normlarina göre şekillendirmeye çalışır... Ama hamur bir yere kadar yoğurulabilir...
Martin kendini geliştirdikçe entelektüel açıdan Ruth'un üstüne çıkar. O artık bir kabadayıdan üniversite profesörü olan bir kişiyle tartışmaya girebilecek donanımda bir insana dönüşmüştür... Çevresindekilerle arasındaki uçurumu büyütür bu durum...

İstediği şeyin yazmak olduģu fikri perçimlenir kafasında. Ama çoğu yazarı olduğu gibi onu da zorlu bir yol beklemektedir... Tahmininden çok daha zor... Reddedilen yazılar, şiirler, "bir iş bulmadı" diye sırtını dönen akrabalar, açlıkla sınanan gurur... Ama hayallerine sımsıkı tutunan bireycidir o artık...Yolundan dönmeyecektir... Peki Ruth, onun büyük aşkı bu yolda ona eşlik edecek midir... Yolun sonunda onu ne beklemektedir... Okumanız lazım:)

Ben okudukça kızdım, üzüldüm, kazanılan başarılara sevindim, kaybedilen insanlar için üzüldüm ...
Ve sonunda yaşamanın zaten böyle bir şey olduğuna karar verdim. Aslında bize çok da yabancı olmayan, çoğumuzun yaşamından öğeler barındıran bir hikaye bu... ve çok da ders çıkarmamız gereken nokta var bu hayat hikayesinde...
Aşk başrolde mi emin değilim...Gerçek hayatta başrolde mi olmalı ondan da emin değilim..

Ama herkes aşık olur bundan eminim.
Bazen birine aşık oluruz ya da olduğumuzu zannederiz... Alır o insanı hayatımızın merkezine yerleştiririz. Aslında beğendiğimiz bedene, hayalimizdeki ruhu koyup adına aşk demişizdir (saygılar sevgili Shakespeare). Eh o zaman o ruhu da hayal ettiğimiz şekle sokmalıyızdır. Istediğimiz gibi giyinmeli, istediğimiz gibi konuşmalı, çevreye eşe dosta sunulacak hale getirilmelidir. Özetle bizim standartlarımızda olmalıdır. Bunun için yılmadan çalışırız. Ondan geriye bir şey kalmayıncaya kadar devam ederiz. Çünkü o artık oyun hamurumuzdur. Şekil vermemiz kaçınılmazdır... ( işte bu Ruth ...)

Peki diğer aşık o da bunu ister mi?
O zavallıcık da aşık olmuştur sırılsıklam hem de. Gözleri kimseyi görmez... Kendini aşkın akışına kaptırır ve oyun hamuruna dönüşür... Onun istediği gibi olma çabasına dönüşür hayat... (Bu da Martin...)
Artık 'o'dur herşey.... Öyle "o' ki her şey, gittiği zaman hayatımız bütün heybetiyle üzerimize yıkılır...
Ne yapmalı peki? Aşık olduk diye kendimiz olmaktan vaz mı geçmeli. Yoksa kendimize inanan bir tek kendimiz kaldıysak bile devam mı etmeli... Martin'e göre ikinci ve bana göre de...
Meraklanmayın kendi seçimlerinizi yapıp başarılı olduğunuzda, istedikleri kalıba girmediniz diye sizden kopan "sevdikleriniz" size döner... hem de hepsi birden... Anlayamazsınız, çünkü siz eski sizsinizdir ve aslında hiçbir şey değişmemiştir. Sadece para ve başarı eklenmiştir... ve insanların hayranlık duyduğu "güç" artık sizdedir... insanların bize bakış açısının cebimizdeki parayla orantılı olması üzücü değil mi? Ama gerçekler üzücü zaten...

Neyse çok uzattım... Okuyun bu kitabı, okumayan varsa tabi.

Ve kendi hayatınızın başrolü olun bu size neye mal olursa olsun...

Ve hayatınızda bir Martin varsa lütfen bırakın kendi kanatlarıyla uçsun, siz sadece ona eşlik edin... Eşlik etmek güzeldir...

Sevgiyle kalın ...
480 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Bay Lockwood' un kiraladığı çiftlik sayesinde İngiltere'nin sığ serin tepelerinde gezintiye götüren bir kitap, Bayan Dean'ın geçmiş anıları şuan yaşanıyor gibi anlatması mükemmel bir hava katmış.

İlk başlarda karışık gibi görünen kitap içine girdikçe sizi o Uğultulu Tepelere doğru yolculuğa çıkarıyor.
Karakterlerin çoğu insana yeter ama dedirtecek cinstendi.
Aşkın en gerçekçi ama bir o kadar da acımasız hali, yıllar yılı süregelen bir intikam ateşi ile yanıp tutuşan Heathcliff.

Çok sinir bozucu bir karakter olmasına rağmen kendine çeken bir hali de hoşuma gitmedi değil.
Ah! Bay Heathcliff böyle mutlu ölmeni beklemezdim.

Unutulmaz klasikler arasında yerini aldın...
325 syf.
·6 günde
Algernon’a Çiçekler’i sevmedim, bu konuda netim. Sebebi de bu tür kitapların artık bünyeme zayıf gelmesinden sanırım. Hikaye güzel, anlamlı. Ona bir şey demiyorum. Tam da benim meslek alanımla ilgili. Sadece benim edebiyat görüşüme ters. Doğrudan benim meslek alanımı ilgilendirdiği için bu kitabı özel gereksinimli bireylere yönelik tutumlar açısından değerlendirmeyi daha faydalı buluyorum.

Öncelikle etiketleme konusunda anlaşalım. Etiketleme bir nevii karşımızdaki kişiye sen busun deme şeklidir. Sen busun’lar genelde olumsuz özelliklerin nitelenmesinin bir ürünüdür. Tüm biyolojik, çevresel, kültürel, psikolojik vb. etmenler göz ardı edilir. Örneğin ‘köylü bu, cahilin biri’ ya da ‘sakat bu, yardıma muhtaç’ gibi etiketlere maruz kalan kişiler toplumsal normsuzlaştırmaya itilen, dışlanmaya davet edilmeye çalışılan kişilerdir. Bu yüzden karşımızdaki kişinin özelliklerini, gereksinimlerini bilmeden onlar hakkında konuşmanın saçma etiketlere yol açacağını aklımızda tutalım. Duruma engelliler açısından bakarsak bunun daha ciddiye alınması gerekir. Engellileri adının dışında illa başka bir ifadeyle niteleyeceksek moron, embesil, gerizekalı, özürlü gibi kelimelerin taa mağara devri zamanlarından kalma, kaba ve en etiketleyici ifadeler olduğunu unutmalayım. Aslında engelli nitelemesi de etiketleyicidir. Artık akademik alanda ‘engelli’ yerine ‘özel gereksinimli birey’ nitelemesi daha az etiket içerdiği ve daha geniş kapsamlı olduğu için daha çok tercih ediliyor. Sadece engel türü(zihin, görme, fiziksel...) işin içine girince engelli nitelemesi kullanılıyor. Biz günlük hayatta özel gereksimli kişileri kendimiz gibi bir birey olarak görüp adlarıyla hitap etmeye çalışalım.

Şimdi özel gereksinimli bireylere yönelik olumsuz tutumların nasıl oluştuğuna bakalım. Tutum kişi, küme, nesne ya da düşünlere yönelik oldukça süreklilik gösteren önceden biçimlenmiş duygu, düşünce ve inançlar bütünüdür. Tutumların oluşması ilk olarak ev ortamında yani anne babaların taklit edilmesi yoluyla öğrenilir. Çünkü çocuklar anne babanın yaptıklarının aynısını yaparak onaylanmak isterler. Çocukluktan kazanılan tutumlar üniversite, askerlik gibi heterojen ortamlarda değişme gösterebilir. Çocukların özel gereksinimli bireylere yönelik olumsuz tutumları anne babaların onların yanlarına gitmemeleri, oyunlarına almamaları, uzak durması şeklindeki önerileriyle başlar. Çünkü annelerin hep bahsettiği öcüdürler onlar!

Tutumlar kısaca yukarıdaki gibi oluşur. Özel gereksimli bireyleri önce insan olarak görmeyip yetersizliğini ön plana çıkarınca toplumda bağımsız yaşamalarını kolaylaştıracak düzenlemeler de ihmal edilir. “Sağlamlar dururken onlar mı kaldı” ifadesi bu durumun en acı göstergesidir.

Yeri gelmişken bir yanılgıyı düzeltmeye çalışalım. Bunun içinde yetersizlik ve özür kavramlarını irdeleyelim. Yetersizlik bedenin biyofiziksel ve kimyasal yapısının zedelenmesi sonucu organın yokluğunu ya da bozuk olduğunu ve işlevini yerine getiremediğini belirtir ve nesneldir. Özür ise, yetersizlikten dolayı kişinin toplumsal ve duygusal davranışlarında görülen sapmalardır ve özneldir. Yani kişi özürlü doğmaz. Bu toptan yanlış bir ifadedir. Özrü toplum yaratır. Kitabı okuyanlar Charlie’nin yaşadıklarına şahit oldular. Charlie zeka seviyesi düşükken de toplumda kabul görmez, ezilir; zeka seviyesi yükseltildiğinde de kabul görmez, ezilir. Halbuki toplumda bağımsız yaşamasına bir engel yoktur.

Peki bunların önüne nasıl geçeceğiz? Özel eğitim camiasının yıllardır cevaplamaya çalıştığı bir soru. Daha doğrusu cevabını topluma kabul ettirilmeye çalışılan bir soru. Cevabı çok da basit. Tutumların değişmesinde etkili ilk yöntem etkileşimde bulunmadır. Çocuklarımıza onlarla etkileşimde bulunduğunda bir zarar gelmeyeceğini, onun önce bir insan olduğunu kavratmalıyız. Tabii bunun için de önce anne babaların kendilerinin olumlu bir etkileşim içinde olması gerekir. Bırakın parkalara beraber oynasınlar. Çok mu zorunuza gider bu? Siz de özel gereksinimli bir bireyle otobüste yan yana oturun, aynı iş yerinde çalışın sizin bizim gibi insan olduklarını göreceksiniz.

İkinci etkili yöntem ise bilgilendirme. Doğru bilgilendirme. Yukarıdaki yetersizlik özür ikiliğinin net bir şekilde açıklanması gerekir. İnsanları bilgilendirmeye çalışırken de yerinde sen olsaydın neler hissederdin gibi olumsuz empativari cümleleri kurmamaya özen gösterelim. Bu tür cümleler acımayı beraberinde getirir; acıma da soysuzlaşmanın işaretidir. Çok basit, özünde herkes insan, bunu kabul edelim. Gerisi hallolur.


Ankara ekibine de artık isyan etme derecesine geldim. Lütfen kitap seçiminde İstanbul, İzmir ve Bursa ekiplerini biraz örnek alalım. :)
560 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
“Çünkü siz yanlış kızı öpmüştünüz."

Bu, sevginin ve sevgisizliğin hikayesi.

Bu, çocukluğunda sevgi görmeyen bir insanın takıntılarının, kendisine ve topluma yaşatabileceklerinin hikayesi.

Bu, çaresizliğin insanlara neler yaptırabileceğinin hikayesi...

Bu, sıradan hayat süren insanların sevdikleri uğruna mücadele edişlerinin hikayesi.

Kendinizi; karakterleri ve olayları içinize sindirerek yaşarken bulacağınız bir kitap...

İyi okumalar
325 syf.
Kitabı okuyalı epey oldu aslında ama karantina günlerinde bir uğraş lazım. Bir kişinin bile okumasına sebep olursam çok mutlu olacağım bir kitap bu.

Charlie Gordon düşük bir IQ seviyesine sahip; masum, temiz fikirli, aklından sadece iyilik geçen güzel bir adam. Charlie Gordon ismini silip boşluk doldurma sorusu olarak burada sorsak birçoğumuz boşluğa Forrest Gump ismini yazacaktır ama Charlie'nin hikayesi de en az Forrest'in hayatı kadar duygu dolu ve etkileyici. Charlie bir fırın işçisiyken ve kendi IQ düzeyinde okul dersleri görürken alanında çok iyi bilim adamları tarafından bir deneye alınır. Charlie'nin tek isteği vardır: Akıllı bir adam olabilmek... Charlie'nin zekasını ve biliş düzeyini arttıracak bu deney birçok doktor ve Charlie'nin bireysel öğretmeni tarafından takip edilir ve Charlie bu süreçte sürekli günlüğe benzer bir şekilde ilerleme raporları tutar. Bu yüzden kitabın ilk bölümleri yazım hatası ile dolu olur. Ama zamanla yani deney etkisini gerçek anlamda göstermeye başladığı zaman Charlie'deki değişim başta fırında çalışan arkadaşları olmak üzere birçok insan tarafından tam bir şaşkınlık sebebi olur. Charlie deney öncesinde kendisini salak yerine koyan, onu küçümseyip dalga geçen saygıdeğer(!) arkadaşları tarafından bu seferde kıskanılmaya başlar. Charlie'nin onlardan tek beklentisi ise sevilmesi ve ona değer vermeleriydi. Ama kitabın hikayesi daha sonra, sıradan bir fırında sıradan bir çalışan olan Charlie'den çok daha öteye evrilecektir.
Ha bu arada geçen gün filmini de izledim o da gayet güzeldi ama kitabı okunmadan izlemenizi tavsiye etmiyorum. https://youtu.be/8VNFv0Tambg
480 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10
Thrushcross Çiftliğine kiracı olmaya hazır mısınız? Emily Brontë'nin yazdığı ilk ve son romanı. Henüz 30 yaşındayken tüberkiloz nedeniyle hayatını kaybetmiş İngiliz yazar. İlk romanı bu kadar etkileyiciyse daha sonra yazacaklarını düşünmek bile insanı heyecanlandırıyor açıkçası.

Her şey Bay Lockwood'un kırsalda inzivaya çekilmek için bir çiftlik kiralamasıyla başlıyor. Diyorsunuz ki işte bu adamın neden inzivaya çekildiğini, iç dünyasını falan okuyacağız belki oralarda bir köylü kızına aşık olur falan bildiğimiz hikayeler. Daha kitabın başından bizi şaşırtmaya başlıyor yazarımız. Bay Lockwood kiraladığı çifliğin sahibi hakkında kahya kadına sorular sorunca olayımızda başlamış oluyor. Çocukluk yıllarından başlayan bir aşk, dostluk aynı zamanda hor görme ve küçük düşürme, hayalkırıklığı, mutsuzluklar, tatminsizlik... Karakterler olabildiğince renkli gördüğünüz gibi. Sürekli bir huzursuzluk hali. Diyorsunuz ki aslında ufacık bir davranış farklı olsaydı neler olabilirdi? Uğultulu Tepeler aslında bir ömür boyu süren kocaman bir kelebek etkisi. Küçük bir söz, bir tersbakış nelere kadir.Tersi şekilde dargın birine uzatılan bir kitap ne de güzel sonuçlar doğurur.

Uğultulu tepeler 1800'lü yılların başlarında İngiltere kırsalında geçen insanların; bencil, sevecen, kindar, fedakar, kıskanç, plancı, duygusal, öfkeli ve kederli hikayelerini bize soluksuz anlatıyor. Okumaya başlayacaksanız Thrushcross Çiftliğine hoşgeldiniz! Ev sahibinizle iyi geçinmeye bakın ve hastalanırsanız eğer Nelly'den örgülerini alıp gelmesini ve en iyi bildiği hikayeyi anlatmasını isteyin.
Keyifli okumalar...
325 syf.
·2 günde·8/10
Algernon'a Çiçekler başlığını okuyunca yüksek ihtimalle hepinizin zihninde bir şahıs canlanmıştır. Ki benim için durum tam da böyle oldu. Sizi Algernon ile tanıştıracağım fakat öncelikle her şeyi bir kenara bırakıp empati yapalım istiyorum.

Normal insanlara göre zekâ seviyesi düşük bir insansınız ve her zamanki gibi normal bir günün sabahına uyandığınızı düşünün. Daha düne kadar okuma-yazma bilmeyen, insanlar tarafından aşağılanan, sürekli üstüne gülünen, ailesi tarafından bile terk edilmiş bir insan iken bir sonraki gün bir dahi olduğunuzu hayal edin. Epey uzun bir sıçrayış, bir kilometre taşı, mucize dediğinizi duyar gibiyim. Yaşam bambaşka bir akışa kavuşur sizin için. Yepyeni bir insan, yepyeni hayaller, yepyeni bir gelecek... Charlie Gordon da kısmen böyle bir durumla karşı karşıya kalan bir karakter.

Eserde zekâ seviyesi fazlasıyla düşük bir insanın, bilimsel bir deneyde denek olarak kullanılıp dahi konumuna gelmesi konu ediniliyor. Malûmdur ki hiçbir şey sorunsuz ya da mükemmel ilerlemiyor bu hayatta. Dolayısıyla bu bilimsel çalışmanın da olası sonuçları var. İşte eser Charlie'nin bir moron iken dahiliğe yaptığı ilginç yolculuğa ve bu süreç sırasında açığa çıkan duygu ve düşünce dünyasına değiniyor. Tabi bir de Algernon var bu tabloda. Algernon ise bu deneyin ilk kobaylarından olan bir fare. Eserde Algernon ile Charlie arasındaki rekabet, dostluk ve bağlılık da yansıtılıyor.

Algernon'a Çiçekler ile ilk olarak şu an ismini hatırlayamadığım bir eserde karşılaşmıştım. İsminin farklı olması epey dikkatimi çekmişti. Kitabı okumaya başladığımda ise ilk sayfada kelimelerin yazılışı konusunda pek çok yanlışlık gözüme çarptı. İlerleme yerine 'ilerneme', rapor yerine 'rapur' yazılması gibi bariz hatalar vardı. Bir an yayınevinden kaynaklı bir hata var sanırım diye düşündüm ve bu durum hoşuma gitmedi. Diğer sayfaya geçince özellikle bu şekilde yazılmış olduğunu fark ettim. Karakterimizin zekâ seviyesinin bir yansıması olarak özellikle yanlış yazılan kelimeler mevcut. Görünce ilk anda benim gibi şaşırmayın sevgili okuyucu. :)

Kitabın anlatım tarzı oldukça akıcıydı. Okuyucuya başına bir tokmak indirircesine mesajlar vermesi en güzel yönüydü bana kalırsa. Zira hepimizin çevresinde, belki yakınları arasında, belki ailesinin içinde bedensel ya da zihinsel engelli insanlar mevcut. En önemlisi bir saat sonra hiçbirimizin aynı duruma gelmeyeceği konusunda bir garantisi yok fakat buna rağmen çoğu zaman bırakın bu insanlarla empati kurabilmeyi; onlara kötülük yapan, onları istismar eden şahıslar var ne yazık ki. Hatta sırf böyle bir çocuğa sahip olduğu için onu istemeyen, dışlayan, bakımevlerine terkeden aileler çoğunlukta. Maddi gücünüzle ona lüks bir bakımevinde, rahat koşullar sağlayabilirsiniz belki evet ama bu ondaki sevgi boşluğunu hiçbir zaman doldurmayacaktır. Charlie'nin hikâyesini okurken insan kendini bu noktada sorgulamadan edemiyor. Bu durum kitabın en büyük kazanımlarından biri.

Hem kapak ve sayfa kalitesi bakımından hem de kalın bir eser olmasına rağmen olayların akıcı bir üslupla anlatılması yönünden güzel bir eserdi. Mühim olan 325.sayfayı okuyup kapattıktan, yani kitabı bitirdikten sonra kitapta ele alınan olguya dair hayatımızda yanlış bir şeyler varsa bunları değiştirebilmek. Hep diyoruz ya hani, sevginin iyileştiremeyeceği hiçbir canlı yoktur diye; sevgimizi ve ilgimizi onlardan esirgemeyelim. Güzel bir abimizin dediği gibi "Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

Sevgiyle kalın, bu arada Algernon'a çiçek götürmeyi de unutmayın. :)

"Kollarına yetişkin bir adamı alıp bu şişeyle onu beslemeye hazır olan kaç kişi tanıyorsunuz? Veya bir hastanın onu baştan aşağı idrar ve dışkıyla sıvaması riskini göze alabilecek? Şaşırmış gibisiniz. Anlayamazsınız, nasıl anlayabilirsiniz ki, siz araştırmalarınızı fildişi bir kulede yapıyorsunuz, öyle değil mi? Bizim hastalarımız gibi en basit insani deneyimden mahrum olmanın nasıl bir şey olduğunu siz nereden bilebilirsiniz ki?"
504 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
"İçimde söylemek için can attığım öyle çok sey var ki..."
Cok güzeldi. Edebiyat kokan bir eser. Hayatın tüm gerçekliğini, insanların paraya üne olan bakışıni cok iyi bir sekilde ortaya koymuş. Mucadeleci ruhu tam bir ornek niteliğinde. Önce aşkı için yükselmeyi isterken sonra güzellik ve sanat icin yapması... ve beni en cok etkileyen kısmı istedigi herseyi elde etmesine, istedigi zenginlikte olmasına ragmen,kalbinde sevgi duygu kalmadığı için bunların onemsiz oldugunu tum gercekligiyle aktarması olaganustü. Bence budur, o kadar yani.
Ne olursa olsun kendiniz icin yaşayın, kimsenin degeri sizin kendinize vereceginiz degerden ustun olmasin. Kendinize once kendinize saygi duyun. Martin Eden tam da bu...
:)
325 syf.
·8 günde·10/10
''Ben akıllı olmak istiyorum. Benim adım Charlie Gordon. Donnerin fırınında çalışıyorum. 32 yaşındayım.''
Bir fırında çalışırken mutlu, öğrenme isteği ile dolu bir adam. Çocukluğuna götürüyor bizi. Charlie, babası ve Alice bu kitabın en güzide karakterleri. Çünkü insanı olduğu gibi kabul eden bir yapıları var.

Kitabı okumaya başladığımda ilk dikkatimi çeken şey kitabın konusundan ziyade kurgusu gereği sayfalar boyunca yapılan yazım yanlışları, eksik olan noktalama işaretleriydi.Bunun sebebini sonradan anlayacaksınız .
Bilimsel bir deney için kobay olarak seçilen Charlie'nin ıq seviyesi yükseldikçe, eskiden yaşadıgı aşağılanmaları farketmesi ve akıllandıkça giderek yalnızlaşması cok etkileyici. Zekâ ve sosyal ilişkiler, ahlak ve cinsellik, birey ve toplum ilişkileri olağanüstü bir doğallıkla kaleme alinmis.Zekâ geriliği olanlara karşı toplumun yanlış önyargılarını silip atıyor. Ahlâkî konularda çocuk gözü ile başlayıp bir yetişkin gözü ile yerinde tespitlerde bulunuyor.

Seni çok sevdim Charlie, tüm anlama kabiliyeti zayıf olan insanlara çok saygı duydum.
düşük bir IQ ile dünyaya gelmiş kimseyi düşlerime kattığımı, onları anlamaya çalıştığımı hatırlamıyorum. Bu zamana kadar engelli insanlar için empati yapmış iken “kör,sağır,uzuv eksiği olan için” IQ geriliği olanları nedense hiç hesaba katmamışım ! yaşadığı zorlukları , ötekileştiriliyor olmalarını , alay konusu olduklarını ve bunun farkına bile varmamaları etkileyici ve açık bir şekilde dile getiriliyor ...
Üzülecek,
Ağlayacak
Ve sonunu tahmin edebiliyor olmanıza rağmen öyle olmaması için içten içe ümitle sayfaları çevireceğiniz bir kitap .
Okuyun , okutun ....

Yazarın biyografisi

Adı:
Handan Ünlü Haktanır
Tam adı:
Çevirmen

Yazar istatistikleri

  • 15 okur beğendi.
  • 4.149 okur okudu.
  • 310 okur okuyor.
  • 2.936 okur okuyacak.
  • 85 okur yarım bıraktı.