Bazı insanlar içinde bulundukları ortamı özgürlüğün en nihai noktası olarak görme eğilimindedir. Belirli şeyleri ya da materyal anlamda bir hedefi başarmak onlara yeterli gelmektedir. Böylece hapishane içinde olduğunun farkında olmadan içinde olduğu rüyaya devam edecektir. Ta ki, gezegen üzerindeki kaynak savaşları kritik eşiğe gelinceye kadar. Bu noktaya ulaşıldığında, uyanıp uyanmamak artık bir seçenek olmaktan öte, zorunluluk haline gelecektir. O noktada ise artık iş işten geçmiş olacaktır. O yüzden yapılabilecek en doğru eylem, bu sistemle yüzleşmek ve onun bağımlılık yaratan etkilerinden özgürleşmek olmalıdır.
Bu açık gerçeği fark etmek isteyen bir kişi, öncelikle paradigmanın körleştirici etkisinden özgürleşmeye istekli olmalıdır. Şayet böyle bir kararı alamaz ise, büyük buhran zamanlarında gözüne far tutulmuş tavşan misali şok içinde dona kalması ya da panik hali içinde oldukça yanlış kararlar vermesi kaçınılmaz olacaktır.
Mutlak doğrularınız var ise, gerçekte hiçbir şeyin derinliğine inme ve onu bildiği biçimde anlama şansına sahip olamazsınız. Bu yüzden bilindik olanın sınırlarını aşmak gerekir. Ezberlenmiş otomat görüş ve algıların dışına adım atmak, çoğu zaman cesaret gerektiren bir eylemdir. Cesaret gerektirir, çünkü aksini iddia eden toplumun büyük bir kesiminin oklarını kendi üzerine çekersiniz. Galileo Galilei gibi deneyimlerinden aldığı güçle, çağın otoritesine başkaldıracak ve “Eppur si muove” diyebilecek ölçüde bir cesaret ve özgüven lazımdır. Sadece bununla da kalınmaz; sizi her fırsatta düşürmeye çalışacak kişi ve yapıların merceğini üzerine çekme riskini alırsınız. Daha da ötesinde, kendi hakikatiniz ile yüzleşmek zorunda bırakılırsınız ki; bu belki de diğerlerinden daha zorludur.