Ayakkabı her an gitmeye hazırdı; masa kendinden emin; bardak olanlardan, konuşmalardan, olacaklardan habersiz o kırılgan haliyle içi boşaldığı için her an bir yolculuğa mutfağa, bulaşık sepetine gitmeye yazgılı kısa geleceğini bekliyordu.
Sandalyeden sarkan ayakların kısa aralıklarla yer değiştirmesiyle siyahlı beyazlı karoların üzerine birinin topuk, öbürünün lastik altlıklı tıpırtılarını bırakan ayakkabılar bile bu sık, ani, hareketlerden kâh yorulmuş, kâh gitgide huzursuzluğa kapılıp daha önceleri hiç deneyimlemediği devinimlere, gitmediği yönlere doğru sürüklendiğini hissediyordu. Bir tek sandalye biliyordu olup biteni, hatta olup bitecek olanı da, yılların bilgisi, tanıklığı ve içine gömülen onca zamanın gömüsü sayesinde.
Duvarlarsa her zamanki gibi suskun, umursamaz, kayıtsızdılar, kördüler. Pencereler, kaç zamandır uzaklara açılmıyor, az ötedeki binanın gölgesi altında işlevini yerine getiriyordu handiyse geviş getire getire. Kapılar, üzerine abanan elin itmesiyle açılıyor, çekmesiyle kapanıyordu; açıla kapana aşınan menteşeleri daha da aşınmaya devam edecek. karmasık insan sesleri yerine kendi tekdüze, ince gıcırtısına kulak kesilecekti önceki yağlanmamalarda olduğu gibi.
Cümle-mekanda dolanan nesneler fail olmuş eyliyordu, eylemleri nesnelere yüklemiş gizli özneler sandalyede saklanıyordu.