766’da (1364-65) Kahire’nin Burcuvân semtinde doğdu. Bugünkü Lübnan’ın Ba‘lebek şehrinin Makārize semtinden Mısır’a göç eden bir aileye mensuptur. Bundan dolayı Makrîzî nisbesiyle meşhur olmuştur. Makrîzî’nin dedesi Şeyh Muhyiddin Ebû Muhammed Abdülkādir b. Muhammed b. İbrâhim Kahire’ye birkaç defa gitmiş, ancak Mısır’da kalmamış ve 733 (1332) yılında Dımaşk’ta vefat etmiştir. Babası Alâeddin Ali b. Abdülkādir daha sonra Kahire’ye gelip burada yerleşmiş ve 779’da (1377-78) vefat edinceye kadar Kahire’de yaşamıştır. Makrîzî’nin ailesi en az dedesinden itibaren Hanbelî mezhebine mensuptu. Zira Abdülkādir b. Muhammed, Hanbelî fıkhının meşhurlarından olduğu gibi bu mezhebin büyük muhaddislerinden sayılırdı. Abdülkādir’in oğlu Ali Mısır’a göç edip Kahire’de yerleştikten sonra Dîvânü’t-tevkī, Dîvân-ı İnşâ ve hesap işleriyle ilgili birçok görevde bulunmuştur. Makrîzî’nin Şâfiî olan babası 765’te (1364) Hanefî âlimlerinden kazasker ve müderris İbnü’s-Sâiğ ez-Zümürrüdî’nin kızı Esmâ ile evlenmiştir.
Hem baba hem anne tarafından ilimle uğraşan bir aileye mensup olan Makrîzî, dinî ilimleri baba tarafından dedelerinin mensup olduğu Hanbelî mezhebinde değil anne tarafından dedesi İbnü’s-Sâiğ’den etkilenerek Hanefî mezhebi usulüne göre okudu. Makrîzî, Hanefî mezhebini dedesi İbnü’s-Sâiğ’in vefatına kadar (ö. 776/1375) benimsedi, ancak üç yıl sonra Zâhiriyye mezhebine de ilgi duymakla beraber Şâfiî mezhebine intisap etti. Makrîzî’nin Şâfiî mezhebini benimsemesinde bu mezhebi Hanefîlik’ten daha titiz görmesi ve Şâfiîliğin yaygın olduğu Mısır toplumuyla daha fazla kaynaşmayı düşünmesi etkili olmuştur.
Sehâvî’nin bizzat kendisinden naklettiğine göre Makrîzî fıkıh, hadis, kıraat, dil, nahiv, edebiyat ve tarih alanlarında 600 hocadan ders gördü. 784’te (1382) Mısır’a gelip burada yerleşen İbn Haldûn ile birkaç defa görüştü ve ondan önemli ölçüde etkilendi. Dürerü’l-ʿuḳūdi’l-ferîde adlı kitabında İbn Haldûn’un biyografisini ayrıntılı olarak kaydeden Makrîzî, hem hocasına karşı beslediği sevgi hem de el-ʿİber’ine duyduğu hayranlığı dile getirmiş ve bu eserin başlangıç bölümü olarak yazılan Muḳaddime’yi eşi bulunmayan bir pırlanta olarak nitelemiştir. İbn Haldûn’un Mısır’daki uzun ikameti sırasında birçok âlim ve tarihçi yanında hayranları ve talebeleriyle birlikte oluşturduğu ekol içinde Makrîzî de vardır. Makrîzî’nin hocaları arasında dedesi İbnü’s-Sâiğ ve İbn Haldûn’dan başka İsnevî, Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Ezraî, İbnü’l-Mülakkın, Ömer b. Reslân el-Bulkīnî, Zeynüddin el-Irâkī, Heysemî, Fîrûzâbâdî ve İbn Hatîb en-Nâsıriyye zikredilebilir. Talebeleri içinde İbn Tağrîberdî, İbn Kutluboğa, Ebü’t-Tayyib İbn Zahîre, Ebû Bekir İbn Zahîre ve İbnü’l-Haydırî yer almaktadır.
Makrîzî bir âlim olarak Mısır’ın siyasî, içtimaî ve iktisadî hayatını bilimsel bir araştırmaya tâbi tuttu, doğduğu yer olan Kahire’nin bilinmeyen yönlerini aydınlattı, belli başlı eserlerini kaydedip tanıtarak onu âdeta yeniden canlandırdı ve meşhurlarının hayat hikâyesini yazdı. Küçük yaşından beri toplumsal hayatla ilgilendi, genç yaşlarından itibaren birçok önemli görevde bulundu. 790 (1388) yılına kadar sürdürdüğü divan vazifelerinden sayılan tevkī‘ ile ilgili görevini, Kahire Kalesi’ndeki inşa salonunda Kadı Bedreddin Muhammed b. Fazlullah el-Ömerî’nin yanında yaptı. 11 Receb 801 (19 Mart 1399) tarihinde Şemseddin Muhammed el-Mehâsinî’nin yerine Kahire ve Vechü’l-bahrî (Aşağı Mısır) bölgelerinin muhtesipliğini üstlenen Makrîzî, el-Melikü’n-Nâsır Ferec b. Berkūk’un tahta çıkışından sonra aynı yılın 17 Zilkadesinde (21 Temmuz 1399) Sultan Ferec’in hil‘atine mazhar oldu ve kendisine Kahire muhtesipliği verildi. Makrîzî, hisbe görevinde bulunduğu sıralarda ekonominin hem teorisine hem uygulamalarına vâkıf oldu, özellikle İġās̱etü’l-ümme adlı kitabını yazarken bu bilgilerini kullandı. Ayrıca tevkī‘ ve inşâ divanındaki görevleri onun birçok âlim ve devlet adamıyla tanışmasına vesile oldu, onlara devletin meselelerini anlattı ve elde ettiği bilgi ve tecrübelerden gelecekte bir tarihçi olarak büyük ölçüde faydalandı. Bilinmeyen tarihlerde Sultan Hasan Medresesi ve Amr b. Âs Camii’nde kadı yardımcılığı, hatiplik ve Hâkim Camii’nde imamlık görevlerinde bulundu. Muhtemelen bu görevleri, İbn Haldûn vasıtasıyla tanıştığı ve ihsanına nâil olduğu Sultan el-Melikü’z-Zâhir Berkuk döneminde yapmıştır. Esasen Makrîzî o devirde tanıştığı, Sultan el-Melikü’n-Nâsır Ferec b. Berkūk döneminde meydana gelen karışıklıkları bastıran Emîr Yeşbeg b. Abdullah el-Atâbekî ile çok iyi ilişkiler kurmuştu. Bu ilişkiler sayesinde, büyük bir siyasî kargaşanın yaşandığı Dımaşk’a Sultan el-Melikü’n-Nâsır Ferec ile beraber girdi. 815 (1412) yılına kadar Dımaşk’a birçok defa daha gitti; orada Kalânisî Vakfı ve el-Bîmâristânü’n-Nûrî Nezâreti, Dârü’l-hadîsi’l-Eşrefiyye ve el-Medresetü’l-İkbâliyye hocalığı görevlerinde bulundu. Suriye’de kaldığı sıralarda Sultan Ferec tarafından kendisine Suriye Şâfiî kadılığı teklif edildiyse de bazı endişeleri sebebiyle bunu kabul etmedi. Nihayet Bahrî Memlük Devleti’nin asıl kurucusu el-Melikü’l-Müeyyed Şeyh el-Mahmûdî devrinde 815’te (1412) tekrar Mısır’a döndü.
Yeni sultana büyük ümitlerle bağlanan Makrîzî 823’te (1420) tamamlanan, Kahire’nin Bâbüzüveyle’sine bitişik el-Medresetü’l-Müeyyediyye’de hadis hocalığı görevine başladı. Bu medresede ne kadar kaldığı bilinmemektedir; muhtemelen Sultan el-Melikü’l-Müeyyed’in 824’te (1421) ölümüyle görevi sona ermiştir. Bundan sonra sultanlar onu devlet görevlerinden ayırdı; kendisinin de isteksiz olması sebebiyle yirmi yıl boyunca devlet işlerinden uzak durdu, evine kapanarak tarih incelemeleriyle meşgul oldu ve bu alanda büyük bir isim yaptı. 834-839 (1430-1435) yılları arasında Mekke’de bulunan Makrîzî, 834 Ramazanından (Mayıs 1431) itibaren Mescid-i Harâm’da İmtâʿu’l-esmâʿın da dahil olduğu birçok eserini okuttu. Bu sırada Beytullah’a gelen hacılardan Güney Arap memleketleri ve Habeşistan hakkında bilgi toplayan Makrîzî, bu eserlerinin müsveddesini 839’da (1435) Mekke’de yazdı ve 841’de (1437) Kahire’ye döndükten sonra temize çekti. Bu tarihten itibaren Burcuvan mahallesindeki evine kapanıp ibadetle meşgul oldu ve 200 cildi aşan eserlerini telif etti. Uzun bir hastalığın ardından 16 (veya 27) Ramazan 845’te (28 Ocak [veya 8 Şubat] 1442) vefat eden Makrîzî, Kahire’nin Bâbünnasr semtinin dışında bulunan Baybars sûfîlerine mahsus mezarlıkta defnedildi.
Makrîzî, Ortaçağ İslâm dünyasının yetiştirdiği en büyük tarihçilerden biri olup siyasî tarih yanında iktisat tarihi, kültürel ve sosyal tarihe dair çalışmalarıyla meşhur olmuştur. Hadisçilerin tenkidine mâruz kalması onun tarihçiliğine bir halel getirmemiş, özellikle Mısır’ın İslâmî dönem tarihine dair eserleri kaynak olarak kullanılmıştır. Konuları kaynaklarına inerek tetkik etmesi yanında gözlemleriyle de dikkat çeken Makrîzî güvenilir bir tarihçidir. Siyasî, iktisadî, içtimaî ve kültürel sonuçlar doğuran hiçbir hadiseyi ihmal etmemiş, olayları objektif ve tarafsız bir gözle ifade etmeye özen göstermiştir. Tarihçiliği yanında hadis ve fıkıh gibi ilimlerde, tenkit ve edebiyat gibi konularda da kendini ispat etmiş ve otuzdan fazla eser kaleme almıştır. Makrîzî yeni eserlerinde eski eserlerine atıflarda bulunur, dolayısıyla her zaman göz önünde tuttuğu titiz tarihî metodu doğrultusunda o eserde geçen bilgiler arasında bir bağlantı kurar. Bazı şarkiyatçıların söylediğinin aksine Makrîzî sadece bilgi toplayıcı değil aynı zamanda belli bir metot ve bilimsel araştırma planı sahibi bir müellif olup eserlerini birbirine bilgi zinciriyle bağlamaktadır.