Çok severdik biz halka tatlıyı. Hacı amca da sık sık alır, dağıtırdı bize mutlu olalım diye. "Biz" dediğim, mahallenin çocukları işte. Hacı amca ne zaman parkın karşısındaki yoldan geçse -evine giderken mecburen bu yoldan geçerdi- merak ve heyecanla ellerine bakardık poşet var mı yok mu diye hemencik. Elinde poşet görürsek heyecanımız bilmem kaça katlanırdı. Hep tatlı olmazdı tabii o poşette. Bazen poşetin kulpundan saçlarını savuran bir marul, bazen can sıkıntısından morarmış birkaç patlıcan, bazen birbirine baka baka kararmış üzüm salkımları... O zaman çocuk yüreğimizdeki umut boynunu büker, bizler oyuna döner, Hacı amca da yoluna giderdi.
Aslında adı Hacı değilmiş, sonradan öğrendik. Sekiz yıllık ömrümün Hacı amcası nasıl Hacı amca değil? Olur mu öyle şey canım? Olmuş. Hacca da gitmemiş üstelik. Başındaki takkeden ötü- rü "Hacı" demişler, o da almış, koymuş bu lakabı başının üstüne takkesi gibi.
Hacı amcanın eşini, Şeker teyzeyi de çok severdik. Onun adı da "Şeker" değilmiş, tabii bunu da sonradan öğrendik. Ceplerinde hep şeker olurdu; düdüklü, sakızlı, halkalı, horozlu... Ben en çok düdüklü şekeri severdim. Bize misafir olsun ya da ona misafirliğe gidelim diye nasıl hevesliydim, anlatamam. Şeker teyzemle farklı ve tatlı diyaloglar geçerdi aramızda:
Kim o?
Aç kapıyı, ceplerim şeker dolu!
Kim o? Kim olacak kız? Aç kapıyı, ağaç ettin.
E ama kim "o", ne bileyim ben kim olacak? Ama açardım tabii. Hep böyle olurdu, her kapıda, herkeste. Kimse, kapının dışında- ki hiç kimse, kim olduğunu asla söylemez ama o kapı muhakkak açılırdı.
Zamanla insanları seslerin- den, sözlerinden, şivelerinden, en çok da "benim" deyişlerinden tanımayı öğrendim. El mecbur. Yıllar geçti.
Ben büyümüştüm ama yüreğim hep çocuk kalacaktı sanki. Hem neden kalmasın ki? Çocukluğunun cenaze