Her şeyden önce, yazılı belgelerde hiçbir şekilde yer bulamamış olan kişi, konu veya detaylar sözlü tanıklık ve mülakat aracılığıyla fark edilip literatüre ve bilimsel disiplinlerin alan yazınına kazandırılabilir, böylelikle çalışılan dönemin daha sağlıklı ve bütüncül bir şekilde anlaşılması sağlanabilir. Bu vesileyle görünmeyenin, gizli kalanın da görünür hale getirilmesi imkânı ortaya çıkar. Doğrudan kişilere ulaşarak yapılan bir çalışmada tarihin kitap ya da dokümanlardan öğrenilmesinden ziyade tarihin kendi içerisinde seyahat etme fırsatı mevcuttur. Öte yandan araştırmanın veri toplama sürecine sözlü ve şifahî bilgiler de eklenerek bu alanın sadece tarihçilerin değil, farklı disiplinlerde çalışan diğer araştırmacıların da inceleme yapabileceği bir saha haline getirmek mümkündür. Bununla beraber sözlü tarih, verileri doğrudan birinci kaynaktan almaktadır. Zira bir olayı ya da durumu doğrudan yaşamış olan kişilerin tanıklığı ile elde edilmiş olan veriler, kaynağın bizatihi kendisinden alınmış demektir. Tarihsel bir dönemin canlı şahitlerine ulaşmanın ve bu şahitlerden bilgi toplamanın mümkün olduğu bir zeminde, sonradan yazılmış kaynaklar, ikincil bir kaynak değeri taşımaktadır. Kendisinden veri toplanan şahitler, burada canlı birer bellek olduğundan, bu şahitler henüz hayatta iken söz konusu belleğin irdelenmesi, ortaya çıkarılması ve kaybolmasının engellenmesi, araştırmacılar için önemli bir görev ve sorumluluktur.