• “Biz Avrupalı küçük çiftçiler, benzer yasalardan çok çektik, hâlâ da çekiyoruz. Tarımsal üretimimiz her geçen gün çokuluslu şirketlere, onların tohumlarına ve tarım ilaçlarına daha fazla bağımlı hale geliyor. Yeni yol açması için yakınımızda Türkiye gibi bir ülkeye ihtiyacımız var. Avrupa’nın bütün küçük çiftçileri için ve düşük kaliteli üretilmiş ürünlere boğulmuş tüketicileri için bir ümit yolunu açacak Türkiye’ye ihtiyacımız var.”
  • George Washington Üniversitesi'nde "Kuran’da belirtilen ahlaki ilkelere" uyan devletler üzerine yaptıkları araştırmaya göre oluşan sıralama:

    1-İrlanda
    2-Yeni Zelanda
    3-Finlandiya
    4-İsveç
    5-Norveç
    6-Danimarka
    7-Kanada

    39- Malezya

    103-Türkiye
    Bilginize...
  • 1940'lı yılların ortaları Türk siyasi tarihinde hem dış hem de iç politikada önemli değişim rüzgarlarının estiği bir dönem olması nedeniyle bir dönüm noktası olma niteliğini taşır. 1945 yılında II. Dünya Savaşının bitmesi ve 1947 yılında Soğuk Savaşın başlamasıyla birlikte Türk dış politikası dünyadaki değişen dengelerden oldukça etkilendi. Öyle ki, Mustafa Kemal'in bağımsız devlet temelli dış politikası, bu dönemde Sovyet tehdidi nedeniyle Batı odaklı ve dışa bağımlı bir hal aldı. Elbette 1940'lı yılların ortalarında değişen tek şey dış politika değildi, zira iç politikada köklü değişim rüzgarları esiyordu ve tarih 1946 yılını gösterdiğinde, Türk siyasi tarihinde yeni bir perde aralanacak ve ilerleyen yıllarda siyaset sahnesinde Demirkırat şahlanacaktı!

    Her şey 1945 yılının başlarında mecliste Çiftçiyi Topraklandırma Reform Tasarısı ile başladı ve haftalarca sürecek tartışmaların fitili böylelikle ateşlenmiş oldu. Cumhuriyet Halk Partisi içindeki bazı mebuslar bu tasarıya şiddetle karşı çıkıyor ve bunu hem ekonomik, hem de anayasal olarak eleştiriyordu. Onlara göre şayet bu tasarı meclisten geçerse ekonomik olarak üretimi her yönden negatif etkileyecekti, öte yandan tasarı anayasadaki özel mülkiyet ilkesinin doğrudan ihlali demekti. Tarih Haziran 1945'i gösterdiğinde tasarı meclisten geçti ancak, parti içindeki dört mebus tarihe Dörtlü Takrir olarak geçecek önergeyi meclise sundu. İsmet Paşa'ya atıfta bulunan bu önergenin altında parti içindeki muhalif dört mebusun imzası vardı: Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü. Tarih 1945'li yılların sonuna geldiğinde Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü partiden ihraç edilirken, Aralık 1945'te Celal Bayar partiden istifa etti. Dörtler, Türk siyasi tarihinde köklü değişimlerin yaşanacağı partiyi Ocak 1946 yılında resmi olarak Türk siyasi hayatına kazandırdı: Demokrat Parti.
    Şüphesiz ki, Demokrat Parti'yi Türk siyasi tarihinde böyle özel ve önemli kılan nokta cumhuriyetin erken yıllarında denenen iki çok partili hayata geçiş denemesinin aksine (1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası), resmi ve kalıcı olarak demokrasi ve çok partili hayata geçişin sembolü olmasında yatıyor. İsmet Paşa'nın her zaman dile getirdiği gibi, siyasette muhalif bir parti ihtiyacı ve beklentisi böylelikle hayata geçmiş oldu. 1946- 1950 yılları Türk siyasi tarihinde demokratik geçiş sürecini kapsamaktadır. Bu süreçte Demokrat parti hızlı bir şekilde yükselecek ve halkı yakalayacaktır. En nihayetinde tarih 1950 genel seçimlerine geldiğinde, Demokrat Parti, cumhuriyetin ilanından bu yana CHP'nin 27 yıllık tek parti saltanatını yıkarak 10 yıl boyunca sürecek altın çağına ilk adımı atacaktır atmasına ama, bu hızlı yükseliş aynı hızla şahlanan Demirkırat'ı 1960 darbesiyle alaşağı edecektir. Kendisini cumhuriyetin ve Atatürk'ün ilke ve inkılaplarının koruyucusu olarak gören ordu, 1950'li yılların sonlarında DP'nin laiklik ilkesini tehdidi nedeniyle 27 Mayıs 1960'ta yönetime el koyacak ve Türk siyasi tarihinde yeni bir dönemin sembolü olan Demokrat Parti, Türk siyasi tarihinde yeni bir perde aralayacaktır: Darbe!

    Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın ortak çalışması belgesel anlatı türündeki Demirkırat, Türkiye'nin demokrasi ve çok partili hayata geçiş sürecini hem merkez sağ, hem de merkez soldan dönemi deneyimlemiş tanıkların ağzından tarafsız bir şekilde okuruna sunan nefis ve bir o kadar da sağlam bir çalışma diyebilirim. Demirkırat, Türk siyasi tarihinde önemli bir yere sahip Demokrat Parti'nin oluşumunun, şahlanışının ve düşüşünün, darbenin ayak sesleriyle birlikte darbe ve infaz sürecinin öyküsünü içerirken, aynı zamanda partinin Türk siyasi tarihindeki dönüm noktası olma niteliğinin daha iyi kavrayabilmek adına 1930'lu yıllarda Serbest Cumhuriyet Fırkası'na da değinmeyi ihmal etmiyor; velhasıl 1930-1960 yılları arasındaki 30 yıllık süreci dolu dolu biçimde sayfalarında barındırıyor.
    Her bir satırında bilgiye doyacağınız bu değerli çalışmayı siyaset ve dönem kitabı severlerin mutlaka kitaplıkları ile birlikte gönül kitaplıklarında da ağırlamalarını ve okuduktan sonra beraberindeki belgesel DVD'si ile Türk siyasi tarihinin 30 (hatta infaz sürecini de içermesi ve 1961 yılına da bir miktar değinmesi nedeniyle 31) yılını görsel olarak da taçlandırmalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun
  • Şairliğinden öte, kainatın yazdığı en güzel şiirlerden biridir Nâzım. O, tepeden tırnağa sevda, kavga, hasret, memleket, hürriyet; tepeden tırnağa emek, umut, tüm dünya insanlarına cömertçe sunulmuş sevgi ve kardeşçe, insanca bir davet; velhasıl mısra mısra özenle yazılmış bir şiir, fakat aynı zamanda tepeden tırnağa şiirle dolu kocaman bir şairdir elbet... Kalemi keskin, sevdası cömert, kavgası cesur, hasreti derin, şiiri ve sevgisi gökyüzü kadar büyük ve alabildiğine sonsuz ve umudu, her daim sıcacık ekmek kadar taze olandır.

    Ah canım şair! Şiir gibi gelip geçti bu dünyadan; kimi zaman heyecanlı, kimi zaman umutlu, kimi zaman umutsuz, kimi zaman hür fakat pek çok zaman tutsak, hasret ama her zaman sevdalıydı. Sevdası kavgasına, sevdası sevdiği kadınlara, sevdası memleketine ve tüm insanlaraydı. Velhasıl bir avuç toprak oldu, karıştı kainata ve geride kocaman bir miras bıraktı edebiyatımıza.
    Şüphesiz ki şairin kaleminden Memleketimden İnsan Manzaraları eseri de geride bıraktığı kocaman bir miras misali külliyatının en paha biçilmez parçalarından biridir. 17 bin mısra ve 5 ciltten oluşan Memleketimden İnsan Manzaraları, kaleme alınış biçimiyle alışılagelmiş bir şiir kitabından hem şairin kendi eserleri, hem de diğer şiir kitaplarından ayrılıyor. Zira Nâzım, eserinde dizelerini salt duyguyla değil, duyguya ek olarak bir kurgu yahut senaryovari olarak niteleyebileceğimiz bir anlatımla kaleme alarak hem eserine, hem de şairliğine yeni bir boyut katıyor, fakat bunu yaparken de yeni ile alışılagelmiş, o kendine has kalemini de dengelemeyi ihmal etmiyor. Okurken hem alışılmışın dışında fakat bir o kadar da alışılmış olan Nâzım şiirlerinin tadına varıyor ve mısraların peşine takılıp -ve pek çok zaman yüreğinizi kitabın sayfalarında takılı bırakıp- boydan boya bir şiir deryasını kulaçlıyorsunuz.

    Yapı Kredi Yayınları'nın 5 cildi tek bir baskıda topladığı Memleketimden İnsan Manzaraları, isminin hakkını fazlasıyla, hatta bir adım daha ileri gidip isminin 'tam anlamıyla' hakkını veren bir eser desem hiç de abartmış olmam herhalde. Zira okurken adeta penceremi Anadolu insanına, zaman zamansa diğer milletlerden insanlar vesilesiyle dünya insanlarına araladığımı hissetmekten kendimi alamadım. Önce 1. ve 2. ciltlerle penceremi farklı güzergahlara giden farklı trenlerin vagonlarına ve bu vagonlarda işçisinden makûmuna, tüccarından siyasetçisine pek çok farklı mevkideki insana, kimi zamansa trenlerin geçtiği güzergahtaki civar köylerde yaşayan insanlara araladım. Her birinin farklı düşünceleri, bakış açıları vardı. Aynı ortamı paylaşan pek çok farklı hayat hikayesi geçti gözümün önünden.. 3. ciltte üçüncü mevki vagonda seyahat eden mahkûmlarla beraber bindiğim son trenden indim. Bu kez hapishaneye, zaman zamansa hastaneye penceremi araladım. Küçük Kerim'i burada tanıdım mesela, sonra başta Halil olmak üzere diğer mahkûmların hikayelerine burada ortak oldum. Kah demir parmaklıklar ardında, kah bir kuş kadar hür fakat alabildiğine hayat mücadelesi veren insanların arasına karıştım. 4. ciltte ilk üç ciltte cumhuriyetin ilanı, genç cumhuriyetin yavaş yavaş şekillenmesinden sonra iyiden iyiye II. Dünya Savaşı'na, bilhassa Hitler faşizmine penceremi araladım. Almanlarınyaptığı Barbarossa harekatıyla Sovyetlerin direnişine ortak oldum; kimi zaman Kızıl Ordu'da bir askerin yahut komutanın, kimi zamansa bir partizanın gözünden direnişe tanık oldum. Sonra istikamet Fransa...
    Velhasıl son cilde geldiğimde artık penceremde Türkiye'den II. Dünya Savaşı manzaraları vardı. Biliyorsunuz, Türkiye II. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalmayı tercih etmiş, fakat dünyadaki değişimleri de itina ile takip etmişti. Kitabın son cildinde, penceremi savaşın Türkiye üzerindeki yansımalarına araladım. Farklı düşünceler ile farklı tarafları destekleyen insanlara, bir de olayların nereden gelip nereye gideceğini kestirmeye ve yaşam mücadelesi vermeye çalışan insanların hikayelerine tanık oldum.

    Kitabı tamamladığımda cebimde cumhuriyetin kuruluşundan II. Dünya savaşı'na kadar geçen sürecin Türkiye'deki toplusal, siyasal etkileri, daha çok bir memleketin ve zaman zaman farklı memleketteki farklı sınıflardan, statülerden insanların hikayelerini biriktirdim ve Nâzım'a bir kez daha vurulmaktan kendimi alamadım. Nâzım'ın kitabın içerisine kendisini de bir şekilde iliştirmesini ise bir başka sevdim Zira 'hapisteki şair' de Nâzım'ın kendisi vardı, kaleme aldığı Kuvayî Milliye Destanı'nı eserinin içine muazzam bir biçimde yerleştirmişti ve tabii bir de Halil'in kavgası... Kavgası Nâzım'ın kavgasıydı, hapiste hürriyete ve karısına duyduğu hasrette Nâzım'ın kendisi vardı, halil'in eşi Ayşe'de ise bir parça Piraye... Elbette, yazar/şair görüşünü, bakış açısını eserlerin yansıtır (ki Nâzım da eserinin genelinde bunu yansıtmayı, kendi penceresinden izler yerleştirmeyi ihmal etmemişti. Tabii buna ek olarak bir o kadar çok boyutlu bir bakış açısı da vardı) fakat, bunun karakterlerde beden bulması bir başka lezzettir. Ezcümle, Memleketimden İnsan Manzaraları kitaplığınızdaki Nâzım külliyatında baş tacı, okur yolculuğunuzda ise kilometre taşı olarak yer alması gereken nadide eserlerden biridir. Bu güzel esere mutlaka şans vermenizi tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun
  • Kürtler; tarihin belli zaman dilimlerinde, içten ve dıştan dayatılan zorunluluklardan kaynaklı, yaşadıkları coğrafyadan ayrılmak zorunda kalmış, sürgün edilmişlerdir.

    Kürt coğrafyasının yer altı-yer üstü zenginliği ile Kürtlerin fiziksel ve aklî kabiliyetlerinden kendi sömürüleri için faydalanmak isteyen kolonyalist güçler, Kürtlerin kendi kökleriyle olan bağlarını koparmak için sürgünleri rutinleştirmiştir. Her gelen güç, adeta Kürtleri hayat damarlarından koparmak ile onları etkisiz bırakmak ve asimile etmek için bu yolu seçmiştir.


    Konya Kürt İlçeleri ve Köyleri

    Konya'da , 125 Kürt Köyü bulunmaktadır. Bunlar tamamı Kürt Nüfusu Olan Köy Sayısıdır. Ayrıca ortak yaşam köyleride bulunmaktadır pek çok sayıda .

    Bilinen büyük Kürt aşiretleri Konya iline bağlı Cihanbeyli ,Yunak, Kulu , Sarayönü ilçelerinde yoğun olarak bulunmaktadır bu ilçelerin köylerinin %90'ı Kürt'tür.

    Sürgünlerin Amacı

    Madde 12: Kürtler ufak tefek kâfilelere ayrılıp, silahlarından arındırılarak değişik bölgelere gönderilecek ve orada genel nüfusun (köyün, ilçenin, vilayetin) yüzde beşini geçmeyecektir.Kürt reisleriyle, molla ve nüfuz sahibi kişiler diğer kişilerle birlikte sevk olunacak ve orada bunlar, diğer kişilerle ilişkide bulunmayacak şekilde ayrılacak ve hükümet gözetimi altında bulundurulacaktır"

    Sürgün, daha güzel bir yaşam için verilen bir hediye değildir. Sürgün, zalim ve baskıcı sistemlerin kendilerine olan muhalefeti besleyen tarih, din, dil, kültür, iletişim, yaşam öğelerine dayanan halkı köklerinden koparıp, özgüvensiz, korkak, yozlaşmaya açık birey ve topluluklar olmaları için baş vurduğu ölümcül bir darbedir. Adeta vücudu ayakta tutan ve insanı yürüten kanın vücuttan çekilmesidir.

     

    Kürtlerin Orta , İç Anadoluya Geliş Nedeni Konya Kürtlerinin Gelişi 

    Osmanlı 17.yy'dan sonra girdiği sarsıntı dönemlerinde, artık Kürtlere yönelik yasalar çıkarılarak zorla dağıtılmaları ve hatta uzak yerlere sürgüne tabi tutulmaları söz konusu olmuştur. Karşı gelenlere saldırı ve katliamlar söz konusudur. İşte bu saldırı, katliam ve sürgünlere tabi tutulanlardan bir bölümü günümüzde İç Anadolu'da yaşayan Kürt toplumudur. Ama ne hikmetse yok olmuş toplulukların tersine, İç Anadolu Kürtleri 250 yıllık bir sürece rağmen, kendi dil ve topluluklarını koruma, yaşatma ve yaşama erdemliliğini gösterebilmişlerdir.


    İç Anadolu Kürtlerinin Yerleşim Bölgeleri Nereleridir ?

    Başta Konya iline bağlı Cihanbeyli,Yunak, Sarayönü, Kulu ilçeleri olmak üzere bu ilçelerin köylerinin % 90'ı Kürt köyüdür. Yine bu köylerle sınır olan Ankara'nın Haymana, Polatlı, Şereflikoçhisar ve Bala ilçelerinin Kürt köyleri ve onlarla sınır olarak Hirfanlı Baraj'ından itibaren Kırşehir'in Kaman ilçesi, Pisyan aşiretine mensup Kürt köyleri başlamaktadır. Kırşehir merkez köylerinin yarısı, Çiçekdağı kazasının % 60 'ı ve Boztepe kazasının ise % 80'i Kürt köyleridir. Burada Konya, Ankara ve Kırşehir il sınırları arasında olan Kürt yerleşim birimlerinin birbirine ya sınır oldukları veya arlarında çok az mesafe olduğu görülmektedir. Yine bu illere sınır Aksaray'da Kürtler vardır. Aksaray Kürtlerinin çoğu Kürtçe'nin "Dimilî / Zazaca" diyalektiğini konuşmaktadırlar.

    Yozgat Kürtleri; genellikle, Yozgat, Çorum, Tokat ve Amasya il sınırlarının kesiştiği bölgededir. Bu bölgeye serpiştirilmiş Kürt köyleri Çekerek, Zile, Alaca ve Ortaköy ilçelerine bağlıdırlar. Burada meskun köylerin sayısı 41'i bulmaktadır.

    İç Anadolu Kürt toplumunun kültür birliği içerisinde olan ancak, daha çok Kürdistan'la coğrafik yakınlığı olan Elbistan'la, Kayseri ili Sarız ilçesinin Kürtler'i ise yoğun bir nüfus birikimi arz etmektedirler.

    Bu incelememizde, Konya Kürtleri üzerinde duracağız.

    Aşiretler

    İç Anadolu Kürt aşiretlerinin en büyükleri kuşkusuz ki Reşvan, Canbeg, (Cihanbeyli) ve Şexbizini’lerdir. Bunun yanında yoğun bir nüfusa sahip Koçgiri ( Sanz ), Badili, Mahasi, Pisiyan ve Beski gibi aşiretlere de İç Anadolu’da rastlanmaktadır. Bir çok aşiret Kürdistan’dan küçük guruplar halinde sürüldükleri için Reşvan ve Canbeg aşiretleri arasında erimiştir. Bir aşiretler konfederasyonu olan Reşvan aşireti hakkında yazılı olan eski belge, Şerefname ve Osmanlı İmparatorluğu’nun iskan belgeleridir.


    Coğrafyacı Perrot, Haymana'lı Kürtlerle yaptığı söyleşilerden yola çıkarak, Kürtler'in enaz birkaç kuşak önce buraya geldiklerini açıklamaktadır. (Çev. Gabar Çiyan) Bu aşiretlerin mümkün olduğunca dağınık , birbirinden kopuk yerleştirilmeleri özellikle planlanmış ve uygulanmıştır.

    " 18.yy'ın ortalarından sonra Kulu çevresinde yeni köyler kuruldu. Bundan başka yaz boyunca gezinilen yaylalar, yerleşik hale dönüştürüldü. Günümüzde Kulu'da bulunan Kürt köylere - ki bunlar göçerlerin yerleşik hale getirilmesinden sonra inşa edildi - örnek verirsek , Dipdere'nin 1830'da, Celep'in 1839'da, Omeran (Tavşançalı)'nın 1886'da, Şerefli'nin 1863'de, Beşkardeş ve Karacadağ'ın 1870'de, Kırkpınar'ın 1886'da, Tuzkaya ve Yazıçayır'ın temelleri 1890'da atıldı." (Çev. G. Çiyan ) Türk devletinin Kürtlere yönelik zorunlu iskan ve daha sonraları sürgün siyasetleri günümüze kadar farklı şekillerde, devam etti. İç Anadolu'ya toplu aşiret iskanlarından sonra; Cumhuriyet Türkiye'sinin de sürgünleri eklenmiştir.

    Ağrı İsyanı'ndan sonra İç Anadolu Kürt köylerine bir çok Kürt gelmiştir. Bunlara verilen ad ise "Muhacir" olmuştur. Bu "Muhacirler" ordaki yerleşik Kürtlerle evlenerek kaynaşıp akraba olmuşlardır.

    Ve Son Olarak Konya Kürtlerinin Durumu Dil ve Kültürlerine Koruma Durumları

    Coğrafyamızdan sonra en büyük Kürt kolonisi olan İç Anadolu Kürtleri, kimliklerini koruyor. Hatta okuyan insanların aile içinde Türkçe konuşmasını "Xag Wirek" diyerek ayıplıyorlar.

    HADEP'in İç Anadolu Kürt yerleşim birimlerinde (sırasıyla; il, ilçe, kasaba, köy) aldığı oy oranı, burada Kürt kimliğinin bir resmini verir. Bu aynı zamanda, Kürt sorununu salt bir ekonomik sorun olarak gören devlet düşüncesinin de bilimsel, olmadığını, aksine çürüklüğünü ortaya çıkarıyor. Ekonomik olarak güçlü değerlere sahip ve bu düzlemde de iktisadi istemleri pek de olmayan İç Anadolu Kürtler'inde de, ilk planda coğrafyamızdaki gibi, kendini dayatan, Kürt kimliğini tanıyıp özgürce ifade edebilmesi istemi çıkıyor karşımıza.
  •  

    Êşîra Qoçgîrî(Koçgiri Aşireti), çoğunlukla Sivas ilinde yaşayan Kürt olan ve Alevi mezhebine menzup kişilerin oluşturduğu aşiretler topluluğudur. Büyük çoğunluğu Kurmancî konuşmakla birlikte Zazakî konuşanlarda bulunmaktadır.Türkiye'de bir çok ilde topluluklar haline yaşamaktadırlar.Bu yazımızda Sivas da yaşayan Koçgirilerden bahsedeceğiz.

     


    Sivasda yaşayan Koçgiri Kürtleri ,  Zara, İmranlı, Divriği, Hafik, Kangal, Gürünyörelerinde yerleşik olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Sivas nüfusu  yaklaşık 700.000 civarındadır ve Sivas'ta 150.000-200.000 arası Koçgiri - Kürt nüfusu bulunduğu tahmin edilmektedir.

     

    Koçgîrî İsminin Kökeni

     

    Yaşlıların anlatımı ile Koçgiri adı Kürtçe "Büyük göç" kelimesinden gelmektedir.Bu kelime Dersimde büyük boynuz anlamına da gelmektedir. Koça Gir büyük göçün Kürtçe de ki karşılığıdır.Aşiretler bu isim altında toplanmışlar ve Koçgiri Aşireti Federasyonunu oluşturmuşlardır. 

     

    Dersim Aşiretlerinin, özellikle Batı Dersimdeki Kabilelerin Erzingan (Erzincan) ve Sêvaz(Sivas) arasına çeşitli nedenlerle göç edip yada sürgün edilip, zamanla Koçgiri adı altında bir konfederasyon oluşturduğu bir birliktir Koçgiri Aşireti.

     

    Koçgiri İsyanı ve Katliamı
     

    Türkiye Cumhuriyeti resmen kurulmadan önce Temmuz 1920 - Haziran 1921 tarihleri arasında gerçekleşmiş, özünde Kürt haklarını talep eden bir isyan hareketidir. 

     

    1916 yılınca Kangal'ın Yellice nahiyesinin Hüseyin Abdal Tekkesi'nde Nuri Drsimi'nindüzenlediği ve Koçgiri aşiretinin ileri gelenlerinin katıldığı bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda genel hatlarıyla Kürtler'in memleketin içinde bulunduğu durumda takınacakları tutum ve Kürtler'in talepleri tartışıldı. Sonrasında 1918 ve 1919 yıllarında Nuri Dersimi bu bölgeyi tekrar ziyaret edipKürt Teali Cemiyeti'nin şubelerini açmıştır.

     

    Bu arada Mustafa Kemal yeni devletin kuruluşu için Erzurum ve Sivas'ta kongreler düzenliyordu. Mustafa kemal 1919'da Sivas'ta görüşmelerini sürdürürken Sivas valisi Reşit Paşa aracılığyla Koçgiri'nin önde gelen liderlerinden Alişan Bey ve Dersimli Mehmet Nuri Dersimi(Baytar Nuri Bey)'le görüşmek istedi. Davete iştirak etmesi için Alişan Bey yollandı. Mustafa Kemal , Alişan Bey'e Zara, Nuri Dersimi'ye ise Dersim mebusu olmalarını teklif etti. Alişan Bey her ikisi adına da bu teklifi Kürtler'in hak ve taleplerinin karşılanması gerektiğini, bu yönlü gelişmeler olmadıkça mebus olmalarının sözkonusu olmayacağını öne sürerek reddetti.

     

    Bunun üzerine Koçgiri aşireti liderleri toplanarak bir durum değerlendirmesi yaptılar. Burada çıkan sonuca göre Kürtler bu yeni durumda özerk siyasal durumlarının devamını talep etmeye, gerekirse bu amaçla ayaklanma dahil her yola başvurmaya karar verdiler. 

     

    Öte yandan merkezileşmeye çalışan yeni siyasal yapılanma Koçgiri'yi askeri ve siyasal açıdan kontrol altına almaya yönelik hazırlıklara başlamıştı. İlk askeri birlikler 1920'de bölgeye yollanmaya başladı.

     

    Merkezi siyasal yapının Koçgiri'ye askeri birliklerle girerek egemenlik kurmaya çalışmasını kabul etmeyen Koçgirili Mısto'ya bağlı birlikler Temmuz 1920'de Zara'nın Culfa Ali Karakolu'nu bastı. Bu, bugün isyanın başlangıcı kabul edilir. Kürt isyancılar benzer baskınlarla kısa sürede bölgenin kontrolünü ellerine aldılar. İsyan genişlemeye başladıkça Dersim, Malatya ve o zamanki adı Arga olan Akçadağ'da bulunan Drejan ve Atma aşiretleri de isyana ilgi göstermeye başladılar. Ankara hükümeti durumu kontrol altına almak adına Sivas Ümraniye Nahiye müdürü olan Alişan Bey'i Refahiye kaymakam valiliği'ne kardeşini de Ümraniye Nahiye müdürlüğü'ne getirdi. Ancak isyan kararlılığından olan Koçgiri aşireti önderleri bundan etkilenmedikleri gibi ataklarını artırmak adına yeni planlar yapmaya koyuldular. Dersim aşiretleri'ni de isyana katmak için Alişan bey bizzat Dersim'e giderek Hozat'ta aşiret liderleriyle bir toplantı yaptı. Toplantıdan çıkan 3 temel karara göre Koçgiri aşiretler'i Dersim'deki aşiretler tarafından desteklenecek, bu durum Ankara hükümeti'ne bildirilecek ve Kürtler'in isteklerini içeren bir mektup Ankara'ya iletilecekti. 

     

    "Batı dersim aşiret reisleri" , imzalı bu mektupta Kürtler'in varlığının ve özerk durumlarının kabulü, Kürt tutsakların serbest bırakılması, bölgeye gönderilen askeri gücün geri çekilmesi ve bölgede Kürt memurların görevlendirilmesi talepleri yer alıyordu. Ankara bu talepleri kabul edecek değildi ancak isyanı bastırmak için de zamana ihtiyacı vardı. Bu sebeple isyan önderleriyle görüşme amacıyla Koçgiri'ye bir 'Nasihat Heyeti' gönderdi. Bu oyalama taktiği işe yaradı zira kış gelmiş, dağlar isyancılara geçit vermez olmuştu. isyancılar ilkbaharı beklemek zorunda kaldılar. 
     

    Bu sırada Mustafa Kemal, Diyap Ağa'nın da içinde bulunduğu bir grup Kürt ileri gelenini mebusluğa ikna etti. Bu Koçgiri İsyanıaçısından olumsuzdu. Ayrıca aralık 1920'de isyanın önderlerinden Nuri Derismi bir tertip sonucu tutuklandı. Ancak Koçgiri ve Dersim aşiretleri'nin ileri gelenlerinin baskıları sonucu serbest bırakıldı.

     

    Ayaklanmayı bastırmak üzere 2.bir ekip olarak Nurettin Paşa görevlendirilmiştir. Ayrıca bir çete reisi olan Laz Osman(Topal Osman) da çetesiyle birlikte Sivas’a gönderilir. Topal osman’ın hem Alevi, hem Kürt düşmanı olduğu halkın sözlü öykülerinden aktarılmaktadır. Koçgiri aşireti’ne bağlı onlarca köy yağmalanarak yakılır, binlerce insan öldürülür. Kadın ve kızlara tecavüz edilir. Koçgiri köylerine ve halkına yapılan bu zulüm Millet Meclisi’nde sert eleştiri ve tartışmalara neden olmuştur.

     

    Katliamdan sonra Sivas'a vali olarak giden Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Oktay Akbal'in dedesi Ebubekir Hazım Tepeyran, yakın dönemde yayımlanmış anılarında o dönemde yaşananları 'orada komutanlık yapan Nurettin Paşa'nın acımasız bir katliamı olduğunu' belirtmişti.

     

    "Ümraniye bucağına ve Zara ilçesinin merkezine bağlı köylerden 76'sı ve Divriği ilçesindeki 57 köy savaştaki düşman istihkamları gibi yıkılmış ve yüzlerce insan öldürülmüştür. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda açlıktan, sefaletten ölüme mahkum edilmiştir.Nurettin paşa yarattığı facialarla yetinmemiş, Koçgiri ileri gelenlerinden öldürülen ya da can korkusuyla dağlarda saklanan kişilerin ailelerini de Sivas'a sürmüştür ", şeklinde açıklamıştır.

     

    Koçgiri Kürtçesi

     

    Koçgiri Kürtçesi kendine göre has ve saf bir Kürtçedir. Bunun en güzel örnekleri türküleri ve şiirleridir. Parmakla sayılacak kadar az Türkçe içeren Kürtçeleri; Kuzey-doğu Amed(Diyarbakır), Çewlîg(Bingöl), Xarpêt(Elazığ) ve güney Dersim(Tunceli) - Pertek , Kürtçesine benzemektedir. Hem kelime anlamıyla hemde gramatik anlamıyla bu saydığımız şehirlerin Kürtçesi ile hemen, hemen birdir.

     

    Dersime yerleşmek isteyen ama Dersimlilerin yoğun şikayetler üzerine Osmanlı kayıtlarında 1536 tarihinde Koçgiri Aşireti Kanuni Sultan Süleymanın emiri üzerine Sivas Zaraye yerleştirilir. 1856 yılında “Koçgiri” adıyla nahiye, 1870 yılında ise “ZARA” adıyla kaza merkezi olmuştur. 

    Kaynaklar

    Kürdistan 1919 - Edward William Charles Noel

    Koçgiri Halk Hareketi - Komal

    Türk Kurtuluş Savaşı'nda İrticai Olaylar ve İç İsyanlar -  Necati Çankaya

    Hatıratım - Doktor Nuri Dersimi