Psikodrama 2
Psikodrama Nedir?

Psikodrama; kendimizi tanımayı, kendimize ve durumlara dışarıdan bakmayı, hayatın akışı içinde baş etme gücümüzü artırmayı sağlayan bir paylaşım yöntemidir. Yöntem eylem, spontanlık ve yaratıcılık üzerine kurulmuştur. Yani oyunlar, rol alma ve canlandırmalar ile yaratılan sahnelerin çalışıldığı hareketli bir yöntemdir. Hayatın olağan akışı içinde herkesin yaşayabileceği durumlar ve beraberinde yaşanan duygular psikodramanın çalışma alanıdır. Psikodrama yöntemi ile geçmiş, bugün, gelecek, hayaller, rüyalar ele alınabilir. Kişi iç dünyasını ve duygularını istediği kadarıyla açarak kendi tiyatrosunu ortaya koyar. Psikodrama sürecinde karşılıklı güven ve gizlilik ilkesi titizlikle oluşturulur. Psikodramatist bu süreç boyunca yargılamadan ve akıl vermeden danışanın içsel yolculuğuna eşlik eder.

Bireysel psikodrama çalışmalarına monodrama adı verilir. Monodrama oturumlarında sahneyi kurarken kumaşlar, taşlar, oyuncaklar ve başka çeşitli nesneler kullanılır. Grup çalışmalarında ise sahnede grup üyeleri rol alır. Her oturumun sonunda geri bildirimler ve paylaşımlara zaman ayrılır.

Psikodrama çalışmaları ile duygusal yüklerden arınmak, farklı bakış açıları geliştirmek, yaşamın olumlu
yönlerini fark etmek, uyum ve esnekliği artırmak, çatışmaları çözmek, sorunlarla baş etme gücünü pekiştirmek ve yeni çözüm yollarını keşfetmek hedeflenir.

PSİKODRAMANIN KULLANIM ALANLARI

Psikodrama; kişisel gelişim amaçlı bireysel danışanlar, yaşantı grupları, grup yöneticisi ve grup terapisti
yetiştiren eğitim grupları ve sağaltım amaçlı hasta gruplarında kullanılabilen bir yöntemdir.

Psikodramatist eşliğinde monodrama çalışmalarına katılan kişi, bireysel sürecini bu şekilde sürdürebileceği gibi bir grup çalışmasına da geçebilir.

Gruplar, sürekliliği olan ve grup oluştuktan sonra yeni üye girişi yapılmayan "Kapalı" gruplar veya her çalışmada istekli üyelerin katılımı ile yürütülen "Açık" grup çalışmaları şeklinde sürdürülebilir.

Yöntemin zenginliği tiyatro, eğitim, endüstri psikolojisi gibi değişik alanlarda ve pek çok kurumsal çalışmada kullanımına olanak sağlamaktadır. Değişik yaş ve meslek grupları ile sürekliliği olan çalışmaların yanı sıra, belirli hedeflere yönelik yapılandırılmış kısa programlı çalışmalar yapmak da mümkündür.
Psikodrama çalışmaları ile ilgileniyorsanız ayrıntılı bilgi için lütfen “Bireysel Çalışmalar” ve “Grup Çalışmaları” bölümlerini de inceleyerek iletişime geçiniz.

Dr. G. Berna Gökengin
Psikodramatist/ Hekim

Nephren Ka, Buzul Çağının Virüsü'ü inceledi.
11 May 08:12 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 8/10 puan

GEREKÇE VE KARAR

1K adına karar vermeye yetkili incelememiz romandaki mevcut delilleri inceledikten sonra takipçilerin beğeni ve yorumlarına arz edilmiş, kamu davası olmasına gerek duyulmayarak ............
Sanığa soruldu: Harp ve Sulh
okuyor musun?
-O halde komünistsin.

YOLDAŞLAR , ARŞ İLERİ!
1980’li yıllar, mekân Ankara. Annem yine tüm gece uyumamış ve cam kenarında bekliyor oğlunu, ağlayarak.
Çünkü abim yine nezarette, bu demek ki dün gece yine arkadaşlarıyla tüm duvarlara ............. yazmışlar. :))
O zamanlar sprey boya da yok, bunlar bildiğin kova ve fırçalarla badana yapar gibi duvarlara slogan yazıyorlar...
Manifestocular... :))
Babam küfrediyor anarşist oğluna, annem coplanan yerlere krem sürerken parkalardaki boyaları nasıl çıkaracağını düşünüyor. Abim birkaç gün sonra hangi duvara slogan yazacaklarının derdinde... :))

Romanın esas oğlanları da aynı yollardan geçmiş ve yıllar sonra flash back yöntemi ile can bulmuş; kendilerini, memleketi, aşklarını, arkadaşlıklarını sorgulayan karakterler.

YİNE POSTMODERN
Ve postmodernin olmazsa olmaz neyi varsa fazlasıyla var kitapta, hatta arka kapak okumadan önce KAPAK OLDU bana da:
“ Bu zorlu romanın konfeksiyon tipi okuru terleteceği açıktır.”
Bu aşağılamayı hak etmediğimi ispatlamak için özel dikime karar vererek gardımı almıştım zaten.
Bir postmodern okuyucunun başına gelmesi muhtemel her şey geldi başıma:
Belirsizliklerle dolu kurmacanın içine sürüklendim mi , evet. Yazar akışa ve kurmacaya dahil ederken metne yabancı kalmam için ben gariban okuyucuyu zorlayıpnve bana sürekli müdahale etti mi, hem de hiç acımadan.Gerçek hayatla aramdaki bağı koparmam için mantığımı devre dışı bırakmam için uğraştı mı, gözümün yaşına bakmadı. Yazık değil mi bu okuyucuya :)
Fakat ben zinhar pes etmedim, sadece zaman uzadı o kadar. :)

O lâ lâ! Comme-ci, Comme-çâ
Ve DİL...
TDK ( ka değil ke diye okunur) ‘nin görevlerinden biri dilimize türetme , birleştirme yoluyla yeni sözcükler kazandırmaktır. Bu sözcüklerden kimi beğenilir ve kullanılır kimi beğenilmez ve kullanılmaz. Ben ikinci gruba biraz örnek vereyim.
Hostes yerine : Gökkonuksal avrat
Otobüs: Çok oturgaçlı götürgeç
Restoran: Otlangaç
Milli Marş: Ulusal Düttürü
Duayen: Aksakal
Petrol: Yer yağı
Bunları neden hatırlattım? Vüs’at O. Bener de TDK’ ye rakip olabilir. ( Postmodernin bir özelliği de dili bilinen kalıpların dışında kullanmaktır.) Yazar yeni sözcük konusunda hayli cömert...
Zanzalak, uyargan, büklüntü, üzünç, kımılgın, bağışçıl, apaşılan, küsküçül, değgin...
Duymadık demeyin :)

GEREKÇELİ VE SON KARAR
Yargıtay yolu açık olmak üzere, 1947 yılının bilmem ne ayı, falanca gününde verilen karar okuyucuların, okuyacakların, okumayı düşünenlerin hazır bulunduğu son oturumda , konfeksiyon tipi okuyucular hariç legal ya da illegal herhangi bir örgüte üye olan ya da olmayan tüm üyelere okuma izni verildiği açıkça belirtilmiştir.

Yargıç - İmza
Konfeksiyon tipi okuyucu olmadığını ispatlamaya çalışan okuyucu. :)

Berthold Brecht kimdir
Bertolt Brecht, 20. yüzyılda en etkili Alman şairi, oyun yazarı ve tiyatro yönetmenidir. Bir sürü yerde eserleri oynanmıştır. Epik Tiyatronun da kurucusu sayılır.

Brecht 10 Şubat 1898'de Augsburg'da dünyaya geldi. Achern doğumlu olan babası Berthold Friedrich Brecht, daha sonra müdürü olduğu Haindlsch Kağıt Fabrikası’nda yönetici olarak çalışıyordu. Annesi Sophie Brecht, Brezing doğumluydu. Gençliğinde Eugen olarak tanınan Brecht, daha sonra Berthold veya Bertolt adını seçti. Annesi, gençliğinde utangaç ve kolay hastalanan Brecht’i sürekli kollamak zorundaydı. İlkokuldan sonra, 1908 – 1917 yılları arasında Peutinger lisesine gitti. Liseyi, savaş nedeni ile uygulamaya konulan, kolaylaştırılmış sınav sonucu bitirdi.Savaş çığlıklarının atılmaya başladığı zaman, daha okulda iken Horatius’un "Dulce et decorum est pro patria mori" ("Anavatan için ölmek hoş ve onurludur") sözü üzerine yazdığı bir kompozisyonda “Anavatan için ölmek hoş ve onurludur” sözü yalnızca boş kafalıların rağbet ettiği bir propaganda sloganıdır” cümlesi ile savaşa karşı tavrını net bir şekilde koymuştur. Bu nedenle okuldan atılmakla cezalandırılması gündeme gelmişti. Babasının hatırı ve din dersi öğretmeninin araya girmesi ile bu cezadan kurtuldu.

1917 den 1918 e kadar Münih’deki Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde doğa bilimi, tıp ve edebiyat okudu. 1918 yılında Augsburg askeri hastanesinde sıhhıye askeri olarak görevlendirilmesinden dolayı öğrenimini yarıda kesmek zorunda kaldı. 1919 yılında derslere girmemek için bir başvuru yaptı ve kabul edildi. Daha sonra da okul etkinliklerine çok nadir olarak katıldı. 29 Kasım 1921 yılında okuldan kaydı silindi. 1921-22 yıllarında Berlin felsefe fakültesine kayıtlıydı; fakat öğrenime başlamadı.

1916 yılında, büyük gençlik aşkı "Bi" diye çağırdığı, Paula Banholzer’le tanıştı. Bu ilişkiden 3 Nisan 1919 yılında oğlu Frank Banholzer, Kimratshofen’da dünyaya geldi. Çocuğa, Brecht’in çok önem verdiği şair Frank Wedekind’in adını verdiler. Küçük Frank ilk üç yılını Kimratshofen’de geçirdi. Sonraları değişimli olarak büyükanne, Brecht’in yeni sevgilileri Marianne Zoff ve Helene Weigel çocukla ilgilendiler. Brecht’in oğlu II. Dünya Savaşı ’nda diğer cephelerin yanı sıra doğu cephesinde görevlendirildi. Frank Banholzer 13 Kasım 1943 tarihinde Rusya Porchow’da, ordu sinemasına yapılan bir bombardıman sonucu öldü.

1920 yılında annesi vefat etti. Aynı yıl, çok değer verdiği, tanınmış kabaretist Karl Valentin’le tanıştı. Birlikte yaptıkları çalışmalar Brecht’in ilerideki başarılarını önemli ölçüde etkiledi. 1920 yılından itibaren tiyatrocularla ve edebiyatçılarla ilişkileri geliştirmek için sık sık Berlin’e gitti. Orada başkalarının yanı sıra, zaman zaman evini paylaştığı, Arnolt Bronnen’le tanıştı ve ismini Bertolt olarak değiştirdi. 1924 yılında Berlin’e yerleşti. Önceleri Max Rheinhardt’ın Berlin Alman Tiyatrosu’nda, Carl Zuckmayer’le birlikte dramaturg olarak, Münih Oda Tiyatrosu’nda da kendisi sahneye oyunlar koyarak çalıştı. Gecede Trampet Sesleri oyunu ile 1922 yılında Kleist Ödülü’nü aldı ve oyuncu ve opera sanatçısı Marianne Zoff ile evlendi. Bir yıl sonra 12 Mart’ta kızları Hane Hiob dünyaya geldi. Kısa bir zaman sonra da ileride evleneceği ve 1924 yılında, ikinci oğlu Stefan Brecht’i doğuran sevgili "Helli"'si Helene Weigel ile tanıştı. Üç yıl sonra Marianne Zoff’dan boşandı. Helene Weigel’le evlenmesinden sonra 1929 yılında kızı Barbara Brecht Schall dünyaya geldi.

1920'li yılların ikinci yarısında Brecht artık inançlı bir komünistti ve çalışmaları da politik amaçlarına uygun hale geliyordu. Hiçbir zaman Alman Komünist Partisi üyesi olmadı. Politik düşüncelerine paralel olarak 1926 yılından itibaren epik tiyatro da gelişiyordu. Peter Suhrkamp ile birlikte, 1930 yılında kaleme aldıkları Mahagony Şehrinin Yükselişi ve Düşüşü Operası İçin Notlar makalesi tiyatro teorisi ile ilgili çok önemli bir yazıdır. Kurt Weill ile birlikte yapılan müzikal drama çalışmaları, epik tiyatronun gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuştur.Brecht, eserleri ile toplumsal yapıyı şeffaf hale getirmeyi, özellikle yapının değiştirilebileceğini göstermek istiyordu. Ona göre edebi metinler bir işe yaramak zorundaydı.

Brecht’in Marksist düşünceleri, gerek Karl Korsch, Fritz Sternberg ve Ernst Bloch gibi dogmatik olmayan parti dışı Marksistlerin, gerekse resmi komünist parti çizgisinin etkisi altındaydı. Bir dizi Marksist öğretiye dayalı oyunlar ortaya çıkmıştı. O yıllarda yazılan eserler Hegel ve Marx’ın eserlerinin etkisi altındaydı. 1927 yılında yayınlanan toplu şiirleri Bertolt Brecht’in Dua Kitabı (Bertolt Brechts Hauspostille) genelde o zamanlarda yazılan metinlerden oluşuyordu. 1928 yılında Brecht, Weimar Cumhuriyeti’nin tiyatrodaki en büyük başarılarından birisi olan, Kurt Weill’in müziklerini yaptığı Üç Kuruşluk Opera’nın, 31 Ağustos 1928 tarihinde yapılan ilk gösteriminin gururunu yaşadı.

Dünya çapında bir üne kavuşan ve bir çok tiyatroda sahnelenen oyun yanlış anlamaya kurban gitti. Toplumu eleştirmek için yazılan oyun, Brecht’i eleştirmek isteyenlerin işine yaradı. Başka araştırmacılar, özellikle 1928 yılında yazılan şekli ile oyunun toplumu eleştirmede fazla keskin olmayan bölümlerine vurgu yaparak yanlış anlaşılma tezini ortadan kaldırdılar. İlerideki gözden geçirmelerde Brecht, Üç Kuruşluk Opera filmi için yazılan; fakat prodüktörler tarafından reddedilen, senaryoda ve 1934 yılında yazdığı Üç Kuruşluk Roman’da eleştiri dozunu arttırdı.1928 yılında, oyunları ve şarkıları için önemli bir besteci olacak olan Hanns Eisler ile tanıştı. Bu tanışmadan iyi bir dostluk ortaya çıktı ve ikisi 20. yüzyılın en önemli şair – besteci çiftini oluşturdular.

1933 yılının başlarında Tedbir (Die Maßnahme) adlı oyun polis tarafından yasaklandı. Düzenleyiciler vatana ihanetten mahkemeye verildiler. 28 Şubat günü, Reichstag yangını’ndan bir gün sonra Brecht, ailesi ve arkadaşları ile birlikte, Berlin’i terk etti ve Prag, Viyana ve Zürih üzerinden, yazar Karin Michaelis’in davetine uyarak, beş yıl kalacağı Danimarka Fünen’deki Skovsbostrand’a kaçtı. Aynı yılın Mayıs ayında Brecht’in eserleri naziler tarafından yakıldı. 1935 yılında vatandaşlıktan çıkarıldı.

1938 yılında Galilei’nin Yaşamı yazıldı. Oyun yazmanın dışında Brecht, Prag Paris ve Amsterdam’daki çeşitli sürgün gazetelerine de makaleler yazıyordu. 1939 yılında Danimarka’yı terk etti. Stockholm yakınlarındaki bir çiftlik evinde bir yıl yaşadı ve 1940 yılı Nisan ayında Helsinki’ye geçti. Brecht sürgünde hükümeti, devleti ve toplumu hiçbir zaman açıkça eleştirmedi. Alttan alta, dozunda ve kendi inançlarına zarar vermeden eleştirdi. Ailesi ile birlikte yaz boyunca kalmak üzere, Finlandiya’lı yazar Hella Wuolijoki’nin daveti üzerine gittiği Marlebäck’da, Wuolijokis’in metinlerine dayanarak Bay Puntilla ile Uşağı Matti’yi yazdı. 1941 yılında Moskova üzerinden Trans Sibirya Ekspresi ile Wladiwostok’a, oradan da Sovyetler Birliği’nin doğusundan gemiyle, Hollywood yakınlarındaki Santa Monica’da yaşayacağı Kaliforniya’ya gitti. Senarist olarak çalışmak istedi ise de, o iş olmadı. Politik işler yapması olanaksızdı. Kendisini "Öğrencileri olmayan bir öğretmen" olarak nitelendiriyordu. Daha sonra Amerika’daki sürgün yıllarında yaptığı tek tiyatro çalışmasında başrolü oynayacak olan Charles Laughton ile birlikte, ilk gösterimi 9 Eylül 1943 de Zürih Tiyatro Evi’nde gerçekleşen, Galilei’nin Yaşamı’nı çevirdi.

ABD’de Komünist Parti üyesi olmakla suçlandı ve 30 Ekim 1947 tarihinde "Amerika'ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komisyonu" tarafından sorgulandı. Komünist partiye üye olup olmadığı veya halen partiye üye mi olduğu sorusuna Brecht hayır cevabını verdi ve devam ederek Almanya’da da komünist parti üyesi olmadığını söyledi. Bir gün sonra, New York’daGalilei’nin Yaşamı oyununun galası oynarken, Paris üzerinden Zürih’e geçti. Kendisini kabul eden tek ülke olması nedeni ile İsviçre’de bir yıl kaldı. Batı Almanya’ya girmesine izin verilmedi. Şubat 1948 tarihinde Sofokles’in Antigonu oyunu İsviçre’de Chur Devlet Tiyatrosu’nda ilk gösterimini gerçekleştirdi. 12 Ekim 1950 tarihinde Brecht ve Weigel Avusturyavatandaşlığına kabul edildiler. Aynı ay içerisinde Brecht’in uzun yıllar birlikte çalıştığı arkadaşı Kurt Weill New York’da öldü.

Eserleri

Türkçe'ye Çevrilen Eserleri
Cesaret Ana ve Çocukları
Galile
Kafkas Tebeşir Dairesi
Sezuan'ın İyi İnsanı
Şvayk Hitler'e Karşı
Şvayk'ın Hitler'le Tarihî Karşılaşması
Mahagony Kenti/Üç Kuruşluk Opera/Mutlu Son

Şiir Kitapları
Bert Brecht ve Arkadaşlarının İcra Edilmeye Uygun Şarkıları (Lieder zur Klampfe von Bert Brecht und seinen Freunden)
Kasideler (Psalmen)
Bertolt Brecht'in Dua Kitabı (Bertolt Brechts Hauspostille)
Augsburg Soneleri (Die Augsburger Sonette)
Üç Kuruşluk Opera'nın Şarkıları (Die Songs der Dreigroschenoper)
Şehirde Oturanların Okuma Kitabından (Aus dem Lesebuch für Städtebewohner)
Devrim Hikayeleri (Geschichten aus der Revolution)
Soneler (Sonette)
İngiliz Soneleri (Englische Sonette)
Koro için Şarkı Sözleri (Lieder Gedichte Chöre)
Hitler Koro Şarkıları (Hitler-Choräle)
Çin Şiirleri (Chinesische Gedichte)
Çalışmalar (Studien)
Svendborg Şiirleri (Svendborger Gedichte)
Margarete Steffin Şiirleri (Steffinsche Sammlung)
Hollywood Ağıtları (Hollywoodelegien)
Sürgün Şiirleri (Gedichte im Exil)
Savaş Alfabesi (Kriegsfibel)
Alman Taşlamaları (Deutsche Satiren)
Çocuk Şarkıları/Yeni Çocuk Şarkıları (Kinderlieder/neue Kinderlieder)
Buckow Ağıtları (Buckower Elegien)
Bakır Alımı Oyunu Şiirleri (Gedichte aus dem Messingkauf)

Ödülleri
Stalin Barış Ödülü (1955)

Bu siteye üye olduğumdan şarkılar paylaşılıyor vs. Dikkat ettim ki genel tarz aynı ve hepsi de severek takip ettiğim kanallar kişiler bu yüzden ben de ufacık bir kaç kişi kanal( youtube )paylaşmak istedim sizlerden de benimle paylaşmak isteyen olursa yorum yapabilir hem bu sayede yeni tadlar denemiş oluruz
1. Vera
2. Rû
3. Mark eliyahu
4. Evgeny grinko
5. 2cellos
6.òlafur arnalds
7. Simply three

Buraya yeni üye olduğumda (ocak 2016) 30 civari begeni alan bir ileti gunun en begenilen iletisi, 40 civari begeni alan bir alıntı günün en beğenilen alıntısı olabiliyordu. Şimdi ilk elliye bile göremiyor bu rakamlar.
Çıta çok yükseldi çok. Iyi ki varsın 1k

Şehir kütüphanelerine üye olalım, üye olmaya teşvik edelim. Avm yerine yeni kütüphanelerimiz olsun.
Ben de kütüphaneye üye oldum, basımı olmayan okumayı çok istediğim bir kitabı buldum.
İzlemek için tıklayın
https://youtu.be/SwuwRCYv2Wc

Iki Hikâye Iki Kahraman 1. Bölüm
Not: Dört bölüm tek bölüm haline getirildi. Bu uzunlukta daha üç bölüm daha çıkacak diye düşünüyorum ama bilmiyorum, kestiremiyorum nereye varacak, ne olacak.. Bu bölümden sonra şimdiye dek hiçbir yerde kullanılmayan bir yöntem kullanacağım... Bu yeni yönteme güveniyorum şimdilik. Tabi iyi bir teknikle yazabilirsem ve dramayı verebilirsem çok iyi olacak...

Adı Suat Karasaçan, kavurucu bir yaz günü, aydınlık bir evde 1955 yılında İstanbul’da doğdu. Doğarken kahkaha atıyordu. Babası doğarken kahkaha atmasına anlam veremediği için üç beş ay korkudan çocuğu kucağına alamadı. Bir cami önünde bırakmak istiyordu ama annesi sevmişti çocuğu. Annesinin ona ilk öğrettiği kelime ''anne''.. Sokaklarda koşmadı, dışarıda pek gezmedi, dizi kanamadı, toprağı yemedi, kaçak göçek yapılardan nefret etti. Çünkü o evlerden çıkan çocuklar onu hep dövüyordu. Bütün derdi kendine ait bir ev, bir bahçe olsun istiyordu. On altı yaşında babasının tapularını çalıp babasının tapu üzerindeki ismi çizip kendi ismini yazdı.. Bağıranları hiç sevmiyordu, sessiz bir kaplan gibi avını saatlerce bekleyebiliyordu. Mahalledeki çocuklar toplanıp onu dövüyordu o da köşe başlarında gizli gizli saklanıp herkesi tek tek yakalayıp dövüyordu.. Elbebek gülbebek sıcacık evinde büyüdü. Liseyi çok iyi bir dereceyle bitirdi. İlkokuldan üniversiteye kadar aldığı bütün takdirleri ve karnelerini sakladı, özenle korudu. Hukuk kazandı. Aslında anlatılacak pek mühim bir hikâyesi yok. Babası da hâkimdi, oğlunun da hâkim veya savcı olmasını istiyordu. Yemek istedi, önüne koyuldu. Mutfağa gidip hazır yemek bile almadı. Dert yandığı pek bir şey olmayınca, soru da sormazdı. Kahramanımıza gelecek olursak Adı: Ulaş Soysöken. Anlatacak çok şeyi var. Çünkü mutfağa değil çarşıya inip bir şeyler alıyor, mutfağa getiriyor, onları birleştiriyor/karıştırıyor sonra yemek denilen bir şeyi yapıp yiyordu ailece. Bir kış gecesi, yıkık dökük, karanlık; sekiz kişilik bir evde doğdu. O da İstanbulluydu, 1955 yılında İstanbul’a bağlı bir köyde doğdu. Doğarken normal bir insan gibi o da ağlıyordu. Çirkin bir yüzü vardı, hem de fakfakirdi. Babası onu sekiz ay boyunca kucaklamadı, o kadar çirkindi. Köy okuluna giderdi, paltolunun paçaları hep çamurluydu, ayakkabıları yırtık olmasa da yırtılıyordu çarçabuk, annesinin ördüğü eldivenleri giyerdi, haylazın tekiydi. Annesinin ona öğrettiği ilk kelime ‘’yap’’. Kendisinin cevizleri yoktu, ara sıra komşusundan çalıp bakkala götürüyordu. Sadece cevizlerle kalsa iyi, kendisinde olmayan her şeyi çalıyordu. Mesela: Şeftali, can eriği gibi şeyler. Sattığıyla içinde dert olan çikolatalar, şekerler falan alıyordu. Liseyi dışarıda çorap, leblebi, tıraş bıçağı falan satarak okudu. O da hukuk bölümünü okumaya başladı. Tercih etmesinin nedeni de devamsızlık sorunun olmaması. Böylece hem çalışabilir hem de okuyabilirdi.

Yıllardan bir yıl, günlerden bir gün Ulaş İstanbul'a geçirdiği dördüncü yılın sonuna doğru dolandırıldı. Beş parasız ortada kaldı. Hem ağlama tuttu hem de öfke. Ne yapıp edip para kazanması gerekiyordu. Düşündü, çok düşündü ama işin içinden çıkamadı..

Ulaş, yağmurlu bir sabah uyandı yatağından takvimler 29 Nisanı gösteriyordu. Karnı açtı, yavaş yavaş kendine gelmeye çalıştı. Yatağın kenarında duran tütünü aldı önüne, bir sigara sarmaya başladı. Bir an durup düşündü, gece yarı aç uyumuştu. Hala kendisini dolandıran adamı düşünürken buldu kendini. Nasıl bulacağını, bulduğunda ne yapacağını düşünüyordu. Şöyle boş bir arsada bulsam dedi. Arkasından yavaşça, sessizce yanaşsam ve birden omuzlarına ağır bir darbe indirip bütün gücünü, direncini bir anda tüketsem ve üzerinde duran tomar tomar paraları alsam dedi.. Sonra vazgeçti bu düşünceden. Gerçekleşmeyecek hayallerle düşünüp moralimi daha da bozmamalıyım dedi. Açtı, neyi görse saldıracak bir ruh haline giriyordu. Sigarasını ateşleyip ateşlememe arasında kaldı. Açlıktan karnından sesler geliyordu. İçse belki kusar ve daha da kötü olmaktan korkuyordu. Midesi bulanacaktı ama içinde bir şey olmayınca daha da kötü olurdu. Tekrar başını yastığa gömüp hayaller âlemine daldı. Bir lokantadan karnı tok çıkıp bir bisikletle parkları dolaştığını hayal etti önce. Bisiklet belki onun sevincinin bir sembolü olduğundan bisikleti düşündü. Neden bir arabayı düşünmedim diye bir düşünce geçmedi aklından ama bisiklet belki de bir mutluluğunun sembolüydü onun için. Bilmiyordu bunu, düşünmedi sembolleri, anlamları, imgeleri… Bir süre parkları dolaştıktan sonra durup bir kahvehaneye geçmek ve orada konuşulan her şeye kulak kesilip notlar tutmayı düşündü. Notlarına türlü türlü şeyler yazacaktı… Kimisi akşam dövdüğü karısını anlatacaktı, kimisi yeni doğan çocuğunu, kimisi evlenmek istediği kadını, kimisi yeni gireceği işi, kimisi haylazlıklarını, kimisi yalnızlıklarını anlatıp duracaktı. Diğer taraftan ülke sorunlarını dinleyecekti, İstanbul ve ülkede nam salan kabadayıları, kumarhane sahiplerinin raconları da elbette düşecekti muhabbetlere, oradan da kağıtlara.. Gazete köşelerinde iş arayanlar da oturur muydu kahvehanede? Otururlardı elbette. Kendisi de hikayeleri not alacaktı.. Gözlerini odasında tekrar gerçeklere açınca bu düşünceden de vazgeçti. Bir gece kulübesinde olduğunu hayal etti. Sol ya da sağ elini kaldırmayı hayal etti. Fark etmezdi onun için hangi elini kaldırdığı sadece eğlenmek, karnı tok bir şekilde çılgınca eğlenmeyi hayal ediyordu. Bulutları kendine basamak yapıp yarabilirdi bütün yıldızları, gezegenleri. Güneş de yakamazdı o zaman Ulaş’ı, dev göktaşlarını elinin tersiyle de itebilecekti. Gözlerini kapatıp başını omuzlarından geriye doğru çekip çılgınca oynamak, hiç durmadan, hiç nefes almadan kendi başına ritimsiz ve ahenksiz oynamak istiyordu.. Gözlerini tekrar odasında gerçeklere açtı ve ne yapacağını bilemeden yerinden kalktı mutfağa doğru gitti. Yalnızdı ve dolap en soğuk yüzüyle karşıladı...

Hazırlanmaya başladı, üzerine hiç dikkat etmeden bir şeyler aldı. Sokağa fırladı, sokak kalabalıktı, sokak nefes alıp veriyordu, sokak herkesin korkusuzca gezeceği bir yer değildi. Anarşizm ve faşizm kavgası sokaktaydı. Gece sığınak değil bir kaçıştı. Ama öğle vaktiydi ve güvenli olduğunu düşünüyordu. Herhangi bir marketten geçerken dışarıda duran meyve-sebze kasalarına yaklaşıp bir iki domates, biber, salata veya başka bir şeyler de olabilir hemen ellerini uzatıp, kaçırıp bir köşede yemek istiyordu. Bunu canı pahasına yapacaktı ama nasıl? Hırsızlık yapmak hak yemektir diye bir düşünce geçti kafasından. Sonra bu hırsızlık değil adil olmayan durumda adaleti sağlamaktır dedi kendi kendine. Kendini böyle ikna edebildi, etmeliydi. Hırsızlık yapmak için böylece kendini cesaretlendirebilirdi. Ama bunu nasıl dışarıya anlatabilecekti ki.. Anlatsa dahi anlarlar mıydı? Birisi çıkıp her aç olan çalsa memleket ne olacak dese ve onun peşinden binlerce paralı, tam para ümidini taşıyan yarı paralı ve yarı para ümidini taşıyan parasız insan koşmaz mıydı? Etraf dolandırıcılarla, hırsızlarla kaynıyordu. Köylerden şehirlere ekmek peşinden gelen nice insan telef olup gidiyordu. Kimisi para kazanıp köyüne evlenmek için dönmeye niyetliydi, kimisi babasının borçlarını ödemeye niyetliydi, kimisi ailesine para göndermeye niyetliydi, kimisi kendine yeni bir hayat kurmaya niyetliydi, kimisi kan davasından kaçıp şehre sığınmıştı... Herkes bir dertle gelmişti İstanbul'a.. Sokaklar dert yanıyordu, İstanbul bir canavardı, öldürmeye, ağlatmaya hazır bir canavardı. Polisler canavardı, halk canavardı, ama ortada canavar yoktu. Köylüler dolandırılıyor, şehirliler ise en kurnaz rollerine bürünüyordu. Sokaklar bölüşmüş, bölüştürülmüş; caddelerin bir tarafı alınmış diğer taraf savaş yeriydi. Onların dışında duranlar ise dava uğruna her yeri yakıp yıkmaya gönüllü birer nefer-idiler. Duvarlara direniş yazıları yazılıyordu. Köylü-emekçi yazıları, faşizm yazıları, şeriat yazıları, laikçi yazıları... Her türden yazılar vardı. Kim haklı, kim haksız bilemiyordu. Bilmek istemiyordu. Başını bunlarla yoracak ne zamanı ne de kafası vardı. Basit düşünüyordu çünkü basit yaşadı. Karın doyurmak meseleydi ve karnını doyurmak istiyordu. Bir grup insan bir duvarın kenarında oturmuş yemek yiyorlardı. Hallerinden belliydiler, işçilerdi. Yanlarına yanaştı, açım demeden işçiler yemeğe davet etti. Oturdu sofraya birlikte yemek yediler. Yemek yerken işçilerden biri onun lokmalarını sayıyordu. Bir lokma fazladan alsa sanki yemek biter ve aç kalacak gibi bir korku taşıyordu. Gözü onun lokmalarındaydı. Bir başka işçi bunu fark etti ve onu gözleriyle uyardı. Ne de olsa aynı toprağın insanlarıydılar ve birbirlerini anlıyorlardı.. Karnı doyduğu için mutluydu. İşçilerden birine ben de çalışmak istiyorum burada, siz ne iş yapıyorsanız ben de o işi yapmak istiyorum dedi. İşçiler biz bilmeyiz onu patron bilir dediler. Öğle paydosu biter bitmez patron gelecek ona bir sor istersen dedi işçilerden en yaşlısı, hallinden belliydi ki en tecrübelisi de o idi. Beş dakika geçmeden geldi patron. Hızlıydı, takım elbisesi ayna gibi parlıyordu, bakışları sertti. İşçilere baktı sonra duvara baktı, ''duvar bitmemiş siz burda ne halt yiyorsunuz, yevmiyeyi iki katına mı çıkaracaksınız'' diye biraz azarladı. En yaşlı olan patrona karşı eli bağlı bir şekilde durumu izah etti ve patronu gülümsetmeyi de başardı. Yeni gelen genci de söyledi. Patron hiç düşünmeden kabul etti. Ve öğleden sonra çalışmaya başladı. Gün bitiyordu, akşama alacağı üç beş kuruşla iki günlük yeme içme parasını çıkardığını düşünerek mutlu bir yüz ifadesi yerleşti her hücresine..


Akşam işçilerle beraber oturup beklemeye koyuldular patronu. Bir saat önce patron iş sahibine gidip yevmiyeleri alacaktı ama daha gelmedi.. Beklediler gelmedi, beklediler gelmedi... Yatsı oldu, yatsı bitti. Ama patron gelmedi, gelmiyordu bir türlü. İşçiler, ''eve gidelim, yarın sabah yine geliriz buraya, patronun işi çıkmıştır'' diyerek dağıldılar. Karnı acıkmıştı, dükkânlar kapanıyordu tek tek. Karanlığı bir mağara sığınağı gibi gördü. Bir marketin önünden geçerken, marketin içine kasaları taşıyan tek bir işçi vardı. Market işçisi, marketin içindeki kasaları düzenliyordu, dışarıda bir domates kasası duruyordu. Gözüne kestirdi, kaçıracaktı o kasayı. Fazla gecikmeden hızlıca kasaya koştu. Aldığı gibi koşmaya başladı kasayla. Bir yandan kaçırırken diğer yandan bir kasa domatesin ona kaç gün yeteceğini düşünüyordu. Kaç kez somunla domatesi yiyeceğini düşünüyordu. Sabahları tok karnıyla rahat bir sigara da içecekti… Koşarken düşünüyordu bunları. Domatesler de kan kırmızısı gibiydi, belli ki köy domatesleri, belli ki taze domateslerdi. Market işçisi peşine düştü. Olabildiğince hızlı koşuyordu fakat ayağı kaldırımla yolun arasındaki boşluğa denk geldi, bütün hızıyla düştü. Hemen toparlanıp birkaç domatesi eline aldı, tekrar koşmaya başladı. Market işçisi, Ulaş’ın peşinden gitmekten vazgeçip domatesleri karanlıkta toplamaya çalıştı. Küfürler yağdırıyordu hırsıza, bunu patronuna nasıl açıklayabilecekti? Geride marketi açık kalmıştı, patlamamış domatesleri kırık kasaya toplayıp markete doğru hızlı adımlarla yürüdü. Markete vardı ve marketteki eşyaların yerli yerinde olduğundan emin olmak için hemen her yanını dolaşıp her yeri kontrol etti. Şükürler olsun dedi ve hemen orada duran sandalyeye attı kendini. Gece tenhaydı. Sokak aralarında kayboldu. Eve ilk suçuyla döndü. Hukukçu olmakla, hırsız olmak arasında duran o ince çizgide yürüyordu. Belki de böyle daha iyi bir hukukçu olabilirdi. Açlığı görmeyen hukukçu, tam bir hukukçu olabilir miydi? Olmazdı elbette. Kan/ter içinde kalmıştı, hem korku hem de tarif edemediği inanılmaz bir duygu vardı üzerinde. Odasına geçti gaz lambasını yaktı ve domatesleri yemeğe koyuldu. Yedikten sonra yatağının başında oturup birkaç dal sigara içti ard arda. Sabah alacağı paranın ümidiyle uyudu...


Evin sessizliği, sabahın şerri, ruhun sıkıntısı, bedenin zayıflığı, zamanın uzunluğu, kalbin sabırsızlığı, kabusların işkencesi doluşmuştu odaya.. Bütün korkuların, arzuların, özlemlerin, isteklerin içinde gözlerini tekrar hayata yani gerçeklere açan Ulaş. Ulaş, neredeydi? Kimdeydi? Ulaş, dünyanın neresindeydi? Ulaş'ın varlığı ile yokluğu insanlara anlam veriyor muydu? Verse dahi ne zaman ve nasıl verecekti? Ulaş, elbette bunları düşünmüyordu, elbette bu soruların farkında değildi ama yaşıyordu, içindeydi. İçinde olduğundan dolayı nerede olduğunu da bilmiyordu ya... Birisi Ulaş'ın hem içini hem de dışını görerek gözetleseydi dışarıdan, Ulaş'a söyleseydi bütün olup bitenleri.. Ulaş inanır mıydı? Tanrı hangi eliyle dokunmuştu Ulaş'ın hayatına? Ulaş, sadece sabah gözlerini açtı yatağında, aylardır yıkanmamış kirli yatağından, haftalardır yıkanmamış elbiselerini giymeye çalışıyordu. Aklından geçen tek düşünce yarım yevmiyesini almak ve bir güzel karnını doyurmaktı. Manayı aramıyordu, zira kendisi manaydı.


Suat Karasaçan ise derslerine yetişme heyecanıyla yataktan çıktı. Gece boyu ders çalışmıştı. Yorulmuştu ve şimdi de derse yetişmeye çabalıyordu... Bütün gece ders çalışıp sokakları kirletenlere karşı mücadele vermek istiyordu. Sokakları savaş alanına çeviren anarşistlerden nefret ediyordu. Ülkede var olan en büyük tehdit önce anarşizmdi sonra hırsızlık sonra gettoya dönmüş mahalleleri medenileştirmek, iyileştirmek bunlara yönelik önlem niteliğinde kanunlara ya da mahkeme kararlarına imza atmaktı. Haklıydı, sokaklardan geçilmiyordu. Her yerde ölümler, cesetler, öldürmeler, intiharlar, çılgınlıklar, cinnetler, haraç kesenler, kabadayılar, mafyalar, çeteler, askerler, polisler... Bu sokakların bir an önce temizlenmesi gerekiyordu. Suat, geçmişte tokat yediği sokaklardan intikam almak istiyordu. Artık intikamını kişisellikten çıkarıp memleket meselesine dayandırmıştı. Medeni duruşu, üslubundaki naziklik, efendi tavırları, ağır başlılığı ile hocaların ve arkadaşlarının gözdesiydi. Her türlü örgüt Suat'ı kendi safına çekmek istiyordu ama o hepsini geri çeviriyordu. Hiç şüphesiz korkusuzdu, cesareti ile de ön plandaydı. Memleketin en gözde kurumuna girecek, en hızlı yükselecek olan ender adaylardan biriydi. O nedenle derse geç kalmamıştı hiçbir zaman ve hiçbir zaman notsuz, hazırlıksız gelmemişti derslere. Askeri düzen Suat'ta tezahür ediyordu. Üzerini hızlıca giydi, pijamalarını özenle düzenli bir şekilde dolaba yerleştirdi. Kalemlerini aldı, notlarını çantasına sıkıştırdı, anahtarları her zaman çantasındaydı. Giyinip çıkması on dakikadan az sürdü. Bu da olağan-dışı bir durumdu Suat için ve yeterli bir şekilde hazırlanıp hazırlanmadığı sorusu kafasını meşgul etse de çıktı evden.


Evin altında işlek bir market vardı. Marketten meyve suyunu, peynirini aldı, hemen diğer yanında duran pastaneden simidini aldı ve otobüs durağına geçti. Otobüs durağında beklerken kahvaltısını yaptı. Otobüs geldi, bindi ve otobüste eksik bir şeyler var mı endişesi ile korkusunu bir anda yaşayarak çantasını kontrol etti. Unuttuğu veyahut eksik bir şey yoktu. Dersin olduğu sınıfa girince sınıfı boş buldu. Kantine indi, bir çay içmek istiyordu canı. Sabah kahvaltısını çaysız yaptığından midesini iyi hissetmiyordu. Kantinde çayını alıp oturacak bir yere aradı. Köşede boş bir yeri bulur bulmaz oraya yöneldi. Tam oturacakken yanından geçen birisi ona omuz atarak geçti. Çayı yere döküldü, hiç ses etmeden geriye dönüp baktı. Baktığı yerde kendisini korkunç bir şekilde kestiren uzun saçlı, top sakallı, esmer yüzlü bir gençle göz göze geldi. Suat ''abi biraz daha dikkat etseydin, az daha sıcak çay üzerime dökülecekti'' der demez karşıdaki hazırlamıştı lafını. Kalın ve gür bir sesle ''etmezsem ne olacak lan''.. Suat, üzerine gitmek istedi fakat ideallerini düşündü ve geri çekildi hiçbir şey demeden. Türkçesinden belliydi ki adam Kürt'tü, bu da potansiyel bir tehdit anlamına geliyordu. Suat'ın kaybedecekleri vardı. Hiç şüphesiz ki orada bakan kişinin de idealleri vardı ama önem derecesi değişiyor. Suat, şahıslarla muhatap olup ideallerinin gerisine düşmek istemiyordu.. Onun ideali ülkenin en üst makamlarında oturanları muhatap alıp, onları yenmekti, yıkmaktı ve kendi düşüncesine göre toplumu biçimlendirmekti. Bütün bunları düşündü, biraz bekledi sonra tekrar bir çay daha aldı. Oturdu boş bulduğu ilk yere çayını yudumlarken ağzı biraz yandı. Elleri ve parmakları hala titriyordu, içi öfkeyle, kızgınlıkla doldu bir an.. Onu orada boğazlasaydı hiç pişman olmazdı ama yapmadı, yapamadı. Zayıftı, kaybedeceği çok şey vardı. İdealler bazen insanı çok zayıflatıyor diye düşündü.. Bir kalem ve defter çıkarıp karalamaya başladı.. Başlığı atmıştı çoktan: ''İdeallerin Büyüklüğü ve İnsanın Zafiyetleri'' başını kaldırmadan yazmaya koyuldu. Öfkeyle, hırçın bir şekilde yazıyordu. Yazmak ona kuvvet veriyordu, avunacak en büyük tesellisiydi. Omuzuna dokunan bir elle kendine geldi. Sınıf arkadaşı Resul idi. Resul'le merhabalaştıktan sonra sınıfın neden boş olduğunu sordu. Resul de hocanın 1 Mayıs etkinliğine katıldığını söyledi. Suat, hocanın dersleri boş verip böyle bir etkinliğe katıldığı bilgisi karşısında apışıp kaldı. Ki, hoca derslerinde bir dakikayı bile boş geçirmiyordu. Derslerini sıkı sıkı işliyordu, hocanın bir felsefesi vardı kendine şiar edindiği: ‘’Ülkesini en çok seven, işini en iyi yapandır’’ sözü onun için her şeyi özetliyordu… Böyle bir hocanın gün süresince bütün derslerini bırakıp alana gitmesine önce inanmadı sonra bilginin kaynağını sordu. Resul de ''ocakta toplantıdaydım, ocaktakiler söyledi, onların eli uzun oğlum, biliyorlar''.. Resul'un söyledikleri karşısında ve biraz önce yaşadığı olay karşısında daha da öfkelendi, daha da kızgınlıkla doldu... Kendi kendine ''hoca da dersleri bırakıp alana gidiyorsa ya bunlar çok güçsüzleştiler ya da çok güçlüler ki kendilerini korumaya bile ihtiyaç duymuyorlar'' dedi. Resul bunu duyunca ''öyle, bizimkiler çalışmıyor, okumuyor abi'' diye sitem etti. Bir anda sessizlik oluştu aralarında. Resul, Suat’a bakarak neler yazdığını sordu. Suat, hiçbir şey demeden devam etti yazmaya. Resul, biraz daha sessiz kaldıktan sonra tekrar Suat’a bakarak ‘’Suat senin aramızda olmaman, ocakta bulunmaman büyük bir kayıp, gel bize katıl. Bizim senin gibi okuyan, çalışan, uğraşan kişilere çok ihtiyacımız var’’ dedi, kendinden emin bir dille… Resul, böyle amaçları peşinden koşan, didinen bir arkadaşla arkadaş olmaktan gurur duyuyordu. Bir de kendi davasına çekebilseydi ömür boyu onunla dost olup asla bırakmamaya kararlıydı. Böyle insanlarla kolay kolay tanışılmıyor olduğunun farkındaydı ve bu şansını kullanmak için çırpınıyordu. Dört yıl boyunca hiç bıkmadan, usanmadan davet ediyordu. Suat, biraz durup bekledikten sonra Resul’e baktı ‘’abi, ben böyle iyiyim sizi anlıyorum hatta iyi işler yaptığınızı da biliyorum ama ben tek kalmak istiyorum’’ dedi. Suat’ta kendinden emin bir şekilde konuştu ve kesin bir yüz ifadesiyle dile getirdi. Resul, tekrar selam verip yerinden kalktı ve çıktı kantinden. Suat, ardından uzun uzun baktı, düşündü, tekrar yazıya gömüldü daha hızlı düşünüyor, daha hızlı yazıyor, daha hızlı öfkeleniyordu... Okumak, çok okumak; düşünmek, çok düşünmek; çalışmak, çok çalışmak... Bütün hayatını bu doğrultuda çiziyordu.


Ulaş, evden hızlıca çıktı… Güzel yapılmış bir kahvaltının hemen arkasında iyi sarılmış bir sigara içmek onu gün içinde iyi hissettirmesine yetecekti. Evden çıkınca kalabalığa karıştı. Hızlı adımlarla dün çalıştığı yere gitti. Vardığında diğer işçilerin çoktan bekliyor olduklarını gördü. Kimisi simit yiyor, kimisi çayını yudumluyor, kimisi sigara sarıyor, kimisi sigara içiyor, kimisi başını iki avucunun arasına yerleştirmiş caddeye bakıyor, kimisi duvarın kenarında oturmuş aralarında konuşuyorlar.. Vardı ve selam verdi. İşçilerden birkaçı başını sallayarak karşılık verdi. O da bir köşeye geçti beklemeye koyuldu. İşçilerin halini süzdü, kimsede neşeli bir yüz görmedi. Ulaş da oturup okulunu düşündü, son senesiydi. Mayıs ayının sonunda finalleri vardı ve finallerden sonra rahatına bakabilecekti. Öyle ümid ediyordu. Köyüne döndüğünde belki de bir avukat olarak dönebilecekti. Dersleri iyi olmasa da sınıfı geçmesi ve mezun olması ona yetiyordu şimdilik. Bütün hayatı boyunca duvarda, inşaatta, fırında, bahçede çalışmayacaktı ya. Babasına da yardım ederdi böylece, edebilirdi. Böylece önce kendi karnını doyuracak, sonra aileninkini sonra da varsa bir düşüncesi gezebilecekti istediği yerleri. Başka derdi yoktu, olmaması gerekiyordu. Çünkü gözlerini açtığından beri yoksulluk vardı, bir ekmeği kazanmanın derdi vardı. Bütün derdi bu olunca herhangi bir düşünce ve fikir peşinden de koşamadı. Düşünceler ve fikirler karın tokluğundan sonra başlayan bir şey. Bekliyor, okulun biteceğini düşündükçe ara-sıra gülümsüyor kendi kendine. İstanbul’un güzel bir yerinde bir daire tutacağım dedi, daireyi bürom olarak kullanacağım, ayda on dava alırsam bu işi götürürüm diye düşündü. Belki de Ankara’da kurulmuş olan barolar birliğine üye olacaktı, baronun amaçları ve faaliyetleri hoşuna gidiyordu. Genç bir baroydu altı yedi yıllık ya vardı ya da yoktu. Genç olduğu için şimdiden orada yer almak istiyordu. Hızlı yükselirdi, daha çok para alabilecekti. Düşünüyordu bütün her şeyi. Ama şu iki ayın geçmesini bekliyordu. Mayıs-Haziran bir geçseydi. Bir an önce kavuşsaydı sonuna..


Bekliyorlar, bekliyorlar… Hemen duvarın dibinde oturan bir işçi içlerinden en tecrübeli ve yaşça en büyük olan işçiye seslenerek ‘’Ali abi bunlar gelmedi, bunların yerini yurdunu da bilmiyoruz, daha ne kadar bekleyeceğiz böyle’’.. Soru Ali abiyi sıksa da ümitli olmaya çalıştı, biraz gülümsedi, geriye dönüp soruyu soran zayıf, esmer işçiye baktı ‘’gelecekler, gelmez olurlar mı, patronumuz iyi adamdır, disiplinlidir. Patron gelmemezlik etmez, gelip en azından bizi bilgilendirir’’ dedi. Buna kendisi inanıyor muydu hiç bilmiyorum ama bu sözleri ettikten sonra işçi derin bir nefes çekti ya.. Yaşlı işçi bir sigara daha yaktı. Ayakta bekliyordu, patronun gittiği yöne bakıyordu. Belki tekrar oradan döner, bilmiyoruz. Dakikada yüzlerce insan oradan görünüyor, geliyor ve geçiyor.. Sanki herhangi bir surat kaçırırsa patronu kaybedecek gibi bakıyordu. O gelen insanlardan biri de patron ve patronun yüzünü ilk o görmek istiyordu. Belki de patron oradan görünür de duvara bakarsa bizim burada olduğumuzu da görsün gibi bakıyordu. Bir süre sonra korkmaya başlamış olmalı ki yerinde duramaz oldu ve gidip gelmeye, etrafımızda volta atmaya başladı. Bir sigara daha yaktı. Orada bulunan yirmi işçinin gözü yaşlıdaydı, çünkü o bu işi bulmuştu ve onları yaşlı işçi çağırmıştı. Bekliyoruz, sigaralar yanıyor, son paralarla son çaylar alınıyor, ağaçların gölgeleri kısalıyor, herkesten sesler yükselmeye başladı. İşçilerden biri yaşlı işçiye doğru yanaşarak, yaşlı adamın ellerinden tuttu ve yüzüne zavallı bir ifadeyle baktı, ağlamaklı konuşmaya başladı ‘’abi yemin billah üzerimde beş kuruş yok, on gündür bu işte çalışıyoruz, bütün biriken paramı de bu on günde yediğimize, içtiğimize harcadım, şimdi bir çay yok ki içeyim’’ diye sitem etti. İki dizinin üzerine çömelip ağlamaya başladı. Diğer işçilerden bazıları kızmaya başladı, bazıları bağırmaya, bazıları da izlemekle yetindi. Gücü kuvveti yerinde olduğu görünümünü dışarıya veren heybetli duruşuyla insanları etkileyen işçilerden biri yaşlı işçinin üzerine yürüyerek ‘’ulan bu işi alırken yerini yurdu hiç mi sormadın, dolandırıcı mı değil mi hiç mi bakmadın. Sen nasıl bir işçisin sen nasıl bir iş buldun bizi de kendini de yıprattın, öldürdün be’’ yaşlı işçi ile diğer işçinin arasına diğer işçiler girdi. Sinirler gerginleşti, öfke kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Artık yaşlı işçiye yaşından ve tecrübesinden dolayı bir güven kalmadığı gibi bir bağlılık da kalmadı. Saygınlığını da hepten kaybetti. İşçilerden biri on dokuz yaşındaydı, yerinden kalkıp Ali abinin karşısına geçti ve yüzüne bakarak ‘’Ali bizi mahvettin’’ diye bağırdı. Kimse ne yapacağını bilemedi, tartışmaya başladılar aralarında… Kim ne diyor, neyi konuşuyor anlaşılamıyordu.

Ulaş, baktı ve tekrar dolandırıldığını iyiden iyiye anladı ve terk etmek için yerinden kalktı, ardına bile bakmadı. Biraz uzaklaşınca işçilerin daha şiddetli tartıştıklarını duydu ve seslerden biri kulağına geldi ‘’Ali bizimle oyun oynadı, o da bu dolandırma işinin içinde’’ dedi. Ulaş bunu duyunca tekrar döndü. Bu defa kim tarafından dolandırıldığını biliyordu ya.. Peşini bırakmamaya kararlıydı. Gerçekten dolandıran kişi belli miydi…