“Hiçbir yol bir başkasıyla örtüşemez; kesişir, çakışır ama asla örtüşemez.”
S. İlvan’ın Yolcu romanı, tam da bu cümlenin omurgasında yükselen bir anlatıdır. Roman, klasik anlamda bir yol hikâyesi değildir; daha çok bir hafıza yürüyüşü, bir iç sürgün haritası ve en çok da insanın kendine doğru yaptığı sancılı yolculuğun kaydıdır.
Yolcu, sonsuzluğun peşine düşmekten ziyade, sınırlı bir ömrü anlamlandırma çabasıdır. Yazar, yaşamı bir “kayıt düşme” eylemi olarak ele alır; bu kayıt, ne bir kahramanlık anlatısıdır ne de romantize edilmiş bir direniş destanı. Aksine, ölüm bilinciyle yoğrulmuş, ölümlü olmanın çıplak farkındalığıyla yazılmıştır. Bu yönüyle roman, okuru hem tarihle hem de kendi iç zindanlarıyla yüzleştirir.
Romanın en güçlü damarlarından biri, toprakla kurulan kadim bağdır. Ataların kendini buğday başağıyla tanımlaması, Til Xelef kültürüne yapılan göndermeler ve toprağın kadın bedeniyle özdeşleştirilmesi, metni yalnızca politik değil, aynı zamanda mitolojik ve antropolojik bir zemine taşır. Kadın ve toprak; ikisi de doğurur, yenilenir, kabuk değiştirir. S.İlvan’ın anlatısında bereket, yalnızca tarımsal bir kavram değil, kültürel ve varoluşsal bir sürekliliktir.
Yolcu, Diyarbakır’ın karanlık dönemlerinden süzülen bir fragmanla başlar. Kimliği tanınmayan bir halkın, ağır adam dönemlerinde onurunu koruyarak büyümeye çalışan gençlerinin hikâyesi, romanın politik arka planını oluşturur. Ancak bu arka plan hiçbir zaman anlatının önüne geçmez; aksine, karakterin iç dünyasında yankılanan bir uğultu gibi varlığını sürdürür. Çocukluk, güneşsiz odalarda kömür tozuyla uyunan gecelerle; gençlik, illegal büyüyen sevdalarla ve sürekli bir firar haliyle tanımlanır.
Romanın en sarsıcı bölümleri, işkence ve zindan anlatılarıdır. Burada mekân yalnızca fiziksel değildir; zaman