"Yalnızlık bağımsızlıktır, yalnızlığı arzulamış, uzun yıllar içinde onu ele geçirmiştim. Soğuktu bu yalnızlık, orası öyle, ama sessizdi, yıldızların içinde dolanıp durduğu uzay gibi harikulade sessiz ve büyük.."
- Hermann Hesse

İsmini hatırlamadığım kitap
Selamlar. Bir tane kitap okumuştum yıllar önce. Ama ismini hatırlayamıyorum. Bir adam bir kıza aşık. Kızla kavuşamıyorlar. O da öyle olunca Kore savaşına katılıyor. Sonrasında sanırım savaştan sağ dönüyor. Döndükten sonra kızla ne oldu hatırlamıyorum. Bu kitabı bilen var mı ? 🤔

Büşra Şahin, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Uğraşacak meşgalesi olanlar için yaş ilerledikçe yıllar daha hızlı geçiyormuş gibi gelir; ama yüreğinde dert taşıyanlara göre gün gelir, asra bedel olur.

Gün Olur Asra Bedel, Cengiz AytmatovGün Olur Asra Bedel, Cengiz Aytmatov
Elif, Baba Kalbin Kanamış'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 6/10 puan

"Dokuz sekizlik deli deme bana, dört dörtlük bir aptalım ben..."
Volkan, Bade ve Mustafa küçüklükten beri çok yakın arkadaşlar.. Bade, Volkan'ın sınıf arkadaşı. Küçük yaşta anne babasını kaybedince amcası tarafından büyütülmüş. Mustafa ise Volkan'ın mahalleden arkadaşı. Ama arkadaşın hası... Her daim birbirlerine arka çıkmışlar. Bade'nin de aynı sokağa taşınmasıyla Volkan'ın ayrı ayrı yürüttüğü dostluklar birleşmiş bir bütün olmuş. Birlikte büyümüşler, tüm sıkıntılarını paylaşmışlar. Ama daha okul sıralarındayken Volkan'ın yüreğinde Bade'ye karşı arkadaşlıktan öte duygular belirmiş. Arkadaşlığını kaybetmeyi göze almamış, açılamamış Bade'ye.. Yıllar sonra Volkan, basarili bir yazar olmuş. Yazdığı kitap sinemaya uyarlanmış ve izleyicinin çok beğendiği bir film olmuş...
Artık şimdiki zamana dönebilirim; Volkan, dostlarıyla bu filmi izlemeye gittiğinde yapımcılar tekrar arıyor ve yeni bir projenin müjdesini veriyor. Volkan'a yine yazmak düşüyor. O da yeni hikayesi için düşüyor yollara.. Aslında onu yollara atan başka olaylar da var ama orasını siz okumalısınız anlatmamalıyım diye düşünüyorum :) Velhasıl ana karakterimiz Volkan, soluğu Bodrum'da alıyor. Gümüşlük'te bir ev kiralıyor. Bir çay bahçesinde yolunun kesiştiği kemancıyı yazmaya başlıyor. Ama ne yazmak!... Kemancının hikâyesi cidden çok güzeldi ^^ Okurken biraz içim burkulsa da sondaki sürpriz çok hoş oldu. Ben kitabı sevdim, beklentimin üstünde güzeldi

İpek Kamuran, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Kendi Hayatının Antropologu Olmak,
“İşte bu sessizlik içinde birbirimize sarılmış yatıyorduk ve ikimiz de kanlanmış çarşaf, çıkarılmış elbiseler, çıplak gövdelerimize alışmak gibi ilkel toplum ritüellerini, antropologların anlayıp sınıflamak istedikleri utanç verici ayrıntıları aklımızdan çıkarmak istiyorduk. Füsun bir süre sessizce ağlamıştı. Benim teselli sözlerime pek kulak vermemişti. Bunu hayatının sonuna kadar hiç unutamayacağını söylemiş, gene biraz ağlamış, sonra susmuştu.
Yıllar sonra hayat beni kendi yaşadıklarımın antropologu durumuna düşüreceği için, uzak ülkelerden getirdikleri kap kaçağı, eşya ve aletleri sergileyerek hayatlarına ve hayatlarımıza bir anlam vermeye çalışan bu tutkulu kişileri küçümsemek istemem hiç.”

Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (Sayfa 81 - İletişim Yayınları, pdf)Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (Sayfa 81 - İletişim Yayınları, pdf)
Meşrebi Kalender, Karamazov Kardeşler'i inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 80 günde · Puan vermedi

Rus romanlarındaki karakterleri birbirine karıştırmamak için, karakterlerin ismini not almaya gerek duymayan herhangi bir ademoğlu varsa, onun dimağına Fransız öpücüğü vermek gibi sapıkça fantezim olduğunu itiraf ederekten itici bir girizgahla vira Bismillah diyelim.

İsimleri ayrı karın ağrısı kısaltmaları ayrı…

Biz; İbrahim’e İbo deriz, İsmail’e İso deriz ya da adını anmak yerine “ naber la bebe”, “muhtar”, “müdür” diyerekten gariplikler yaparız. Ama asla ve kata Dimitri ismini “Mitya” diye kısaltıp insanları, kitap içinde “buralarda canı yanan bir çocuk vardı gördünüz mü komşular” der gibi hangi karakter hangisiydi diye satır satır aratmayız.

Post modern Rus zulmü diye işte buna derler a dostlar.

Aslında bu klasiklerle genel olarak başım belada! ( Nerden baksan tutarsızlık. Nerden baksan tutarsızlık. Nerden baksan ahmakça, ayrıca )

Tam hava atacağım, sorulan klasiği, “ tabi ki okudum pirim” diye, ŞAK! Önüme koyuyorlar benim okuduğum kitabın en az üç katı kalınlığında bir tuğlayı.

Yaşadığım şaşkınlğı şu şekilde tahayyül edebilirsiniz. Hani azıcık ıspanak yemeği ile azıcık yoğurdu bir tabak içinde karıştırdığında ortaya çıkması gereken “voltran”ın birkaç katı daha büyük hacimde bir karışım elde ederiz ya, işte öyle bir şey.

O tuğla kadar ( 1008 sayfa bu arada) kitaptan 300 küsür sayfalık özeti çıkaran ve kitabın orijinali diye yutturan, yok etme konusunda Houdini’yi kıskandıracak yeteneğe sahip editöre kızmam, helal olsun derim. Et ile bütünleşmiş bir kot pantolonun cebinden, sahibinin ruhu duymadan cep telefonunu çalan bir “cepçi”nin yeteneğine duyduğum saygı ile aynı duygu ama, anlayana…

1984 romanındaki yıllar sonra ortaya çıkan basım hatası gibi bir şeyden bahsetmiyorum burada..
Zaten telif hakkı vermiyorsun, rahmetliler öleli 70 yıldan fazla oldu diye, bari biraz insafın olsun da kitabın başına bir uyarı yazısı yaz şu şekilde: YAKLAŞIK 700 SAYFA EL DEĞMEDEN İTİNA İLE KATLEDİLMİŞTİR.

Kitabımızın konusuna gelebilirsek; öz oğullarına karşı; Şemsi İnkaya’yı bile, eline su dökemeyecek hale sokacak, üvey babalık yapan yapan Fyodor ve oğullarının aşırı bunaltıcı ( sıkıcı demedim ) hikayesi.

Karakterlerin “gri”liği okuyucuyu kitaba bağlıyor. Her biri, bir şekilde, bir kötülüğün başrolü veya sponsoru. Ama hepsinin “yaptım ama niye yaptım” mazereti cebinde hazır. Uyarıyorum, çok ikna ediciler…

Dengesiz tanımsız olarak tarif edebileceğimiz bir çok duyguyu biz kifayetsizliğimizden tanımlayamaz haldeyken;yazar, öyle cümlelerle anlatıyor ki hayranlıktan ve kelime dağarcığımızın kapasitesinden sadece “AYNEN” diyebiliyoruz.

En küçük oğlun kilisedeki görevi nedeniyle, din hakkında sayfalarca süren farklı bakış açıları ile karşılaşıyoruz. Dine karşı; başın sıkıştığında veya bir şeyi çok fazla arzuladığında kapısını çaldığın, kendisinden mucizeler beklenen sadece bir “sihir” aracı muamelesinin, beynelmilel olduğunu görüp çirkin bir rahatlama yaşıyorsun.

Ayrıca Türklere pek sempati beslemediğini burada da tekrarlasa bile kendi toplumuna karşı da epey giydirdiğini belirteyim.

Kitapta cahil olarak gösterilen bazı karakterlerin, eski ve yeni Ahit’ten, antik yunan destanlarından, bir çok romandan, Fransızca ve Latince sözlerle atıflar yapması çok eğreti duruyor. ( Aha! Dosto’ya çaktım! Gerçi zamanında Tolstoy’a da laf atmaya cesaret etmiş bir bünyeden bahsediyoruz. TEŞHİS: ŞUURSUZLUKTA NİRVANASIZLIK SENDROMU )

Biraderlerden biri olan Dimitri’nin bir subayla tartışması ve subayın kendi oğlunun onlarla beraber olduğu bir ortamda yaşadığı büyük öfke patlaması, gururu, kederi özellikle de para teklifine verdiği karşılık, bakalım kimlerin aklına Kış Uykusu filmindeki Nejat İşler’in o etkileyici sahnesini hatırlatacak. ( NBC ve Demirkubuz gibi yönetmenlerin güzel ülkemde kimi zaman subliminal kimi zaman da sok gözüne gözüne şeklinde Dostoyevski sevgisi aşılaması, Dosto kitaplarına olan ilgiyi arttırdığını düşündüğümü de şöyle bir köşeye bırakıyım.)

Kitabın başından itibaren, yer yer kafasını uzatıp “ben de buradayım” diyen hanım hanımcık kızımız Liza’nın yavaş yavaş psikopata bağlamasına tanıklık edeceğiz. Hele 756. sayfadan sonraki birkaç sayfada bulunan Liza’nın diyaloglarını dinledikten sonra; Leon filmindeki Gary Oldman’nın canlandırdığı komiser karakterinin bile kızımızın yanında “benim applammm var ya benim applaammm, öyle bir saykodur ki…” diye başlayan hikayeleri ballandıra ballandıra anlatan bir yancıdan başka bir şey olamayacağını göreceksiniz.

Katil ortaya çıktığında “ Şerefsizim benim aklıma gelmişti, gerçek!!! “ nidaları arasında “ Deli Emin” e bir selam gönderip, dava sürecindeki karakter çözümlemelerine “gavur yapmış abi” diye edebi bir yorum yapıp saygısızlık yapmaktan korkup geri kalan sayfaları saygı duruşunda okuyacaksınız.

Sözün özü; kitap boyu en çok hissedilen duygu sevgisizlik ve onun doğurduğu yalnızlık. Kitap boyu kroşelerini hiçbir karakterden esirgemiyorlar.

Ağızda pipo ile Godot’yu bekler gibi değil; Otogargara oyununda, hiç gelmeyecek olan Elazığ otobüsünü, kıytırık bir bank üzerinde çaresizce, bekler gibi bekliyorlar bir tutam sevgiyi…

https://www.youtube.com/watch?v=JjI9lTdUU4Q

No Comment, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

"Bir yıl, iki yıl, on yıl, yirmi yıl... Hep birbirinin benzeri yıllar. Giderek daha da ölüleşen dünya. Düzenli olarak dağdan aşağı iniyormuşum da yukarı çıkıyorum sanıyormuşum sanki. Yaşam ayaklarımın altından kayıp giderken..."

İvan İlyiç'in Ölümü, Lev Nikolayeviç Tolstoy (Sayfa 105 - İletişim)İvan İlyiç'in Ölümü, Lev Nikolayeviç Tolstoy (Sayfa 105 - İletişim)

Saatler ve dakikalar bu kadar yavaşken, nasıl oluyorda aylar ve yıllar bu kadar hızlı geçiyor?.

Sahi ölüm neden mide bulandırır?
İlk etapta yarasız ve kansız bir ölünün uyuyan birinden pek farkı yoktur, yine de tiksindirir düşüncesi.
O kaskatı, henüz taze sayılan ceset bayağı mide bulandırıcıdır.
Bu insan beyninin bir oyunu mudur?
Olmayan kokular duyulur. Ne yapılacaksa artık yapılmaz olur.
Gariptir ölüm, paklayıcıdır!
Unutturur her şeyi insan hep kendi ölümünü düşünür. Hatırlatıcıdır!
Sessizleştirir ölüm, susturur, susatır, korkutur...
Bir gün bir ölümün akşam yemeğimizi bölme ihtimali yüksektir. Böler ve yenmemiş yemekler geri kaldırılır.
Akşam telaşesine, ölüm kalabalığı karışır...

Genç kadın hiç ölümü düşünmediği bir günde akşam yemeğinin ölümle bitmesiyle sarsılır...
Bilmediği bir nedenden hissettiği tek şey bulantıdır.
Kimsenin tek lokma yiyecek hali kalmamıştır, sanki çiğnenecek her lokma o ölünün etindendir...
Hem kalabalık, hem yalnız nasıl olunur anlar...
Susar, susar, ve susar bazı insanlar öyledir herkes ağladığında ağlayamazlar. Genç kadın onlardandı, hiç bir şey hissetmiyor sadece ölünün soğuk bedenini düşünüyordu.
Her şeyi düşünmüştü bir bir nasıl yıkanacaktı, nasıl kefenlenecekti, nasıl gömülecekdi...
Kaç kişinin gassal arkadaşı vardır?
Genç kadının vardı. Tüm bu evreleri biliyordu, dinlemişti arkadaşından.
Arkadaşı büyük bir zevkle anlatmıştı yıllar önce, unuttum sanıyordu hatırlayınca şaşırmıştı. Meğer hatırlaması için bir ölüm gerekliymiş.
Ölüm gereklidir elbet tüm faydası düşünülünce. Olmadığını düşünülse yaşamanın ne manası kalır diye düşündü genç kadın, hem ölümün yeri, zamanı, yaşı yoktu gizemliydi, herkes için başkaydı...
Ne olacaktı şimdi? Elleri kucağında kavuşmuş, gamsız bir baykuş ne yapacaktı şimdi?
Hala susuyordu ta ki işgüzar bir komşu kadın onu sürüklercesine kaldırıp, yüzünü yıkamaya zorlayıncaya değin.
Yıkadı elini yüzünü, suyun verdiği ferahlık yine aynı şeyi düşündürdü...ölüm tekrarlayıcıdır!
Sabah olacak mıydı? Güneş doğsa bile sabah olacak mıydı? Ölülerle beslenmiş kapkara bir toprak örtmüştü pencereleri dışarda gün diye bir şey varsa onun için yoktu...
Ot ölüleri, çiçek kanları ve insan ruhları onu sarmalamıştı. Öyle ki onca ağırlığın altında ezildikçe, eziliyor başını zorla kaldırıp arada etine, koluna, bacağına bakıyordu bunca ağırlık morartıp, kanatmış mı diye?
En son bunu düşünürken uyuya kalmıştı..

Uyandığında ölüm yoktu, esvap yoktu, eşya yoktu... Bir beyit kalmıştı Süleyman efendi den geriye kahve ocağında el yazızısı ile...

"Ölüm Allah'ın emri şu ayrılık olmasaydı!"

-Sevdiğim insanlar aklıma geldikçe, kafamı meşgul edecek başka bir şey çıkana kadar onlara dua ederim. Yıllar önce sokakta gördüğüm ve hiç tanımadığım herhangi birisi de buna dahil olabilir :)