• Annemin, hayatının önemli addettiği anlarına ait yirmi kadar resim. İki tanesinde babam, bir tanesinde ben de yer alıyorduk. Sanırım annem bunlara bakarak, kendisini varolduğuna ve birşeyler yaşadığına ikna edebileceğini sanıyordu. Ne büyük yanılgıydı!
  • “Ben bir kuledeyim, üzerime on dokuz demir kapı kapanıyor. Gün ışığı, her biri yirmi kadar demir parmaklıklı iki küçük pencereden içeri giriyor. Günde yaklaşık on, on iki dakika, o da bana yemek getiren biriyle birlikte oluyorum. Geri kalan zamanı tek başıma ve ağlayarak geçiriyorum.”
  • Belki de, dedi Nevin, insandaki iyiliğin, güzelliğin faziletin, merhametin, aşkın sözcüleri tutturdukları şarkıların yeni paşalar nezdinde beş para etmediğini anlayınca başladılar kötülüğü, pisliği, açlığı, üşümeyi, hastalığı, ahlaksızlığı görmeye. İnsanın beş dirhemi faziletse yirmi beş kilosunun zillet olduğunu anlamaya.
    Elli tonluk kinin yerine iki gramlık sevgiyi ne diye övmeli, tasvir etmeliydi.
  • Kovboylar sarhoş olup sağa sola ateş etmekten, fahişelerle yatmaktan ve kumar oynamaktan başka bir şey yapmazlardı. Gerçek yaşamları filmlerde gösterilenlerden çok daha vahşiceydi. Aralarından bir yığın ruh hastası çıkması rastlantı değildir. Örneğin, en ünlülerinden biri olan Billy the Kid öldürdüğü yirmi bir insanın çoğunu tuzağa düşürdükten sonra silahlarını ellerinden almış ve beyinlerine son kurşunu sıkmıştır. Texaslı Wos Harding kırk iki yaşına geldiğinde aynı sayıda ceset bırakmıştı geride!.. Jesse James ise eli açık biri olarak ünlense de. işin aslında yoksullara metelik vermezdi. Kanun temsilcileri ise ^alillerden, canilerden aşağı kalmıyor, yargısız infazlarla kasaba sokaklarında Azrail gibi geziniyorlardı.

    İşte, bu cellâtların ünü öylesine hızlı yayılıyordu ki, haklarında gerçekle hiçbir ilgisi olmayan son derece abartılı hikâyeler uyduruluyordu. Katillerin adları bir kahramanmış gibi ağızdan ağza dolaşıyor ve haklarında çıkan efsanelere kendileri bile inanıyorlardı.

    Hani, Türkiye'de yaşasalardı emekli olduktan sonra milletvekilliğine adaylığını koyma yüzsüzlüğünü bile gösterebilirlerdi. (Bu çok iyiydi )
    Sunay Akın
    Sayfa 16 - çınar yayınları
  • Türkler nerede ? Ne yapıyor ?
    Onlar, Yemen'de, Arnavutluk'ta, Bulgar, Rum komitecileri karşısında ölmek ve öldürmekle uğraşıyorlar. Serbestçilerin prensip gaflarını kanlarıyla silmekle meşguldürler. İçtihat mecmuasında çıkan bir İngiliz istatiğine göre, yalnız yirmi senede Yemen'de iki milyon Türk çocuğu gömülmüştür.
  • bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. mevlanakapı'da. babası zabıtaydı. alkolik hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. bu anasıyla yoksul, perişan... bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. bi de zagor vardı. bizim eski evin kiracısının oğlu. babası filimciydi yeşilçamda. cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. ama sevimli, yakışıklı oğlandı. bizimkine aşık etmiş kendini. ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. öylece büyüdük gittik işte. ne bok varsa hep askerliği beklerdim. dört sene kaldı, üç sene kaldı... sonunda o da geldi gittik. bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan... nikahlandık. iki taksi bi dükkan verdi peder.... dükkanda koltuk moltuk satardım. bi gün bu orospu çıkageldi. hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. böyle basma bi etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar... pırlanta anlıyacağın. şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. kanıma girdi o gün. tabii taktım ben bunu kafaya. ertesi gün bi soruşturma... dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. ama asıl zagora kesikmiş. zagorda kaftiden içerde o sıra. bi gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. yazıldım peşine. tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik sağmalcılar'a benim içimde bi sıkıntı... işi anladım tabii: zagoru ziyarete gidiyo. bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. o ara zagor içerden çıktı. sonra bi duyduk; kaçmış bunlar. altı ay mı bi sene mi; kayıp. hep rüyalarıma girerdi orospu. o gün dükkana gelişini hiç unutamadım. benimkine bile dokunamaz oldum. sonra bi daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. karakolda beş gün beş gece işkence buna. arkadaşlarının öcünü alıyorlar. kaltağa da öyle... önce öldü dediler zagor'a, sonra komalık. ankara'da oluyor bunlar. bizimki bi gün çıkageldi mahalleye. zagor içerde, en iyisinden müebbet. bi sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo. önce tanıyamadım. anlayınca içim cız etti. cız etti de ne? tornavida yemiş gibi oldu. çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bi surat... ama bu sefer başka güzel orospu. orhanın şarkıları gibi. kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. dedi para lazım, çok para. zagor'a avukat tutacakmış. ilerde öderim dedi. esnafız ya biz de, "nasıl?" diye sormuş bulunduk. orospuluk yaparım dedi, istersen metresin olurum. içime bişey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak! işte o gün bi inandım orospuyla tam yirmi yıl geçti. uzatmayalım, zagor'a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyo. orospu da peşinden. sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden... önce dükkan gitti, ardından taksiler. karı terk etti, peder kapıları kapadı. yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. iş bilmem, zanaat yok. bu tınmıyo hiç. ilk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. gözünü yumup yatıyo milletin altına.gel dönelim diye çok yalvardım. evlenelim, pederi kandırırım, zagor'a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyo itin. ne yaptı buna anlamadım. kaç defa dönüp gittim istanbul'a. yeminler ettim. doktorlar, hocalar kar etmedi. her seferinde yine peşinde buldum kendimi.bi keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile... beni abisiyim diye yutturduk herife. nedense rahatladım, oh dedim, kurtuluyorum. bu da akıllanmış görünüyo. yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyo başka bişey demiyo. sinop'ta oluyo bunlar. ben de döndüm istanbul'a. doğumuna yakın, zagor bi isyana karışıyor gene. hemen paketleyip diyarbakır cezaevine postalıyorlar. çok geçmeden bizimki depreşiyo gene; o halinle kalk git sen diyarbakır'a, üç gün ortadan kaybol... herif kafayı yiyo tabii. dönünce bi dayak buna: eşşek sudan gelinceye kadar. kızın sakatlığı bu yüzden.sonra çocuğu doğuruyo. durum hemen anlaşılmamış. ortaya çıkınca bi gece esrarı çekip takıyo herife bıçağı. çocuğu da alıp vın diyarbakır'a, zagor'un peşine. allahtan herif delikanlı çıkıyo da şikayet etmiyo. ben o ara istanbul'da taksiden yolumu buluyorum. epey bi zaman böyle geçti. yine her gece rüyalarımda bu. zagor'un diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıralar. bi gece bi büyükle eve geldim. hepsini içtim. zurnayım tabi. bi ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyo. bi daa açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, diyarbakır'a geldik diyo. baktım, sahiden diyarbakır'dayım. bi soruşturma... kale mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. hiç bişey demedik. o gece oturup düşündüm. oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını,usul usul yürü şimdi.
    o gün bugün usul usul yürüyorum işte.
  • 176 syf.
    ·2 günde·10/10
    Almanca öğretmenimde gördüğümde almayı kafaya koyduğum kitap. Okuyalı birkaç ay oldu ama tam şu an içimden kitap hakkında birkaç şey yazmak geldi.

    O kadar yalın, tane tane anlatıyor ki anlamamak mümkün değil. Verdiği örnekler ve sayfalardaki çizimler çok hoştu. Aslında bir saatte bile bitecek bir kitap ama hemen bitmesin diye iki güne yaydım.

    Evrimin ortaya atıldığı dönemde kilisenin tavrından, bilgisayar virüslerinin yayılma prensibine kadar anlatıyor. Yani olay sadece insan ve doğanın evrimi değil, çağımızın getirdiklerinin de evrimi. Bu kısımda şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Virüsler ve evrim... Bilgisayardan anlamadığım için yazan her şeye inanıyorum... Evet.

    Onun dışındaaa,,,, özgecilik gibi konuları da anlatıyor. Başkalarının yaşaması için kendini feda etmek canlıların bencil yapısına ters düşen bir durum. Sonuçta her canlı "yaşamak" ister. En temel içgüdü bu ve sonraki temel içgüdü ise üremek, soyun devamını sağlamak. "Gen bencildir," diyor kitap. Bir karga böyle yaparak avcılara yerini belli edecek olsa bile akrabalarını uyarmak için öter. İyi de, kendi canını nasıl böyle tehlikeye atabiliyor? Eee, yaşamak her canlının en çok sevdiği şey (insan hariç, bazen beceremiyoruz.)

    Bknz: Dostoyevski "İnsana özgü bir yeteneksizliktir yaşamayı becerememek; yoksa hangi balık boğmuş kendini, hangi serçe atlamış camdan?"

    Meğerse, kargaların bu davranışının nedeni yine genin bencilliğiymiş. Türü kurtarmak için ufak bir fedakârlık. Bir karga ölebilir ama öterek uyardığı kankaları kaçıp kurtulabilir. Bencillik yalnızca kendini kurtarmakla ilgili değilmiş demek ki.

    Geçen sene İzmir Doğal Yaşam Parkı'na gitmiştim. Orada mirketlerin tabelasında bir şey okudum ki aklım başımdan gitti. Bu minnoş şeyler yaklaşık yirmi kontenjanlı (elliye de varabilir) çeteler halinde dolaşırlarmış. Çete avlanırken iki eleman nöbet tutup tehlike görürlerse diğerlerine haber veriyorlarmış.

    Doğa gerçekten çok güzel. Canlıların davranışlarını incelemek de insana doğaya hayran kalmak için bir sebep daha veriyor.

    Bu arada araştırırken mirket kelimesinin Felemenkçede "göl kedisi" demek olan "meerkat"den geldiğini öğrendim. Her ne kadar kedimsilerden olsalar da kedigil değillermiş.

    Bu da neden kendimi mirketlere yakın hissettiğimi açıklar...