• Bu dünya böyle gelmiş böyle gidiyordu. Bir lokma ekmek için yıl on iki ay çalışan, onu da çok kere elde edemeyen bu zavallılar, bir hiç uğruna savaşlarda, barışlarda Beyler Ağalar böyle istediler diye, biribirlerini öldür babam öldür ediyorlardı. Ne korkunç şu halkın hayatı. Açlık, yoksulluk çıplaklık ... Sonra bu çıplaklığı kazanabilmek için de bütün gün durmadan, sabahtan akşamlara kadar çalışmak... Hastalıklar, salgınlar, sonra da bütün bunlar da yetişmiyormuş gibi savaşlar ... Birkaç Bey, Ağa doysun gönülleri hoş olsun diye ... Sonra bütün bunların karşılığı şu Beylere Ağalara tapınma ...
  • Ne de olsa, yoksulluk hepimiz için kol mesafesindeydi. Hatta dirsek mesafesinde. Yoksul aile bulalım diye şöyle bir uzansak, kolumuzu tam geremeden birine çarpardık.
  • Bir ekran koydular karşıma,başladılar izletmeye hayatımı, eğer dünyaya gitmeyi kabul edersen bunları yaşayacaksın..'' acılar, yoksulluk,işsizlik vs vs'' tam hayır gitmek istemiyorum diyecekken dünyaya : seni gördüm bi an ekranda, benden habersız tüm yalnızlığınla oturuyordun bir otobüs durağında, o an evet dedim gitmek istiyorum dünyaya heyecan içinde...Sadece seninle tanışmak için bile değerdi yaşamayı ve sonunda ölmeyi göze almak. '' Paralel evrendeki hayatlar''
  • - İlk romanınızın çıkışı 1982. 20 yıl sonra 7. romanınız çıkıyor. Nasıl bir duygu?
    Pamuk - Hoşuma gidiyor, kitapların okunması da, sevilmesi de hoşuma gidiyor. Bunları bitirmiş olmaktan da son derece memnunun. Her roman bittikten sonra hissettiğim gibi bir memnuniyet var şu anda. Bir boşluk duygusu oluyor. Özellikle romanı bitirirken, çok fazla sarılıyorum romana. Kars şehrine de, Kar’a da çok fazla sarıldım.

    - Kar, ne zaman doğdu fikir olarak?
    Pamuk- Aşağı yukarı 6-7 yıldır aklımda var, ve belki iki roman fikri kafamda birleşti. Birincisi bir şehir şehir gezen bir tiyatro grubu düşünüyordum. Bir de bir taşra kentinde, bir grup aydını bir otelde düşünüyordum. Sonra iki fikri birleştirdim. Ve biraz da siyasal bir yanı olan bir roman da yazmak istiyordum. Sorun o zaman şu oldu. Hikaye kafamda, belki “Benim Adım Kırmızı”yı yazmaya başladığımda vardı. En azından 4-5 senedir. Fakat nerede geçecek? Sonra 25 yıl önce Kars’a geldiğimde Kars’taki kar yağışı, Türkiye’den uzaklığı, kendi güzelliği, şiirsel bir havası olması çok uygun geldiği için bunun Kars’ta geçeceğine karar verdim.

    - Bu bir politik roman mı?
    Pamuk- Evet, Kar’ın siyasal bir roman yanı var. Ve bu yüzden çok hassas yanı da bu. Çok da dikkatli yazdım. Siyasetle, bir fikir beyan etmeyi, siyasi propaganda yapmayı birbirinden ayırmaya çalıştım.

    - 6 yıldır olan bir fikir ama bunun fiilen yazılmaya başlandığı tarih var. Nedir başlangıç tarihi?
    Pamuk- Başlangıç tarihi 2000 Mart-Nisan’dı. 99’ sonunda “Kırmızı”yı bitirdim. Sonra Mart’ta buraya geldim. Kar yağarken Erzurum’a otobüsle gelmiştim. Benim kahramanım da bana benziyordu. O da Erzurum otobüsüne bindi, Kars’a kar altında geldi.
    Şu gelişimiz 5. gelişim. Bir ihtiyaç oluyordu, zaman zaman geliyordum. Kendimi uzak hissediyordum. ilk gelişlerimde o zaman bir röportaj yapma niyetim de vardı. Roman yazdığımı da halktan sakladım, sonra söyledim. o zaman daha bir belgeselci gibi geliyordum. Elimde video makinaleri, fotoğraf makinaleri. Sokak sokak gezer dükkanları, insanlarla konuşurdum. Bir gazete için röportaj da yapıyordum gerçekten . Herkes bana dertlerini anlatırdı. Geldiğim günlerde Kars’ın televizyonuna çıktım. Oradaki insanlar dostane davrandılar. Aslında Kars şehri beni tanıdı. İşte, romancı Orhan Pamuk şehrimizde, birşeyler yapacak, ona yadımcı olalım...Burada bana herkes birazcık da dertlerini anlattı. Böylelikle hem ses kasetleri, hem video kasetleri, evde kocaman bir arşivim var. Bunların dökümlerini yaptım. Bunları da yayınlamayı düşünüyorum ayrıca. O malzemeyi kullanmak güven veriyor insana.
    Kullandığım şehrin ruhu, Kars’ın havası, kenarda kalmışlığı, yoksulluğu, kar yağınca oradaki şiirsel hava, buranın dertleri, ama benim kafamda da bir hikaye vardı. Mesele ikisini birleştirmekti yani ben tamamen şehre teslim olmadım ama hikayemde de havada kalmadı. İkisini eklemlendirmek benim için zevkle yaptığım, severek yaptığım birşeydi. Çünkü buraya her gelişimde, her ayrılışımda onu biliyorum, çok üzülüyordum. Burada daha kalmak istiyordum ama aynı zamanda buradaki kederden, dertlerden de çok eziliyordum, üzülüyordum. Öğle vakitleri otelime gidip uyurdum üzüntüden. Böyle bir depresyon gibi gelirdi. Ama uzak kalınca da bir daha gideyim derdim.
    Tanıma denilen şey, tabii ki sınırlı. Kendime göre tanıdım, bir roman dünyası yapmak için tanıdım. Ama birisinin derdini dinlemek, insanı tanımak değildir. Onu anlamak da değildir. Size anlattığı derdi nakledebilirim ben. Kitabım da bu soruları soruyor. Daha iyi konumda olanlar, nispeten mutlu olanlar, mutsuz olanları ya da zor durumda olanları (aşk acısı da olabilir, yoksulluk acısı da olabilir) ne kadar anlayabilir, ne kadar kendimizi bir başkasının yerine koyabiliriz? Bu sorunlar da, bunu da tartıştım kitapta. Temsiliyet sorununa getiriyor bizi. Kars hakkında İstanbul’da Nişantaşlı burjuva Orhan Pamuk roman yazıyorum, bir yandan da Kars’ı temsil etmiş oluyorum. Bir haksızlık var çünkü ben de onları belki temsil edemem. Ben dışarıdan gelmiş biriyim, kahramanlarım da öyle. Dışarıdan gelmiş biri olarak da sanki kahramanlarım gibi burayı yanlış görebilirim. Ve bunları da kitapta söyledim. Bunları dürüstçe söylemek ve tartışmak istedim.

    - Bir de Kars’a taşıdığınız bir takım şeyler var? Anahtar hususlar?
    Pamuk- Şimdi siyasal bir roman yazıyordum bir yanıyla, bir fantastik yanı da var, sürrealist yanı da var romanın. Bence edebiyat ve şiir üzerine de bir roman. Fakat siyasal yönünü yazarken bir noktadan sonra Kars’ı olduğu gibi temsil etmesi değil , Türkiye’yi temsil etmesi. Tarihine bakılırsa Kars, Türkiye’ye oranla, daha solda, daha sosyal demokrat. Solun zaman zaman çok güçlü olduğu bir şehir. Oysa ben biraz Türkiye’deki biraz siyasal İslamcı hareketi de anlatmak istiyordum.
    Karsta böyle bir hareket yok. Ama ben romanımda sanki böyle kuvvetli bir siyasal İslamcı hareket varmış, yüksek eğitim enstitüsüne türban taktıkları için, saç örtülerini çıkarmadıkları için alınmayan kızlar varmış, bunlar direniş yapıyormuş, vs. gibi olaylar anlattım. Karslılar haklı olarak buna itiraz edeceklerdir. Ama ben en sonunda onların hoşgörüsüne sığınıyourm ve bunu benim hayal gücüm olduğunu baştan söylüyorum. Ama romanın bütün Türkiye’yi temsil eebilmesi için bunu yapmam gerekiyordu ve tartışmak istediğim bazı yerlere girebilemem için buna cesaret edebilemem gerekiyordu. Burada şunu demiyorum: ben romancıyım, istediğimi uydururum, demiyorum. Çünkü romanın son derece Kars’a gerçekçi bir şekilde bağlı olduğunu, bağlı olmakta ısrar ettiği yanları da var.
    - Nasıl tepkiler alacak? Ne bekliyorsunuz?
    Pamuk- Her romancı, romanının bir defa edebi bir tepki almasını ister. İlk defa hayatımda siyasal roman yazıyorum. Bunun tehlikelerinden biraz canım sıkılıyor. Bunun siyasal olarak karşılanmasını istemem. Bir yanıyla da bir aşk romanı. Almanya’da çok yalnız kalmış bir Türk aydını mı diyelim, bir şairin kendisine bir sevgili bulma arzusu, bulması ve onu elde etmek için herşeye razı olması mı... Evet, siyasal bir yanı da var. Türkiye, ne yazık ki çok siyasi bir ülke, biraz mutsuzluklarımız da siyasetle bir. Hepimiz de siyasi ideallerimiz, inançlarımız konusunda çok hassasız. Hiç taviz vermiyoruz. Bu hassasiyetler kitapta insanları üzebilir diye düşünüyorum.
    Çeşit çeşit takımlar, görüşler, birbirleriye sürekli çatışan insanlar var ya o insanları içten ve içeriden görerek ve dürüst anlatmaya çalıştım. Siyasal İslamcıları ya da Kemalistleri, onları, ben kendi sesimi karıştırmadan onlar kendi mantıklarıyla görüşlerini bağırsınlar istedim. Kitapta belirli bir oranda çakıştırdım. Ben karışmadım yani. Ama tabii ki herkes kitapların bütünüyle kendi görüşünde olmasını istiyor. Nasıl Türkiye’nin bütünüyle kendi görüşlerinde olmasını istediği gibi. Benim hassasiyetim şu oldu: buradaki insani acıları görmeyip siyasi laflara, sloganlara bakacaklar. Onlar benim sloganlarım değil, Türkiye’deki insanların sloganları. Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir. Ama Türkiye’nin kitabımı siyasi olduğu için anlayamamasından da peşinen korktuğumu söyleyim.
    - Büyük bir ihtimalle bu da çevirilecek birçok dile?
    Pamuk- Kitaplarım çok sattığı için, ben de hükümete biraz eleştiri yaptığım için ilgi çekiyorum. Bir insani yanı var, bir de siyasi yanı olduğunu düşünüyorum. Bir de kapalı bir toplumuz. Kelimeyi bulamıyorum ama bir insnanın bu kadar okunması, bu kadar çok dile çevrilmesi, biraz insani öfkeler yaratıyor. Bütün bunları anlıyorum. Bütün bunlara hoşgörülüyüm demiyeceğim de bütün bunları hayatımın bir parçası olarak çoktan kabul etmiş durumdayım.
    Benim kitaplarım her zaman öfke çekti. En masal anlattığım zamanda, bana kalırsa “Benim Adım Kırmızı”da da öyle bir yanı var, öfke çekti. Bu da çekecektir çünkü günümüz Türkiye’sinden bahsediyorum ama ben şunun için de çok eleştirildim güya hep tarih yazıyor, şunu yazıyor, bunu yazıyor, günümüzden hiç bahsetimiyor, günümüz sorunlarından biraz bahsetsin, masal söylüyor diye çok eleştirildim. İşte size masal söylemiyorum. Türkiye’yi anlatıyorum ama onu sloganlarla anlatmıyorum. Türkiye’yi siyasetle kurtarmak isteyen insanların acılarıyla anlatmıyorum . Ve her bir tarafa da, hiç bir slogana bağlı kalmadan, sloganların arkasında insanlar olduğunu ve onların acı çektiğini göstermeye çalışıyorum. Gene kızacaklar belki ama ben romanlarımı yazmaya devam edeceğim.

    - Yabancılar, senin romanın aracılığıyla nasıl tanıyacaklar?
    Pamuk- Ne yazık ki şöyle bir konumum var. Bundan hoşnut olduğun sanılmasın. Dünyada Yaşar Kemal var, bir de ben varım; Türkiye’den kitapları okunan. Bazı yazarların böyle talihsizliği oluyor ve o zaman size sanki ülkeler, bizi temsil ediyorsun, bizi daha iyi anlat diyor. Bu biraz şuna benziyor: ben Kars’a 5-6 kere gittim geldim. Buradaki insanlara mikrofonumu tuttum. Hepsi bana hikayelerini anlattılar. Dertlerini anlattılar. Ama hepsi Kars’ın işsizliği, hayvancılığın bitmesi, kredilerin verilmemesi, kömür fiyatları, sınır kapısının kapalı olması... Bütün bunları anlattılar. Sonra hepsi bana, “Eee, Orhan Bey sen bizi dinledin, dinledin. Sen ne yazacaksın” diye sordular. Ben de dedim ki onlara “siz bana ne anlattıysanız ben de onları yazacağım. ” Onlar da bana kızdı “Haaaa, sakın anlatma onları, bizi iyi göster” dediler!. Ama siz bana bunları anlattınız!. Kitapta Kars’ı veya Türkiye’yi anlattım. Romancının işi burada (Stendhal’ın lafına geliyoruz) bir ayna tutmaktır. Ben buraya geldim, anlatacağım dedim. Anlatın bana dedim. Onları yazdım. Biliyorum onların bana anlatın diye dertlerini söyledikleri, dertleri yazdığım için de kızacaklar. Yazanın işi bu, hem bir ayna olmak, hem aynaya kızarız, hem de ayna olmasını isteriz. Böyle bir durum da var.
  • Kılıçdaroğlu’nun, “Bu bir hurafe kitabı,” dediği Burdurlu Abidin Karaaslan’ın 54 Farzlı Büyük ve Tam Namaz HocasıTürkçe Namaz Sureleri adlı kitabı gerçekten de hurafelerle, din dışı saçmalıklarla dolu bir kitap...
    Örneğin kitapta, “Yoksulluk Sebepleri” başlığı altında şunlar sıralanmıştır:"ışığı üfleyerek söndürmek”, “don ve şalvarı ayaktayken giymek”, "yoksul adamdan ekmek satın almak”, “âlimlerin önüne geçip yürümek”, “ayakta çiş etmek”, “eşik üstüne oturmak”, “yüzü nü eteği ile silmek”, “elini çamurla yıkamak”, “soğan ve sarımsağın kabuğunu yakmak ”, “ağaç çöpü ile diş karıştırmak ”, “aç iken soğan yemek”, “evde örümcek ağı bırakmak.”
  • Yani Atatürk tek başına, yokluk ve yoksulluk içinde, üstelik neredeyse tamamı yerli sermaye ile, aralarında AKP’nin de bulunduğu bütün Cumhuriyet hükümetlerinden daha fazla demiryolu yapmıştır. Hesap ortadadır!
  • “Sayın bayım,” diye başladı söze yine gösterişle,
    “yoksulluk ayıp değil, bu gerçek.
    Sarhoşluğun da hayırlı bir şey olmadığını biliyorum ve bu da doğru.
    Ama dilencilik sayın bayım, dilencilik ayıptır efendim.
    Yoksullukta doğuştan gelen duygularının soyluluğunu korur insan, dilencilikteyse asla ve kimse koruyamaz.
    Dilencilik edeni sopayla kovalamazlar bile,
    daha da incitici olsun diye süpürgeyle süpürürler insan cemiyetinden; hem de haklı olarak; çünkü dilencilikle önce ben kendi kendimi aşağılamaya hazırım.Sonra gelsin meyhane!”
    Dostoyevski
    Sayfa 26 - CAN