GENÇ DERGİ /ŞUBAT 2017/KANADI KIRIK KUŞ MERHAMET İSTER
İncitmemek… “Eğer sadakaları gizler ve gizlice fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 217)
İncitmemek, incinmemek zarafetin dengesi. Bunun şahidi “Sadaka Taşları.”
Bir buçuk iki metrelik mermerler, üstte çanağa benzer bir oyuk, bırakılan paralar.
Hepimizin yüzümüzü çevirdiğimiz yönleri var. Kıblemiz var, secdemiz var, kalbimiz ve onun niyetleri var. Amma Müslümanın yüzü güleç, nazarı muhabbetli, kalbi haddeden geçmiş güzelliklerin pazarı olmalı. Kelamı da naif… Hani Rabbimin bir kulu diyor ya: “Gül alırlar gül satarlar gülü gül ile tartarlar, çarşı pazarı güldür gül” bu kabilden.

Gecenin sessizliğinde, setrinde, bir el uzanır, ihtiyacı olanı alır, kalanı bırakır. Sonra bir başka el daha. Edep hayattadır.
Bir mısra düşer gönülden dile, “Kar beyaz sütunların tepeleri oyuktu / Alanı gayet az vereni oldukça çoktu.”
Kanadı kırık kuş madem merhamet ister. Kanadı kırık kuşların hastanesine çevirdim yüzümü… Gurabahane-i Laklakan.
“Bilmem Bursa’yı gezerken gördünüz mü? Haffaflar Çarşısı’nın ortasında bir meydan var. Bu meydan malul hayvanların düşkünler yurdudur. Kanadı bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar halkın sadakasıyla yaşarlar” diye anlatır Ahmet Haşim Gurabahane-i Laklakan’ı. Leyleklerin ve tüm göçmen kuşların bakımları yapılmış burada. (Bursa’da Kayhan Mahallesi’nde bulunan bu hastanenin asıl binası bakımsızlıktan yıkılsa da hastane başka bir mekânda yeniden hayat bulacak inşallah).
Kanadı kırık kuş merhamet istermiş…
Rüzgârdan korunmuş, güneşe durmuş, onların naif bedenlerini koruyan kollayan ecdâd yadigârı kuş evlerine verdim nazarlarımı. Yaratılmış her şeyi severdik, küçücük bedenleri fırtına yağmur görmesin, yuvasız kalmasınlar diye yapmıştık onları. Karıncalar için yol değiştiren Hz. Süleyman’ın nefesini taşırız. Kendimizce nakıs ama aziz bir kuşdilimiz vardır bizim, konuşuruz. Bu zamanlarda diriliriz. Ayazma Camii’ne yolumuz düşer, Cihangir’de dinleniriz. Yüzyılımızın kalabalığına karışır, modern esaretin sancısını çekerken merhamet esintisiyle serinleriz Taksim Maksemi’nde.
Adımlarım iz sürerken Karacaahmet’te, Süleymaniye’de buldum. Satırların altınını çizdim. Her demde her köşeden altından inanç çıktı. İslamiyet’in ruhu, emri Müslümanın hayatı olmuştu. Bir ömre bir ebediyet sığdırma niyetiyle yola çıkanlara dalgalanmış coşmuş Rabbimizin merhameti. Padişahlar, sadrazamlar, kimler kimler… Konargöçerler bile bir ömre ebediyet sığsın diye neleri var neleri yoksa sermiş gitmişler, ahiretleri için. Allah için.
Hepimizin yüzümüzü çevirdiğimiz yönleri var. Kıblemiz var, secdemiz var, kalbimiz ve onun niyetleri var.

“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için neyi takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir.” (Bakara, 110)
Gül alıp gül satmak mümkün olsa da öyle çarşı pazarı gül olan şehirler maziler bulmak pek mümkün olmasa da genetik şifremizde bu şehirlerin bu mazilerin şahidi ruhların izi sırrı var. Çünkü bu sırrın emniyeti sağlanmış. ”Nerden biliyorsun?” diyenlere kendimce cevabım hazır. Allah rızasını arayan ve rızada sabitkadem olmak isteyen hatta neslinin de garantisini isteyen bir ceddin duasıyız. Bu duanın cevabını biliyorlardı ki bu mânâda hizmet ettiler yol açtılar.
“Allah rızasını aramak, kendilerini veya kendilerinden bir kısmını Allah yolunda sabit kılmak için mallarını Allah yolunda harcayanların hali ise, bir tepedeki bahçenin haline benzer ki, ona kuvvetli bir sağanak düşmüş de yemişlerini iki kat vermiştir. Böyle bir bahçeye yağmur düşmese bile mutlaka bir çisenti vardır. Allah yaptıklarınızı görür.” (Bakara, 265)
Işıkla başlayıp yine ışıkla sona eren 12 saatlik bir Müslüman saatinde bu niyet, bu dua, bu gayret vardır. Ve bu niyetin, gayretin ruhuna cevap veren bir Allah vardır.
Allah rızası önce insana hizmette aranmıştır.

Melis Esim, bir alıntı ekledi.
11 Eki 00:06 · Kitabı okuyor

Bir parantez vakt-i ömrüm. Ölüm nokta doğum nokta. İsmimden sual edilse, bilin beni üç nokta.

Yol Hali, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 11)Yol Hali, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 11)
Melis Esim, bir alıntı ekledi.
11 Eki 00:04 · Kitabı okuyor

Umduğum kadar büyük değilmiş, dünya nokta ben nokta.

Yol Hali, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 11)Yol Hali, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 11)

Uzunca yazmak isteği hep vardır bende. Uzun bir şiir yazmak, uzun öyküler, uzun bir roman. Kalemi elime aldığımda donakalırım hep, nereye varamayacağını bilemeyen sahipsiz çocuklar gibi düşer kalırım. İçimde biriken onca kelimeyi dökemem satırlara. Güzel kitaplar okurum sonra; içimi bir kıskançlık kaplar hep nasıl yazmış bunu derim kendi kendime. Ne yaşamış ki kaleme dökebilmiş bu satırları. Yaşamak kolay anlatmak zor gelmiştir bana daima. İyi bir dinleyici olabilmişimdir ama iyi bir anlatıcı olamadığımı fark etmek içimdeki sevgiyle beraber kıskançlığı da arttırmıştır. İmrenirim o nedenle güzel şiirlere, romanlara, öykülere. İçimdeki çocuksu kıskançlığın en çok ortaya çıktığı yerdir tam da burası. Üreten insanları sevdiğim kadar kıskanırım da. Bazen de “Ben bunu düşünmüştüm ama bu kadar güzel ifade edemezdim.” dediğim satırlarla karşılaşınca içimdeki kıskançlığı sormayın gitsin. Şule Gürbüz ile her buluşmam da bu duygu dile gelir içimde. "Nereden buldun bunca kelimeyi?" diyerek hayıflanırım. Bir insan, bir kitaba "Öyle miymiş" gibi masalsı bir kelimeyi nereden bulup koyar değil mi? Okudukça kendi içime yolculuk ettiğim her satırını altını çizme isteği uyandıran bambaşka bir masal Öyle miymiş?

Bugün Aslında Dündü filminde bir hava durumu spikeri Phil Connors’ı Tom Hanks oynar. Pennsylvania'daki Punxsutawney kasabasına geleneksel Groundhog Day şenliklerini görüntülemek için gönderilir. Bu sıkıcı görev canını sıksa da bir gün süreyle orada kalacak ve geri dönecek olması nedeniyle mutludur. Fakat aksilik ya dönemez ve her gün uyandığında aynı güne uyanmak gibi absürt bir durumla karşı karşıya kalır. Hep aynı güne uyanmanın kabusuyla, aynı olayları tekrar tekrar yaşamaktadır. Bir gün girdiği meyhanedeki yaşlı amcayla sohbet ederken ona bu sırrından bahseder: “Biliyor musun ben bir yıldır her gün aynı güne uyanmaktayım.” Der. Yaşlı amca da ona dönerek der ki: "Seninki bir şey mi ben otuz yıldır aynı güne uyanıyorum.” Bu inanılmaz güzellikte sahneyi izledikçe modern hayatın içinde kaybolmuş bizlerin, her yeni güne sıradan, monoton bir hayata uyandığımız gerçeği acımasız bir şekilde yüzümüze çarpar film. Öyle miymiş? diyerek hayata hayret gözleriyle bakan bir kadının gözlerinden hayatı sorgularken, oturduğum yerden kendimi anlatabilecek en güzel sahne otuz yıl boyunca aynı güne uyanan amcanın hissiyle aynı oldu kendimde. Etrafımdaki çiçeklere, böceklere, otlara, insanlara odaklanmadan günlük telaşımın içerisinde kayboluşuma bir ilaç gibi geldi Şule Gürbüz’ün kitabı. Şaşkın olmanın, hayret edebilmenin güzelliğini duyumsadım her bir satırda.
"Kat kat evlerin, şehir dehlizlerinin üstünde gezdim toprak diye. Kulağımı yapıştırdım yere, çoğu kez taşlara arkasından baktım, dağlara yarılan yerlerinden, sulara köpürdüğü yerden, insana delirdiği yerden. Az bir akılla gönül köpürtmek, az bir duyuşla kulak kesilmek, küçük bir adımla yürüyüp geçmek yokmuş anladım." Derken nasıl bir hisse sahip olunacağını yürüyerek anlamaya çalıştım. Kitaptan altını karalayarak çizdiğim her bir satırı dönüp tekrardan zihnimde yaşadım; kendimi yokladım, hissizliği, duygusuzluğumu, iç karartan şehir hayatının benden götürdüklerini hatırlamaya çalıştım ne zormuş meğer insanın içine dönebilmesi dedim, uğraştığım meslek insanları içe dönmesine yardımcı olmakken oysa.
Hayata yeniden bakabilmek, doğduğu her güne mutlu bir zihinle uyanabilme isteğiyle okudum kitabi. Biliyorum ki hangi güne uyandığım ruh hali bilincime o ruh haliyle ilgili anıları getirecektir. Huzurla uyanınca, çocukluğumun süt kokan, mısır ekmeği kokan sabahlarını anımsadım. Yüzüme serpilen tebessümle yine aldım kitabı elime.
“Ne güzeldir unutulmak ve kendini unutmak. Ne güzeldir kendini sevmek için değil görüp duyduklarınla hatırlamak. Mor salkımlar, bal çiçekleri, taş yosunları, kertenkeleler ile bir dili konuşmak. Ne güzeldir suçsuzken ağlamak, yol görmeden yürümek, uçup gitmiş ipek böceği kozalarını biriktirmek, ipeğe ve kaynamaya inanmamak, mercanköşk dalına yaslanarak ama eğmeden yaşamak.” Ne güzelmiş gerçekten dedim. Kokladığım peygamber çiçekleri, sonbaharda, ilk baharı anımsatarak açan çiğdemlerin kokusu burnumun direğini sızlattı yine de ne güzelmiş dedim, Ne güzel dedim Şule Gürbüz okumak. Düşülen her satıra anlam yüklemek.
'' Elimde ölü canlarla bahar geldi. Kiraz çiçeklerini gördüm. Halsizce de olsa çiçekten koparım dibini derinden derine kokladım. ve bu koku ve çiçeğin çok narin dokusu beni anlayamadığım daha doğrusu artık anlatamayacağım şekilde şiddetle ağlattı. “
Öyle miymiş dedim hayat, gerçekten öyle miymiş?

DESTİNA ÖYKÜ, Son Bakışta Aşk'ı inceledi.
06 Eki 21:20 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 9/10 puan

Walter Benjamin, 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden, iki savaş arasında yazmış olduğu yazılarının toplanarak bir araya getirilmesi sonucu oluşan kendine has özelliklerini içerisinde barındıran yazılarında "Ben" sözcüğünü kullanmamayı bir yararlılık olarak gören yazarın dünyasını bütün yönleriyle gözler önüne seriyor.

"Son Bakışta Aşk" kitabı büyük bir kültür adamının düş kırıklıkları ve hüzünle dolu öyküsü, hayatı edebiyat dünyası hakkında görüşleri, onu en çok etkileyen hikaye, roman, şiir yazan sevdiği yazarlara ait yazıları ile de başlı başına kendine ait edebi eleştiri özelliğini okuyucusuna yardımcı olacak, bir yol gösterici rehber niteliğinde eser.

Toplumun sık yapraklı gölgeliğinin altında sağ kalmaya çabalayan bu ruh hali ile yazan yazarın iç dünyasının çağrısına duyarsız kalamayacaksınız.

*Gonca*, Sinan'ın Sanatı ve Selimiye'yi inceledi.
 05 Eki 23:25 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Mimar ve sanat tarihçisi, değerlim Doğan Kuban Hocam, Selimiye üzerine çalışırken eseri doğru ve en yalın hali ile tahlil edebilmek, Sinan'ı anlamak, neyi iletmek istediğini görebilmek ve hatta mimarlık öğrenebilmek için külliyeye bağlı medresede yatıp kalktığını, caminin eteğinde 9 ay yaşadığını anlatır. Sinan'ın yaşamı, mimarlık anlayışı ve Osmanlı mimarisi üzerinden çıktığı yol Selimiye'de son bulur. Sonuç olarak, ortaya çok değerli bu eseri çıkarır. Özellikle görsellerle desteklenen eser, mimarlık ve sanat tarihi meraklılarının kütüphanesinde baş köşeye konulmalı.

Yazın ortalarında bir çay bahçesinde çalışıyordum, saat 02:40 civarında falan işten çıktım. Mekân evim yakındı zaten, yürüyerek gidiyordum. Yolda banklarda adamın birisini gördüm, oturuyordu birkaç şey yazıyordu. Merak edip yanına gittim, şarapçıydı bu abi, 50lerinde falandı. İçiyor, ağlıyor, yazıyordu. Selam verip oturdum yanına, konuşmuyordu ve sessizliği ürkütücüydü, benimse hoşuma gitmişti. Böyle yarım saat, bir saat falan sessizce oturduk, sonra abi kâğıda birkaç şey yazdı ve bana uzattı.
‘’Elli sene konuştum, duymadılar…
Elli sene nefes aldım, boğazımı sıktılar…
Elli sene kitap okudum, sayfalarımı yırttılar…
Elli sene şiir yazdım, kalemimi çaldılar…
Elli sene sevmeyi denedim, kalbimi kırdılar…
Sussam, duyabilir misin beni genç adam?
Duyacaksan, avazımız çıktığı kadar susalım…’’
Başımı salladım, yazmaya başladı.
‘’Bak evlat bu şaraptır, aşkın içeceği olarak söylerler. Bana göre şarap güçlü kadını temsil eder, asildir bir kere. Her alkolün adabı, yeri ve masası ayrıdır ama şarap bir başkadır. Kadınını temsil eder işte, kadının ne kadar gelmediyse işte o kadar içersin bu illeti…
Bak sen içme, beni feyz al, sakın alkole dadanma genç adam, hiçbir halta faydası yok bu meretin. Unutmak için içiyorlarmış ya yalan, ben 30 senedir içiyorum hala unutamadım, unutmam da zaten. Unutmak için yaşamadım ben o hisleri, o acıyı unutmak için çekmedim. Acı güzeldir bak, olgunlaştırır derler, derler de beni öldürdü onu ne yapacağız? ‘’
Benden soru veya cevap bekler gibi duraksadı, kâğıt uzattı ardından ve yazmamı istedi, yazdım.
‘’İçene neden içtiğini sorar insanlar, bunun hiçbir halta manası yok. Sen kimin yüzünden içiyorsun, kim yaktı canını? İyi yakmışlar canını belli, yaralarını saklasan da gözüküyor. Merak etme iyi saklıyorsun, yarası yüreğinde olmayan anlamaz senin derdini. Bende de var birkaç kesik, sakladım sen gibi…’’
‘’Gözlerin keskin genç adam, sende insanları acısından tanıyorsun, senin de canını iyi yakmışlar…
Ancak ben yakında göçer giderim bu dünyadan. Sen, sen daha kaç sene yanacaksın bakalım bu dünya denen cehennemde. Evet, doğruyu söylüyorsun. Kimse canını yakanı sormaz, canının yandığını öğrenirler öğüt verirler aklı sıra. Salla, unut geveleyip dururlar, ağızları susmaz bunların. Tek kuralın olsun bu hayatta, uzak dur onlardan. Bunlar insan, canını her şekilde yakarlar ve giderler. Benim için insanlar ikiye ayrılır evlat; gidenler ve giderken yanında seni de götürenler. Ben giderken yanında götürenlerden oldum. Ama o gelemedi, toprağın altına girdi’’ On on beş saniye falan sürdü yutkunması ve ceketinin boyun kısmını açıp şah damarının altındaki dövmesini gösterdi. FİRUZE yazıyordu.
‘’O, bana benden daha yakındı. Gençken, içip evimin yolunu unuturdum evlat, onu unutamazdım. Bak mesela gülüşü çok güzeldi, unutulacak bir şey değildi, inci gibi dişleri vardı, sokakta cıvıl cıvıl oynayan çocukların mutluluk gülümsemesi gibiydi onunki. Bir saçları vardı ki sorma, kızıllığını çöl kumlarından, dalgalarını ise ta pasifikten almış gibiydi. Hele bir sallayışı vardı bir görsen, yıldızları izlemek yerine onu izlerdim. Gençliğimdi o benim, çocukluğum, benliğimdi…’’
Sustu, şarabından biraz içti ve bir sigara yaktı.
‘’Evlat Firuze’nin babası itin tekiydi, serseri aşağılık bir herifti. Firuze’nin 3 kız kardeşi daha vardı, anneleri seneler önce vefat etmişti ve en küçük olan kızına sapık sapık davranıp duruyordu. Birkaç kez öldüresiye dövdüm, uzak dur onlardan diye. Bir ay geçmeden devam etmiş ve tehdit etmiş kızları, söylerseniz sizi öldürürüm diye. İşkence falan etmiş, Firuze’ye evlenme teklifi edecektim. Yüzük falan aldım para toparlayıp, kardeşleriyle beraber yanıma alacaktım onu.’’
Duraksadı, sigara üstüne sigara yaktı şarabını içti ve bu sefer yazmadı. Gözleri, gözleri şelale gibiydi o an anladım ne olduğunu, fark etti ama belli etmedi anlatmaya devam etti.
‘’Söyledim. ‘’Firuze yarın ikindi vakti Galata’da buluşalım mı?’’ diye, ‘’tamam’’ dedi. Ben birkaç parça gül almıştım gittim, orada bekledim. Gelmedi. Akşam okundu, gelmedi. Yatsı okundu, gelmedi. Evine gittiğimde ışık falan yanmıyordu, kimse yoktu. Komşulara sordum, babası olacak herif diğer kardeşlerini almış gitmiş. Evden kokular gelmeye başladı, kapıyı kırıp girdim. Orda sallanan cesedini gördüm Firuze’nin. Çöktüm, ayaklarına sarılıp ağladım, saatlerce ağladım. Bir mektup gördüm ayağının altında. Üstünde Necdet’e yazıyordu, açtım okumaya başladım.’’
‘’Necdet’im, güzel kalpli adam: Sen bu satırları okurken bana bağıracaksın, kızacaksın ama bir dinle beni. Dayanamadım, o herifin kardeşlerime saldırmasına engel oluyordum. Onları bıraktı, bana saldırmaya başladı. Her gün tecavüz ediyordu, sana söyleyemedim Necdet’im. Diyemedim sana. Canımı yaktı her gün, kardeşlerimden uzak tuttum en azından onu. Bana kızma gittiğim için, gücüm kalmadı. Senden tek bir isteğim var Necdet’im, kardeşlerime sahip çık. O herifin ellerinde bırakma onları, yalvarırım onları bul ve kurtar o şerefsizin ellerinden…
Firuze’n
İkinci paketi açtı, onu bitirdi. Sonra sarma cigaralarını çıkardı, onlardan da birkaç dal içti. Devam etti.
‘’Buldum kardeşlerini, o yaratığı dövdüm. Yumruk atmaktan elim kanayıncaya kadar dövdüm, hastaneye kaldırdılar. İyileşti tekrar dövdüm, yaşayacak hali kalmayıncaya kadar dövdüm. İşkence ettim, sonra acımaya başladım o şerefsize. Bıraktım, bu tarz yaratıklara nefes almak bile haram, şimdiki aklım olsa o cinsel uzuvundan asardım onu. Polis molis umurumda olmazdı. Kardeşlerini okuttum, lise, üniversite. Hepsi mezun oldu, başka şehirlerde yaşıyorlar. Evlatlarına ablasının ve benim adımı koyacaklarını söylediler, hiç erkek evlatları olmadı. Firuze koydular çocuklarının adlarını. Mirasımı üçüne eşit dağıttım. Biraz şarap parası, cigara parası bide yol param kaldı. Definim Firuze’nin mezarının yanına yapılacak, hayatta kavuşamadık bari ölünce kavuşalım cehennemde.’’
Bana son sözleri aklımdan çıkmıyor…
‘’Evlat, sen, sen ol aşkından vazgeçme, eğer seviyorsan sonuna kadar git. Ucunda ölüm olsa bile git. Sevgiyle ölmek, inan bana sevgisiz bir hayat sürmekten daha iyi. Sevmediğin biriyle sakın dalga geçme, kalp kırmak büyük bir şerefsizliktir. Narince sev seveceksen, kendinden bile koru onu. Sana diyeceklerim bu kadar evlat. Yolun açık olsun. Sev ne olursa olsun sev ve sevmeye devam et.’’
Saat 06:05’ti gittim. Muhtemelen Necdet abi o gün gözlerini sonsuza dek kapadı. Firuze ablanın mezarının yanına gömülmüştür. Sen gülemedin muhtemelen ihtiyar, cesedin gülsün…

Mehmet Admış, Bir Facianın Hikayesi'ni inceledi.
 03 Eki 00:11 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bir Facianın Hikayesi; nedir bu facia? Bir devletin çöküşü.. Altı asır cihana hükmetmiş bir devletin... İsterseniz baştan başlayalım..

Cemil Meriç okumaya karar vermiştim birkaç sene önce. Ne hikmettir ki, birçok yazar gibi bu güzide yazarımızı da okumayı erteleyip duruyordum. Bir hafta önce, “Artık yeter. Cemil Meriç okuma zamanı geldi.” diye söylendim. Ama kötü bir huyum da var ki, başladığım bir yazarın tüm kitaplarını okumak! Bunun için de araştırma yapmam gerekiyor. “Kaç adet eseri var?”, “Basım yılına göre sırası nedir bu eserlerin?” gibi soruları araştırıyor ve bu doğrultuda bir sıralama yapıyordum. Toplamda 13 adet eseri bulunan Meriç’in 12 adet eseri İletişim Yayınları tarafından “Bütün Eserleri” adı altında basımı yapılmaktadır. Yalnız, ‘Bir Facianın Hikayesi’ yok. Niyeyse artık basımı yapılmamaktadır. İkinci El satış yapan birkaç sahafa göz attım internet üzerinden ve kitabın pahası ağır geldi. E malum, öğrencilik hali. Alacak kadar pahamız yok! Son çare: e-pub olarak okumak. Hiç de sevmem e-pub okumayı ya, neyse. (Buraya indirdiğim sitenin linkini bırakacaktım ama siteyi bulamıyorum. Gerçi, isteyen her türlü bulur.) Kitabı indirdim ve Cemil Meriç okumaya bir giriş olsun bu kitap, diye düşündüm. Bakalım neler olmuş?

Sıkılmaktan bile sıkıldığım ve yanıma kitap almadığım için pişman olduğum bir tramvay yolculuğu sırasında kitabı indirmiştim. İlk orada okumaya başladım kitabı. (Not: sakın böyle bir hata yapmayın. Toplu taşıma araçlarında Cemil Meriç okunamaz!) Sağolsun kitabın dili o kadar hafif ki, bilmediğim kelimeleri netten araştırıncaya kadar bir de baktım ki, arpa boyu yol gitmişim ancak. Normalde o yarım saatlik yolculukta minimum 30-50 sayfa arasında bir sayfa okuma hızım, üç sayfayı ancak bulabilmişti. Aslında yine çok! Neyse ki bazı Osmanlıca terimlere aşinayım da, hepsini aratma mecburiyetinde kalmadım. Yoksa maksimum yarım sayfa ya okurdum, ya okuyamazdım. İşte Meriç Üstad ile merhabalaşmamızın hikayesi.

Esas konumuza girecek olursak; kitap hangi faciadan bahsediyor? Eğer bu yazıyı Meriç Üstad yazıyor olsaydı; “Kelimeleri tarif etmeden girişilecek her tartışma kısır kalmağa mahkûm.” deyip, ‘Facia’ kelimesinin tahlilini yapmaya başlardı. Neyse ki ben Cemil Meriç değilim. Başta da dediğimiz gibi, bu kitabın esas konusu “Altı asır cihana hükmetmiş bir devletin çöküşü faciası”nın anlatımıdır. Paragrafın başında söylediğim söze kitaptan örnek vermek gerekirse, Osmanlı’nın son devrinde, yani çöküş zamanında bolca haykırılan “İhtilâl” kelimesini anlatmak için 70 sayfalık bir kelime kökenini anlatmış. Okuduğum e-pub’ın 118 sayfa olduğunu da göz önünde bulundurursak eğer, Meriç Üstad’ın kelimeyi tarif etmek için giriştiği zahmeti anlayabilirsiniz. ‘İhtilâl’ kelimesini tanımlamak için ayırdığı ilk 70 sayfada Meriç Üstad, “Anarşi, Anarşizm, Terörizm, Kolektivist Anarşi” gibi kelimeleri nitelendiriyor. Dedim ya, çok fazla yabancı(!) kelime var. Bu yabancı kelimelerin yanı sıra, yukarıda verdiğimiz kelimelerle ilgili yaptığı araştırmada ismi geçen yazar, filozof ve devlet adamları da cabası. 70 sayfanın nihayetinde konuyu ‘İhtilâl’e bağlayıp, Meriç Üstad esas konuya geçiyor. Bunu dedim diye ilk 70 sayfanın gereksiz olduğu kanısına kapılmayın sakın ha! Zira bu kısımda çoğunu sağda solda bulamayacağınız, ismini dahi duymamış olduğunuz onlarca eser ve filozof tanıyacaksınız. Anarşi, anarşizm ve terörizm kavramlarını veya ideolojileri öğrenmek cabası.

70 sayfalık bu (bana göre sıkıcı ama önemli) dersten sonra dediğimiz facia hikayesine giriyor Meriç Üstad. Osmanlı ve Avrupa’nın müthiş dönem tahlillerini, Avrupa’nın nasıl yükselip, Osmanlı’nın nasıl çöküşe sürüklendiğini, nerede ne gibi hatalar yaptığını, aslında ne yapmış olmaları gerektiğini çok çarpıcı bir dille ifade eder. Abdulaziz kimdi, II. Mahmud’un hatası neydi, Abdülhamid kimdir? sorularının cevapları var. Eserin sonunda verdiği “Ali Paşa’nın Vasiyetnamesi” ise, her politika ve siyaset ile ilgilenenlerin kesinlikle okuması gereken bir yazı/vasiyetnamedir. Bu vasiyetnamede Ali Paşa, vefatından sonra izlenilmesi gereken yolların ne olduğunu padişaha bırakır.

Ayrıca kitabı okuduğunuzda, hazin bir şekilde fark edeceksiniz ki bu facia günümüzde de yaşanmaktadır. Hala aynı hatalar yapılmakta ve bu hatalar için gerekli önlemler alınmamaktadır. Oysa ki günümüzde hükmetme yetisini elinde bulunduran her birey bu kitabı okumuş olsaydı, bugün aynı hataları yapmazdık. Kitabı okuduktan sonra içinizi, “Osmanlı’nın başına gelen facianın, Türkiye Cumhuriyeti başına gelmesi an meselesidir.” hissi ve korkusu kaplamaktadır. Kim bilir, belki de bizim de çöküşümüz yakındır. Ya da bu gibi güzide eserleri edinip okuyarak bu facia, bir nebze engellenebilir. Ne dersiniz?

“Tarih, gerçekten tekerrürden mi ibarettir?” yoksa “Tarih, ders alınmak için midir?”

Ben ne diyorum biliyor musunuz?

“Geldiği yeri bilmeyen, varacağı yeri de bilemez!”

Esra Topu, bir alıntı ekledi.
30 Eyl 21:42

Kırılmak ama dağılmamak, yaralanmak ama ölmemek, bilmek ama görememek, görmek ama gidememek, seçmek ama hesaba katamamak...


Yol Hali

Yol Hali, Nazan BekiroğluYol Hali, Nazan Bekiroğlu
Peace, bir alıntı ekledi.
29 Eyl 00:34 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Büyüklenmeci Olmayan Bir Özgüvenin Sahibi Olarak Said Nursi..

“Bir kaç defa ziyaretine gittik. Fakat hiç konuşmuyordu. Yatağı bir tahta ranzada idi.
Duvara asılı bir torbada Kuran-ıKerim vardı.
Başka bir kitap görünmüyordu. İlk gidişte bize çay yaptı ve verdi. Amma, kederli duruyor ve konuşmuyordu.“Nasıl yapalım da konuşturalım, bir mesele soralım. Peygamberimiz Mi’rac’a ruhen mi, yoksa bedenen mi gitti, diyesoralım” dedik. Böylece konuşturmayı umuyorduk. Yine bize çay verdi. Imam efendi sordu:“Efendim ulema farklı söylüyor. Acaba Mi’rac bedenen mi, ruhen mi?” deyince, Üstad sağa sola baktı. Ve bana:“Hafız, yazın var mı?”Ben:“Güzel yazarım efendim”“Öyleyse al şu defteri” dedi ve başladı söylemeye. İşte ilk defa Mirac Bahsi böyle yazıldı. Tek sayfa olarak tam otuzbeş sayfa yazmışım. Üstad da yazdıklarıma baktı.
“Yazın güzelmiş” dedi. “Sen bana lâzımsın. Amma ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol.”Ben de “Efendim, ben de tirkakiyim. Sigara içmeden yapamam. Ne yapacağız?” dedim.Üstad, “O zaman, Besa (arnavut yemini) yapalım.Ben kızınca, sen birşeyler deme. Sen kızınca, gidip sinekleridağıtırsın” dedi.
SAİD NURSİ asabî bir insandır. Geçinilmesi zordur. Bakışlarından sertlik akar. Büyük bir ciddiyetin içine gömülmüş yüzü, aynı zamanda hayatın çeşit çeşit acılarının içinden geçmiş bir insanın yüzüdür. Kat kat açılan bir bohça gibi,
duygularında ki her elem, keder acı örtüsü kaldırıldığında, altından bir başka yenisi çıkmaya her an hazır dertlerle hemhal olmuş bir insanın yüzüdür. Bakışlarındaki sertlik ondan akıp size geldiğinde ise, derin bir şefkate, merhamete dönüşür. Dolu tanelerinin size gelene kadar eriyip buhara dönüşmesi gibi. Sert kayaların ortasından fışkıran bitkilerin yumuşaklığı kadar insana güven verenbir kişilik fışkırır bu sertlikten.Said Nursî gergin bir insandır. Kimi zaman huzursuz bir insandır.
Bazen merdümgirizlik hastalığına yakalandığını
söyler. “Eskiden beri o hastalığın esası bende vardı ki; ona merdümgirizlik yani insanlardan çekinmek, temasetmemek, temastan müteessir olmak”şeklinde açıklar bunu. İnsanlardan kaçar.
Yalnız kalır günlerce. Hayatınınçeşitli dönemlerinde melankolik ruh hallerine girer.
Ruhunun sosyal hayatın gerekliliklerini kaldıramadığını söyler.Said Nursî asabî bir insandır, ancak onun asabiyetinin bir çekiciliği vardır. Sert bakışları onun dünyasına girmeye vesile bir kapı olur. Sizi içsel dünyasına buyur eder.Onun sertliği savrulup gidebileceğimiz dünyada bize derin bir güven duygusu aşılar.
Kişiliğinin asabiyeti asla bir huzursuzluk ve tedirginlik uyandırmaz insanda. Aksine zamanımızın fırtınalarına karşı güvenlikli bir sığınak olur.
Bir psikiyatrist olarak bana onun kişiliğini incelemeyi cazip kılan yönü, başka asabî insanların aksine, asabiyetindekiçekiciliktir. Asabiyet âdeta ona yakışır. Bazı elbiselerin bazı insanlara yakışması gibidir bu. Üzerinde iğreti durmaz.Onun kişiliğinin asabiyeti onun hayatının aslında biricik malzemesi olur. Asabiyeti ve gerginliği, onunla uğraşanlarakarşı bir silaha dönüşür.Kendisini seven insanlara karşı ise fırtınalı sosyal hayatta bir sığınağa.Said Nursî’de insanı böylesine çeken ne var? Onun kitaplarını neden tekrar tekrar okumak istiyorum?Onun kitapları insan ruhunu nasıl bu kadar yatıştırabiliyor?
Gençken her aşık olduğumda gider, 17. sözün son kısımlarını okurdum.Kendimi değersiz hissedersem, her nereyi okursam okuyayım, mutlaka teselli eden cümleler bulurdum.
Ölüm korkum haşir risalesi, cennet bahsi, ruhun bekası bahisleri ile sükun bulmuştu.Hastalar risalesi ile hastalıklar dahi sevimli görünmeye başladı gözüme. İhtiyarlar Leması ateşli gençlik günlerimin sıkıntılarını serinleten bir gölge gibi beni altında taşıdı. Risaleleri yazan kişi asabi olsa da, Risalelerde ne bir asabiyet vardı ne bir huzursuzluk. Hep huzur akıyordu. Bir yandan insanın nefsine ve narsistleşmiş benliğine ciddi yüzleştirmeler yaşatmayı ihmal etmeden, öte
yandan insanın ruhunu ve kalbini meleklerin yumuşaklığı ile donatıyordu.Bunların bir sırrı olmalıydı.Bunların bazı sırlarını buldum sonra.Onun kişiliğinde düğümleniyordu sırlar.
Abdülkadir Badıllı’ının Mufassal Tarihçe-i Hayatının ikinci cildini okurken, en başa alıntılandırdığım Şamlı Hafız Tevfik’in hatırasını okuyunca, bir yıldır onun psikobiyografisi ile ilgili bir kitap çalışmasına yönelik kişilik yapısının
özelliklerinin izini sürerken, önemli bir ipucu karşıma çıkıverdi.Talebe adayına “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebiliyordu. Sonra Barla Lahikası’nda “sekizsene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeden, hiçbir menfaat-ı maddî mukabilindeolmayarak, kendi işini bırakıp, kemal-i sadakatla lillah için hizmet iile karşılaştım.Said Nursî asabî, hiddetli, geçinilmesi zor bir insan olduğunu kabul ediyordu. Bunu yazmaktan, söylemekten
çekinmiyordu. Bunu bir meydan okuma tarzında da yapmıyordu.Eğer kişiliği asabî bir insandan huzur akıyorsaburada derin bir şey aramalıydım.
Son psikiyatrik çalışmalar insanın doğduğu andan itibaren belirli kişilik özellikleri ile doğduğu, çevre koşulları ile bunların ifrat veya tefrite doğru kaydığı yönündedir. Ikiz çocuklarda yapılan gözlemlerde bir çocuğun sakin, diğerinin
daha hareketli olması bu yönde manidar bir bulgudur.Said Nursî’nin de çocukluğundaki davranış örüntülerine baktığımda, aynı şekilde asabî, hareketli, laf söz
dinleyemeyen bir çocukluğu olduğunu görüyorum. Bu örüntü bazı yumuşamalar göstermesi ile birlikte tüm yaşamıboyunca devam etmiş, ancak hiddetli davranışlarını kontrol etme yönünde daha muvafık olmuştur.
Said Nursî’nin bir talebesine “Ben asabiyim, herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebilmesi ciddi bir özgüven işaretidir. Bu özgüven ise onun kendi kişiliği ve varoluşu ile uyum içinde olduğunu, benliğinin varoluşuna karşıbüyüklenmeci, narsistik bir tutum takınmadığının ipuçlarını verir bize.
Kişinin kendini varolduğu haliyle kabul edememesi, kendi varoluşuna karşı bir hınç duymasına yol açar. Kişinin insanî zayıflıklarını ve yetersizliklerini reddedetmesi, onun benliğinin büyüklenmeci bir tutum alması ile ilgilidir.Kişinin kendi varoluşuna olan düşmanlık dolu nefreti, olması gerektiğine inandığı kişilik ile olduğu şey arasındaki tutarsızlıktan kaynaklanır.İşte burada Said Nursî’nin farkı açığa çıkar. Onun asabiyetinin nasıl olupta bizlere hayatla, varoluşla ilgili derinlik,ıçtenlik, sukûnet olarak dönüştüğünü açıklar.Said Nursî, kendisinin olması gerektiğine inandığı şey ile olduğu şey arasında tam bir uyum halinde yaşar. Kendinitanımlarken “Ey Said-i kasır, âciz ve fakir!”ifadesini tercih eder. İnsanın varoluş hâli, yani “mahiyet-i nefsi,”“nihayetsiz bir kusur, nihayetsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr, nihayetsiz bir ihtiyaç, nihayetsiz a’mâl dercedilmiş” bir
haldir. Said Nursî’nin benliği bu varoluşsal hâli kabul etmiş görünmekte, kendinden kusursuz bir mükemmel olma hâli, hatasızlık, kusursuzluk beklentilerine girmemektedir. O, insanın mahiyetini, insanî zayıflıkları, kusurlulukları
hem insanın olduğu hem de olması gereken özellikler olarak kabul ettiği için, bu ikisi arasında ki tam bir tutarlılık,kendi varoluşunu benimsemesine, kendini kusurları ile birlikte olduğu gibi kabul etmesine yol açmıştır.
Çocukluğundan beri üzerinde varolan asabiyet hâlini reddetmemiş, bunu “mahiyet-nefis”in varoluşsal, insanî bir zaafıolarak görerek, kendi kusurunu dercetmiş, kabul etmiştir.Büyüklenmeci bir benlik geliştirmiş kişi ise kendine karşı kibirli standartlar belirler. Kendinden hatasız, kusursuz davranışlar üretmesini ister. Devamlı kendini gözlemler. Hatalı davranışlarını affetmez. Affetmediği davranışlarını kendine yediremediği için, bu davranışlarını kendi üzerine almaz ve devamlı mazaret üretir. Hep başkalarını suçlar.
Suçladığı sadece kişiler değildir. Ortam, modern yaşam biçimleri, postmodern yaşam biçimleri suçlama alanına girer.Kendi büyüklenmeci benliği dışındaki her şeyi ötekileştirir ve kendini sütten çıkmış ak kaşık hâline getirmek için
insanları ve ortamları kötüleştirir. Kendi iyiliğini başkalarının kötülüğü üzerine kurmak ister. Siyah ile beyaz
arasındaki tüm renklere karşı renk körüdür.
İnsan ilişkilerinde ki sorunlar nedeniyle bana gelen insanlara terapilerimde yaptığım bir espriyi alıntılamak isterim.Onlara bazen şunu söylerim: “İyi ki kâinatı, dünyayı ve insanları siz idare etmiyorsunuz. Yoksa bu beklentilerinizle
hepimiz yanardık.” Bazen de “İyi ki mahşer günü adaleti dağıtan siz olmayacaksınız. "Yoksa hiçbirimiz cennete giremezdik.”İnsanî zayıflıkları, çaresizlikleri, hataları, kusurları reddetmeye çırpınan büyüklenmeci benlik kendini tenkit ede ede özgüvenini yok eder, süklüm püklüm bir kişilik zayıflığının içine girer. Sonra kişiliğindeki zayıflığı da tenkit eder. Bu bir fasit daire hâlinde sürer gider.Said Nursî de kendini gözlemler. Ama onun gözlemlemesinin amacı varoluşunu borç bildiği Yaratıcı’sına hizmetadınadır. “Seni kusur ve fakr ve ihtiyaçtan terkib etmiş” der, bunun hikmetini araştırır. Kusurlu yaratılmış hâlini Yaratıcıyı tanıma ve bilmede, hikmetini kendine telkin eder.
“Tâ mirsad-ı kusurun ile Fâtır-ı Zülcelal’in seradikat-ı cemâl ve kemâline ve mikyas-ı fakrın ile derecat-ı gına ve rahmetine ve mizan-ı aczin ile meratib-i iktidar ve
kibriyasına ve fihriste-i ihtiyacatın tenevvüü ile enva’-ı niam ve ihsanatına bakabilesin ve tanıyasın ve vazife-i hilkatini eda edesin”der.
İnsanî kusur ile Yaratıcısının Cemâl ve Kemâlini, fakirliği ile Rahmet ve Gınasını, aczi ile
Kudretini ve İktidarını anlamaya çalışmasını derketmesi, kendinde yerleşik acizlik, kusurluluk, eksiklik, hata
yapabilirlik gibi özellikleri ile barışık olmasına ciddi bir katkıda bulunur.
Narsistleşmiş, büyüklenmeci benlikler zaten Yaratıcı ile ilişki kurmak istemeyen benlikler olduğu içindir ki, insanî zayıflıklarının, kusurlu olmalarının Yaratıcıyı tanıma ve bilmedeki önemini bilmezden gelirler ve bunları reddederler.Said Nursî kusurlarından dolayı kendini ayıplamaz. Tam tersine kusurlarını onaylar. Çünkü kişinin kusurlarından
dolayı kendini ayıplaması, bireyin kendini özdeşleştirdiği tanrısal standartlara uymadığı zamanlarda olur.Onun tercih ettiği yöntem Rabbine kusurlarını açması, Onun merhametine sığınması, kusurlarına bahane bulmamasıdır.
Said Nursî kendi varoluşunu kötülemez. Ama Yaratıcı adına olmayan, nefsinin istek ve arzuları ile arası iyi değildir.Nefsine “ey nadan nefsim”
demekten çekinmez. Ama asla, “ey alçak Said” dememiştir.
Kendine, kendi standartları ile değil, Yaratıcının standartları ile bakınca, kendine karşı merhametli davranır. Çünkü Yaratıcının standartları insanın kendisi ile ilgili standartlarından daha merhametli, daha adaletli, insaflı ve ölçülüdür.İnsan kendi sınırlarını bilmekte zorlanırken, Yaratıcı kendi yarattığı bir varlık olarak insanın acizliğini, sınırlarını,kusurlarını, eksikliklerini mutlak bilendir.Bu yüzden Yaratıcının insandan beklentisi, insanın kendi geçiciliğini, mutlak
acizliğini, kusurluluğunu derketmesi ile Kendisine sığınılması ve herşeyin Ondan beklenilmesidir.
Yaşadığı her ne olursa olsun, tüm yaşantısı Yaratıcının isimlerine ayna olduğu gerçeğinin bilinciyle yaşamış olan Said Nursî, kendi varoluşsal hâliyle uyum içinde olmanın verdiği özgüvenle, yaşadıklarından dolayı kendine acımamış, bir kurban gibi görmemiştir. Yaşadıklarına rağmen, o sadece kadere değil, kaderin adaletine güvenmiştir.
Yaşadıklarından yola çıkarak, naz makamında değil, niyaz makamında kalmaya devam ederek, Yaratıcı karşısında şımarıklık gütmemiştir.
Tersine bir davranış, insanı suçluluk, aşağılık, kötürüm edilmiş, eziyet edilmiş duygularına
sokar ki bu da insanın içindeki enerjiyi, motivasyonu felç eder. Kişi burada kendi sorumluluğunu almak yerine yeniden ve tekrar tekrar insanların kendine haksızlık yaptığına, kendi değerini bilmediklerine hükmeder.
Onun hayatında şikayet yoktur. Ne insanlardan, ne olaylardan, ne Yaratıcıdan. Hiç bir şeyden.
“Âdil kadere de derim ki: Müstehak idim senin bu şefkatli tokatlarına.”diyebilmesi, kişiliğindeki görünüşteki asabiyetin altında, benliğinin
Yaratıcı karşısında nasıl da boyun eğici, teslimiyetçi olduğuna işaret eder. Bu şikayet etmeme hâli hem bir teslimiyetin ve güvenin, hem de büyüklenmeci olmayan bir benliğin göstergesidir. O kendisiyle uğraşanlardan dahişikayet etmez, ama onları Kaderin adaletine şikayet eder.Ancak kendisi ile arası iyi olan, kendi varoluş hâlini olduğu gibi kabul eden ve bunu Yaratıcıya kulluk hâline
dönüştürebilen insanlar, hayatının başına gelenleri de kabul edebilir ve yine O’nun la ilişkilendirir. “Ben mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin! Çünki elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız” der.Asabi insanlar ikiye ayrılır.
Birinci gruptakiler asabi olduklarını kabul edenler, asabiyetlerini başkalarına yüklemeyenler, asabi olma
sorumluluğunu üstlenenler, asabî davranışlarından dolayı insanları ve ortamı suçlamayanlar, asabiyeti bir kusur olarak algılama cesareti gösterenler ve bu kusurlu hâli Yaratıcının mutlak mükemmelliğine bir ayna yapanlar.İkinci gruptakiler ise eksik ve kusurlu olmayı bir eksiklik ve kusurluluk olarak kabûl ettikleri için mükemmel olmaya çalışan, asabiyeti bir eksiklik olarak addedip kabul etmeyenler, kabul etmedikleri için de olmadıklarını iddia edenler,hatta saklayanlar, asabî davranışları için başkalarını suçlayanlar, bir türlü ben hatalıyım demeyenler.Said Nursî’nin asabiyetinin çekiciliği birinci grupta yer almasından kaynaklanıyor ve gerçekten onun asabiyeti de,kuru ağaçların yandığında ışık ve ısıya dönüşmesi gibi, bizim kalbimizde ısıya ve nura dönüşüyor.Said Nursî’yi “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebildiği için çok seviyorum ve böyle diyebilme cesareti ve güveni olduğu için de Said Nursî bende uyandırabiliyor.

Yakınlık, Mustafa UlusoyYakınlık, Mustafa Ulusoy