Aykut, Moby Dick / Beyaz Balina'yı inceledi.
19 Şub 17:41 · Kitabı okudu · 27 günde · Beğendi · 10/10 puan

Moby Dick'in ismini duymayan yoktur belki de. Çocukken okuduğumuz o minik ufak kitaplar arasında kapağında 'balina' resmi olan kitap Moby Dick idi, değil mi? Sizi bilmem ama ben bu eseri küçükken okuduysam bile şu anda anımsayamıyorum. Moby Dick kimilerine göre bir serüven romanı. Kimilerine göre de bir deliliğin, takıntının diğer bir adı. Ishmael adlı bir gemici aktarıyor bizlere her şeyi. Ishmael, sayfalar ilerledikçe anlatımı öylesine 'sahipleniyor' ki yazarla bütünleşir hale geliyor. Zaten bu eserin yazarının da hayatının bir kısmının denizlerde geçmiş olmasına bakarsak, bu sahiplenme anormal bir durum değil. Burada ince bir nokta da var: Melville bu sahiplenmeyi Ishmael'e bir anda yaptırmıyor tabii ki, bu süreç öyle yavaş ve uyumlu oluyor ki sizler bile bunun farkında varmıyorsunuz kitabın sonuna dek. Hatta romanın gidişatına göre Ishmael geri planda kalmaya başlıyor. Bir nevi onu merak etmek yerine algınız başka noktalara kayıyor.

Ishmael, serüven arayan bir genç. Denizlerden daha güzel bir serüven var mıdır sorarım sizlere. O açık denize çıkmak, aylarca dönmemek, kendinizle ve dalgalarla baş başa kalmak... Kulağınızda uğuldayan rüzgar kimi zaman dağlarda uğuldayan rüzgarlardan daha tatlı gelir denizde. O mavi çarşaf bakanları içine çeker. Ishmael diğerlerinden daha çok serüven yaşanan balina gemilerinde karar kılıyor ve atlıyor bir gemiye, yanında handa tanıştığı yerli arkadaşı Queenqueq ile birlikte. O dönemlerde balina avı için sefere çıkan gemiler bir hayli fazlaydı. Balina yağı, ampul gibi alternatif ışık kaynaklarının olmadığı, sokak lambalarının bile içinde mum olduğu dönemlerde mumun ham maddesi olarak kullanılıyordu. Dolayısıyla ekonomik anlamda bir hayli önem arz ediyordu. Işık insanlık için her zaman ilk ihtiyaçlardan biri olmuştur, her dönem için bu böyle. Fakat çağımızda belki de bu değişti, ışıklardan bıkar hale geldik. Karanlığa kaçar olduk, dışarıdaki ışıklar içimizi daha da kararttı yalnızca. Konumuzdan sapmadan incelemeye devam edelim.

Yazdığım incelemelerde kitabın içeriğine çok fazla dalmak istemem, çünkü eseri okuyacak olanlar arasında bundan rahatsızlık duyacaklar da olabilir. Fakat şimdi incelemenin gidişatı açısından bazı şeylere girmem gerekiyor. Pequod isimli gemimizin kaptanı Ahab'dan birazcık bahsetmek istiyorum. Çünkü Moby Dick'in en can alıcı, ayırıcı noktası burası işte; eseri bir serüven romanından ayırıp bir analiz romanı yapan nokta. Kaptan Ahab yıllar önce denizciler tarafından neredeyse efsanevi olarak tanımlanan 'o balina' ile 'savaşmış' biridir. Bu 'savaş' Ahab'a pahalıya mal olmuştur; bacağını kaybetmiştir Ahab. Yıllar yılı takma bir bacakla hayatını sürdürmeye çalışan Ahab, Moby Dick'e düşman kesilmiştir. Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, Ahab aslında normal bir insandır, ta ki bacağını kaybettiği o lanetli güne kadar. Hiçbir insan doğuştan ruh hastası olamaz bana göre, kalıtsal olmadıkça.

Ahab bir delidir. Bunu kendi de kabul eder. Çünkü içinde deliliğe varan bir kin dolup taşımaktadır Beyaz Balina'ya karşı. Bunun tek nedeni kaybettiği bacağı değildir. Ahab, dünyada kendine göre 'kötü' olarak tanımlayabileceği ne varsa hepsini Beyaz Balina'ya yüklenmiştir. Öyle ki, Ahab bir canidir belki de; amacı uğrunda yoluna ne çıkarsa feda etmeye hazırdır. Gerek tayfaları, gerekse de kendi. Ahab'ın gözünde o balina bir deniz canavarından ayrı olarak tüm evrendeki kötülüğün bir timsalidir. Kitapta da bahsedildiği gibi Ahab maddi manevi tüm acılarını balinadan ayrı düşünemez hale gelmiştir. Kimi anlarda çılgınlık nöbetleri yaşayan Ahab her kötü şeyi Beyaz Balina ile özdeşleştirmiş, onu 'düşmansallaştırmıştır'. Bacağı ilk koptuğu sıralarda Ahab'ı yatağına sıkı sıkı bağlamak zorunda kalırlar, onun maddi anlamda diyebileceğimiz çılgınlığı ilk başlarda o denli şiddetlidir. O lanetli sefer bitinceye dek yatağında bağlı kalan Ahab o anlarda ne yaşadı, nasıl yoğun duygular içerisinde idi bunu öğrenmeyi çok isterdim.

Ahab daha sonraları hayatını 'normalleştirmeye' çalışmak adına evlenmiş ve bir de çocuğu olmuştur. Ama içini kemiren o takıntı onu için için bitirecektir. Ahab çılgınlık nöbetlerinde hayatta olan çoğu şeye karşı bir meydan okuma faaliyeti içinde bulunuyor. Gemideki ölçüm aletlerine bile kin duyup, onları kırıp parçaladığı, ona yol gösteren güneşi bile aşağılayıp kendi kendine söylendiği bile olmuştur. Çünkü Ahab'ın çılgınlığı kadar gururu da aşırıdır. Ölçüm aletlerini parçalayarak bilime bile muhtaç olmamak ister. İçindeki kin olağanüstü derecelerde olduğu için kendini üstün görmesi de şaşılacak bir durum değildir bana göre. Dolayısıyla yalnız bir insandır Ahab. Ne birine muhtaç olmak ister ne de çevresinde insanların olmasını.

Kitabın kimi yerlerinde kendi inandığı Tanrı'ya dahi kafa tutan Ahab'ı şöyle tanımlar Melville: Tanrısız, Tanrı gibi bir adam. Fakat her yalnız insan gibi Ahab'ın da kırılgan olduğu bir an gelir; ikinci kaptanla yalvarırcasına bir konuşma içerisine girer. Sanki Ahab, kendinin böyle olduğunu kabullenemiyor, kendini asıl Ahab olarak göremiyordur. Böylesine 'sert' bir kaptan betimlemesinden sonra o konuşmayı okumak bana değişik duygular hissettirdi. Kendinin ne denli yalnız olduğunun farkında olan Ahab, kendini şöyle tanımlar: Aydınlığa çıkan bir karanlık gibi. Dikkat ediniz, bu denizciliğin veya deniz seferlerinin getirmiş olduğu bir yalnızlık değildir. Ahab yaşadıkları dolayısıyla yalnızlığa mahkum gibidir. Onu delirten bu kin elbette ki yalnızlığa da mahkum edecektir.

Takıntı konusunun bu denli iyi işlendiği bir başka eser varsa o da W.Golding'in Kule adlı eseridir. Fakat Moby Dick bana göre biraz daha öne çıkıyor bu konuda. Öyle ki, Ahab öylesine kalıcı bir etki bırakıyor ki içinizde, şahsen ben onu bir daha unutamayacağım. Ama Ahab'a da hak vermiyor değilim. Bir düşünün; sizi en çok sinirlendiren herhangi bir şeyi her dakika azalmaksızın yaşadığınızı düşünün. Çünkü insan psikolojisinde sinir dediğimiz şey genellikle geçicidir, Ahab bunu geçici olmaksızın her dakika yaşıyor. Bu durumda delirmek belki de normal bir durum haline gelir. Zaten Ahab'ın kendisi yine kendi hakkında şöyle der: "Ben deliliğin delirmiş biçimiyim."

Ahab Moby Dick'i buluyor mu, Pequod nasıl serüvenler yaşıyor bunlar da okuyacak olanlara sürpriz olsun. Fakat Ahab hakkında üzülmüyor değilim; onun o halde olması beni üzdü açıkçası. Ahab gibi insanlar her daim ilgimi çekmiş, onları anlamaya çabalamışımdır. Bu yönden Ahab ilgimi fazlasıyla çekti. Benim için unutulmaz bir karakter oldu. Bunların dışında Moby Dick'in serüven dolu olan yanlarını zaten saymadım bile. Pequod sefere çıkarken siz bile heyecanlanıyorsunuz. Düşünsenize, aylar belki de yıllar sürecek bir sefere çıkıyor bir gemi, siz de içindesiniz. Zaten bir yazar, yazdıklarını hissettirebildiği ölçüde iyidir. Melville de sizi öyle bir yere götürüyor ki, gemiye dıştan bakan bir insan değil, geminin; Pequod'un içinde bir tayfa oluyorsunuz. Ahab'ın yaşadıklarına bizzat şahit oluyor, o Pasifik rüzgarlarını içinizde hissediyorsunuz.

Biraz da yayınevinden bahsetmek istiyorum. Yapı Kredi Yayınları işini gerçekten çok iyi yapıyor. Önsözlere verdiği önem olsun, kitap hakkında yazılan kimi yazıları da yayımlanması kalitesini artırıyor. Ayrıca okuyacaklara tavsiyem kimi kısaltılmış versiyonlarını değil, bizzat bu kitabı okumalarıdır. Sanıyorsam eserin en uzun, ayrıntılı çevrilmiş hali Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan bu kitaptır. Sizler de Kaptan Ahab ile tanışmak, serüvenlere atılan bir tayfa olmak istiyorsanız eğer Moby Dick'i bir an önce okumalısınız. Moby Dick yalnızca bir serüven romanı değil, psikolojik tahlilleri ve deliliğin tasvirini içeren bir incelemedir.

Banu Çiçək, bir alıntı ekledi.
18 Şub 23:35 · Kitabı okuyor

A şaşkın, a biçare! Eğer aşkı tatmamışsan, dünya nimetlerinden nasibin kesilmiş demektir... Fuhşa yol açan tutkudan bahsetmiyoruz biz, iffet ve şerefi harama müsaade etmeyecek, Allah'la ve maşukasıyla arasındaki güzel ilişkisini kirletmeyecek kadar güçlü olan zarif kulların aşkından bahsediyoruz.

Aşkın 7 Hali - Bişnev!, Sinan YağmurAşkın 7 Hali - Bişnev!, Sinan Yağmur
Banu Çiçək, bir alıntı ekledi.
18 Şub 23:33 · Kitabı okuyor

Âşık olmak demek artık bir yol, bir teknik, bir yöntemin olmaması demektir. Bu yüzden ona 'aşka düşmek' denir; sen artık kontrol eden değilsin, sen basitçe içine düşensin. Bu yüzden kafa merkezli insanlar aşkın gözünün kör olduğunu söyleyecektir. Oysa aşk, bütün gerçekleri olduğu gibi gösteren yegâne gözdür.

Aşkın 7 Hali - Bişnev!, Sinan YağmurAşkın 7 Hali - Bişnev!, Sinan Yağmur
Barış, bir alıntı ekledi.
18 Şub 21:05 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Geçmişe özlem duymak için hali vakti yerinde olmalı insanın ya da en azından bir zamanlar hali vakti yerinde olmuş olmalı.Benim hiçbir zaman halim vaktim yerinde olmadı ki.Hayatta hiçbir bok olamamışken,kendi canıma da kıyamam.Bunun manası yok.Ya yazar olacağım ya katil.Ankara'da başka yol yok benim için.Var mı söyle Karabüklü?

Müptezeller, Emrah Serbes (Sayfa 69)Müptezeller, Emrah Serbes (Sayfa 69)
Banu Çiçək, bir alıntı ekledi.
18 Şub 11:01 · Kitabı okuyor

Bir gün Hz. İsa, yol kenarında bir duvarın üzerinde perişan bir vaziyette oturan birkaç kişi görmüş. Onlara sormuş: ‘Sizi böyle kederlendiren nedir?' Onlar ‘Cehennem korkumuz bizi bu hale soktu' diye cevap vermişler. Yoluna devam etmiş ve yol kenarında çok üzgün duran bir grup insana daha rastlamış. Sormuş: 'Sizi böyle kederlendiren nedir?' Onlar 'Cennet arzusu bizi bu hale soktu,' diye cevap vermişler. Yoluna devam etmiş ve üçüncü kez bir grup insana daha rastlamış. Çok ızdırap çekmiş bir halleri varmış, fakat yüzleri parlıyormuş. Hz. İsa onlara sormuş: 'Nedir sizi böyle yapan?' Cevap vermişler: 'Hakikatin ruhu. Biz gerçeği gördük, bu da bizi daha küçük hedeflere ilgisiz kıldı.'

Aşkın 7 Hali - Bişnev!, Sinan YağmurAşkın 7 Hali - Bişnev!, Sinan Yağmur
Tuba AKSOY, bir alıntı ekledi.
17 Şub 00:10

Şeb-i Yelda, 1914
En son kalpleri dondu, hissettim. Bu kadarı bana bile ağır geldi. Allahuekber, diye inledim. Arşıala titredi, ben mi titremeyecektim?

Yol Hali, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 56)Yol Hali, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 56)
Rıfat ÇELEBİ, Kuşlar Yasına Gider'i inceledi.
 12 Şub 20:46 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Kitabın iki kapağının arası adeta bir güzergah,sayfaları Ankara ile Denizli arasında kıvrılan yollar gibi... Bu aşina olduğum güzergah bende bu kez değişik hisler uyandırdı. Memleketimin Köroğlu Beli adeta gözümde canlandı. Okurken adeta yolculuğa çıktım ve yol boyunca hikayeleriyle tanıdık gelen, sıradan hayatlarıyla hiçte sıradan olmayan dersler veren samimi insanlara rastgeldim.Köy ile şehir arasındaki köprüden çok kez geçtim.Memleketten turşu, bulgur ve tarhana kokuları karıştı yolculuğuma; radyodan içli türküler çalındı kulağıma.Ağaçlar, telgraf direkleri, tepeler geriye doğru kaydı bir bir.Yollar hep kendime çıktı, çok kez kendimi buldum satırlarda.Arada bir belirip kaybolan atı okudukça, ölüm karşısında ne kadar aciz olduğumuzu, yaşarken nasıl ölüme koştuğumuzu hatırladım tekrar tekrar.Komşusunun, akrabasının, yolda kalanın zor gününde hemen yanında olan, derdi kederi, sevinci ve mutluluğu bölüşen yüreği güzel insanlar vardı yol boyu.Başa gelen kötü şeylere rağmen isyan etmeyen ve değişmeyen samimiyetle akıp giden tutkulu hayatlar...Kiminin araba sevdası, kiminin at sevdası... Şehrin vurdumduymazlığından ve boğuculuğundan köye kaçan o aksi ihtiyar, tek bacağıyla hayatla verdiği mücadelede hiç pes etmeyen, birine yük olmaktan kaçınan, evin girişini kapatmasına rağmen erik ve asmanın yaşam hakkına dokunmayan,hiçbir malzemeyi hiç bir parçayı atmayıp etrafı hurdalığa çeviren, plansız, başına buyruk ihtiyar...Ve bu başına buyruk ihtiyarın hayatının son demlerinde yatağa mahkum olması ve sanki ölümün yolunu gözlermiş gibi pencereden dışarıyı izlemesi, pişmanlıklarının, içindeki ukte kalıntılarının ve anılarının bir bir günyüzüne çıkması oldukça hüzün verici.Evlatlarının ve eşinin ölümü yakın bir adamın etrafında çırpınışı ve onu ölümden kaçırma arzusu tam bir sadakat ve vefa örneği... Elliyedi yıllık eşlerin birbirinden razı vedası beni çok derinden etkiledi.

Hasan Ali Toptaş her gün yüzlercesiyle yüzyüze geldiğimiz sıradan insanlardan sadece bir tanesinin hikayesini anlatarak her insanın bir kitap olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyor. Yazar bu eserinde köy ile şehirin ayrılamaz bütünlüğünü, köylülük ile şehirlilik arasında sıkışmışlığımızı ve memleket özlemini, doğadan kopuşumuzu, yiten değerlerimizi, baba ve evlat olmanın gerektirdiklerini,hayat ve mematı işliyor. Rüyalarla, belirip kaybolan düşlerle ve batıl inançlarla mistik bir yanı da var kitabın. Yazar sesleri renklendirmenin, zihinde rahatlıkla canlanan tasvirlerin yanısıra okuruna birsürü yeni kelime kazandırıyor.

Yazar adeta efkar dağıtmak için yazmış ve başarmışta sayfalar ilerledikçe dağıttığı efkardan payımızı aldık elhamdülillah.Kitap bittiğinde kendi  kendime sorular sormaktan ve niyazda bulunmaktan kendimi alamadım.Ömür denilen doğumdan ölüme bir güzergah değil mi, yolda ilerlerken geriye doğru kayan hayat değil mi? İnsan bir yol hali değil mi? Evet insan yolun yalın hali, yaşamak yolun bulunma hali, ölüm yolun ayrılma hali... Yol, yolda, yoldan... Allah hepimize güzel bir yaşam ve ölüm bahşetsin. Zor günümüzde yanımızdan sevdiklerimizi eksik etmesin.Bizlere razı olacağımız hayırlı bir eş ve evlatlar nasip etsin. Bizlere yataklara düşürüp pencerelerden baktırmasın, elden ayaktan düşürmesin... Amin...

Başın sağolsun Hasan Ali Toptaş... Acın acımız oldu... Kuşlar gibi bizde yasına geldik...