Geri Bildirim
  • Arka kapakları ya da önsözleri okumaktan vazgeçmiştim aslında beni yanıltıyorlar diye. Ama nedense bu kitapta da aynı önyargının beni durdurmasına 3 yıl izin verdim. Belki 20 defa elime alıp "haaaa şu H. Hosseini tarzı acıklı İran romanı"diye bıraktım. Ne yanılmışım. Ne yanıltıcı bir arka kapak yazısı imiş. Aslında adı gibi sıcak bir hikaye. Üstelik aşk kadar bilgi ve yaşam dolu. Halıcılık, göçebelik, hatta yörük kültürü tatlı tatlı cablanıypr gözünüzde.Çok hoş, yumuşak ve cidden sıcak bir hikaye vaad ediyor size. Üstelik aşk kısmı olsa olsa %30 larda. Okuyun bence.
  • Yoğun olarak Selçuklular döneminde Anadolu'ya gelen Yörüklerin yerleşik hayata geçebilmesi oldukça uzun bir zaman almıştır. Yörükler son olarak 1865 yıllında, Derviş Paşa komutasındaki Osmanlı Fırka-i Islâhiyye ordusunun baskısıyla yerleşik hayata geçmeye zorlanmıştır. Türkmen Beyleri orduyla kavgaya tutuşmuş, çok kan akmış, çok can yitip gitmiştir.

    Osmanlı'da 1683'ten sonraki dönemde, yapılmakta olan seferler nedeniyle taşrada bulunan idarecilerin büyük çoğunluğunun sefere gitmiş olmasına bağlı olarak, ortaya çıkan otorite boşluğu, Anadolu’nun birçok bölgesinde karmaşanın, eşkıyalık olaylarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ortaya çıkan aşiret kavgaları, karmaşa, eşkıyalık olaylarının en önemli unsurlarının arasında konar ve göçer olarak yaşayan Yörük aşiretleri vardır.

    Çukurova bölgesinde yaşayan konar ve göçer aşiretler, bölgenin iklim özellikleri ile birlikte, sahip oldukları hayvanlarına otlak bulmak amacıyla, yaz mevsimlerinde yaylaya giderler. Yaylaya gidiş ve gelişler sırasında bu aşiretlerin mensupları, yolları üzerinde bulunan yerlerdeki yerleşik halkın köyleri ve arazilerine zarar vermekteydiler. Genellikle ekili arazileri hayvanlarına otlatan bu aşiretlerin mensupları, bazı dönemlerde ise, adam öldürme, mal gaspı ile kadın ve kız kaçırma olaylarına da neden olmaktaydılar. Osmanlı bu durumu devletin varlığını ve yerleşik hayatın esası olan can ve mal güvenliğini tehdit eder bir hal olarak görmüştür.

    Bu aşiretlerin devlete vergi ödememesi, asker vermemesi gibi durumlarda söz konusudur. Osmanlı'nın ekonomik durumu ve asker ihtiyacı gibi durumlar da bu aşiretlerin düzenini sağlamak amacıyla zorunlu iskânlarına sebep olmuştur. Osmanlı bu iskân faaliyetleriyle her zaman için siyasi, iktisadi, askeri, sosyal vs. alanlarda hep bir çıkar, bir fayda ummuştur.

    Devlet idaresine karşı itaatsiz davranan ve eşkıyalık olaylarına karışan aşiret mensuplarına karşı yürütülen askerî faaliyetlerin sıklığına rağmen, Yörüklerin, tam olarak itaat altına alınması mümkün olmamıştır. Yapılan askerî harekatların sonucunda, dağlık bölgelere kaçarak buralara sığınan aşiret mensupları, kaçacak yerleri kalmadığı zaman, affedilmelerini talep etmişler ve çoğunlukla da affedilmişlerdir. Ayrıca yaylak-kışlak hayatı yaşayan Yörükler bu yaşam tarzlarından ötürü yerleşik hayatı bir türlü benimseyememişler ve yerleşik hayata adapte olamamışlardır.

    Bu Yörük aşiretleri yıllarca hem birbirleriyle, hem de başları sıkışınca birlik olup devlete karşı mücadele etmiş, kavga etmiş ve çatışmışlardır.

    Nitekim dünya ne Osmanlı Paşalarına, ne de Türkmen Yörük Beylerine kalmıştır. Geçip giden seneler nice yiğitleri alıp gitti. Nice geleneği, adeti, töreyi, güzelliği unutturdu. Derviş Paşa'nın zalimliği, Mürsel Bey'in Kozanoğlu'nun yiğitliği, Demirciler Piri Yörük kocası bu ocağın son ustası Haydar Usta'nın yaptığı göz kamaştıran kılıçları, güzellikleriyle dillere destan olan burnu hırızmalı Yörük kızları ve Ceren, ünü İran'dan Turan'a, Umur'dan Şam'a ulaşmış Türkmen destanları, Türkmen Ozanları, Yörük kilimleri, Yörük Ağaları, kolunda şahin gezdirip kuş avlayan Yörük çocukları ve Kerem, küsüp dağlara yaslanan Yörük gençleri ve Halil senelerdir dilden dile, kulaktan kulağa, nesilden nesile anlatılır durur.

    Son olarak kitaptan uzunca bir alıntı ekliyor, sizi Yaşar Kemal'in eşsiz üslubuyla baş başa bırakıyor, iyi okumalar diliyorum.

    "Kalktık Horasandan sökün eyledik. Parlar omuzumuzda uzun şelfeler. Kurt sürüleri gibi dağıldık dünyaya, yayıldık mağrıptan maşrıka dek. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımızı Sind suyuna, Nil suyuna sürdük. Memleketler, kaleler, şehirler aldık, devletler kurduk. Harran ovasına, Mezopotamyaya, Arabistan çölüne, Anadoluya, Kafkas dağlarına, geniş Rus bozkırlarına, on bin, yüz bin kara çadırla kartallar gibi indik. Uzun, yedi direkli, keçi kılından kara çadırlarımız… Her birinin içi insan hünerinin en büyük, en güzel, en ince renkleri, nakışlarıyla işlenmişti. Ya şelfelerimiz, ya kılıçlarımız, hançerlerimiz, fildişi sapları altın işleme tüfeklerimiz, dibeklerimiz ,hırızma, gerdanlık, tepeliklerimiz, kilim, keçe, çullarımız… Harran ovasında binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük. Ulu şahinler gibi. Şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük… Ulu denizlerden ulu denizlere dalgalarca çalkalandık. O kıyıdan bu kıyıya vurduk. Kaleler, şehirler, memleketler, ırklar, soylar karşımızda boyun eğdi. Tutsak kıldık bir çağı. Çok şey yaptık insanoğluna. Ama onları hiçbir zaman aşağılamadık, insanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. Yoksula, yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. Dost olsun, düşman olsun onları bizim düşkünümüzden, yaşlımızdan, çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırt etmedik. Elaman demişin kılına dokunmadık. Kalın, işlemeli, türlü damgalı yurtlar yaptık keçelerden, sıcak sağlam. Hiçbir saray böylesine bu yurtlar gibi görkemli olamazdı. Dünyanın üstünde konduk kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş, yenmiş… Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu. Ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip, damgamızı bastık. Anadoluda karşımıza çıktı Kayseri dağı, Ağrı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo dağı… Vardık Anadoluda da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan, Ceyhan suyu… Anadolu ovası, Tuz gölü, kehribar sarısı üzümleriyle Ege ovaları… Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta, soyumuz boy versin diye… Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi halden hallere… Anadolu’nun taşıyla toprağıyla akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış kervansarayları, sarayları, tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık. Etle kemik gibi… Yağmurla toprak gibi… Her bölüğümüz bir ilde, bir ülkede, bir toprak parçasında kaldı… Çadırımızın her bir parçası bir yerde unutuldu, bir toprakta çürüdü. Gür, sonsuz, ulu, kaynayan bir su gibi bir kökten çıktık. Göz göz olduk… Dağıldık, ufaldık, azala azala tükendik, bittik. Artık türkülerimiz belki de hiç söylenmeyecek, semahlarımız dönülmeyecek, dostlar, canlar, erenler bir yürek olamayacak. Ay gün bizim baktığımız gibi doğmayacak, batmayacak. Usumuz, geleneğimiz, göreneğimiz, ağacın tomurcuklanması, yelin esmesi, insanın doğması, büyümesi, ölmesi üstüne düşüncelerimiz, duygularımız, bilinmeyecek, anılmayacak. Çiçeğin açması, kaplanın heykirmesi, yağmurun yağması üstüne, toprağın yeşermesi, bir kartalın yumurtlaması, bir tor şahinin, uzun boyunlu tor atların alıştırılması, dünyaya, her yaratığa sevgimiz, dostluğumuz, onlardan bir parça olma gücünün harikulade sağlamlığı hiç bilinmeyecek, namımız insan soylarınca söylenmeyecek. Birdenbire değil, binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik… Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık. Geldik Anadoluda da karşımıza çıktı Kayseri dağı. Ulu, temiz, alımlı, yakışıklı, ışığa batmış. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız… Harran ovasında, Mezopotamyada yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız. Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece, kırk gün, kırk gece…"
    (sf.263)
  • Tarla Kuşunun Sesi Mustafa Kutlu'nun okuduğum ikinci kitabı. Kitap iki bölümden oluşmakta. İlk bölümü ikinci bölümden daha çok beğendim. Kitapta olumsuz bir yön olarak çok fazla karakter olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda kitaptaki kahramanlar birden kayboluyor ve hikaye yarım kalıyor.Bir Yörük Obası anlatılıyordu. Aile yaşantısını, aile değerlerini, vatanın, toprağın önemini insana iyice hissettiren, değer yargılarımızı ön plana çıkaran bir kitap.
  • Sabahattin Ali'nin bir efsaneyi kaleme aldığı bir hikayedir.
    Hikaye içinde hikaye olarak anlatması okumak ve anlamak açısından zorlayıcı fakat insan ilk okumaya başladığında devamını merak ediyor.
    Yazar ağzından anlatılan bu hikaye efsaneyi adeta bir bulut gibi yükseltip başımızda dolaşacak bir hale getiriyor. Hikayede detaylara inmek onun uzunluğunu artırıp gözümüzü korkutsa da özellikleriyle hikayenin anlatılması hikayeyi daha bizden, içimizden biri yapıyor.
    Efsaneyi anlatan Hacer( Yörük kızı) dikkatimi çeken bir kişi oldu. Ne kadar bir efsaneyi anlatsa da adeta dün gibi yaşıyordu.
    Ancak Sabahattin Ali'nin üslubuna uygun bir hikaye olabilecek efsanedir. O ve onun kelimeleriyle süslenmiş bu hikaye kağıt üzerinde nefes alıp veriyor. Bir an kalkıp yürüyor sonra gelip tekrar yatağına yatıyor. Bu hikaye adeta yaşıyor.
    Okurken sıkıldığım halde her seferinde bir sonraki kelimeyi, bir sonraki cümleyi ve bir sonraki paragrafı merak ediyorum. Hani göz gezdirince anlayabildiğimiz hikayeler vardır ya, onun gibi sanıyorsun ilk baktığında. Ama bir gizem gibi seni içine çekiyor. Seni de o efsanenin içinde gösteriyor...
  • İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümü
    yazarın kahvehanede hikayenin kahramanı ile tatlı tatlı atışarak geçiyor.
    Gençliğinde becerikli, gözü pek, azimli bir yörük delikanlısı olan Molla Murat'ın hayatı verilirken Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyetine geçiş sürecindeki olaylar ve toplumun uyum süreci samimi ve doğal bir şekilde aktarılıyor. Bir vatan kurmak için verilen çabanın değerinin anlatıldığı bu bölümde 86-89. sayfalar arasında vatan kavramına değiniliyor.
    Kitabın ikinci bölümünde Molla Murat yok onun torunu Hamit ve oğullarının hayatının verildiği bu kısımda dedelerinin bin bir cefa ve fedakarlıkla sahip olup her zaman korumaya özen gösterdiği adının ve servetinin hamitin oğulları tarafından sıfırlanışı anlatıyor. Bölümün adında da belirtildiği gibi bir tarih kayboluyor.
    Kitabın sonu Kutlu'nun daha önce okuduğum iki kitabında olduğu gibi yarım kalıyor.
    #MustafaKutlu #TarlaKuşununSesi #Kitap #kitapkokusu
  • Ormanda büyüyen adam azgını
    Çarşıda pazarda insan beğenmez
    Medrese kaçkını softa bozgunu
    Selâm vermek için kesen beğenmez

    Âlemi ta'n eder yanına varsam
    Seni yanıltır bir mesele sorsan
    Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan
    Câmiye gelir de erkân beğenmez

    Elin kapısında kul kardaş olan
    Burnu sümüklü hem gözü yaş olan
    Bayramdan bayrama bir tıraş olan
    Berbere gelir de dükkân beğenmez

    Dağlarda bayırda gezen bir yörük
    Kimi tımar sipah kimi ser-bölük
    Bir elife dili dönmeyen hödük
    Şehristâna gelir ezân beğenmez

    Bir çubuğu vardır gayet küçücek
    Zu'm-ı fâsidince keyif sürecek
    Kırık çanağı yok ayran içecek
    Kahvede fağfuri fincân beğenmez

    Yaz olunca yayla yayla göçenler
    Topuz korkusundan şardan kaçanlar
    Meşe yaprağını kıyıp içenler
    Rumeli bohçasını duhân beğenmez

    Aslında neslinde giymemiş hâre
    İş gelmez elinden gitmez bir kâre
    Sandığı gömleksiz duran mekkâre
    Bedestene gelir kaftan beğenmez

    Kazak Abdal söyler bu türlü sözü
    Yoğurt ayran ile hallolmuş özü
    Köyden şehre gelen bir köylü kızı
    İnci yakut ister mercân beğenmez

    Kazak Abdal