• Dündar Ağam , Ötüken'de toy edek ,
    Kara kımız göl olanda pay edek.

    Beyle yazdım , Türklük bunu tez bilsin
    Türkmen bilsin , Yörük bilsin , Uz bilsin.
    Kafkas ilde bala bilsin , kız bilsin ,

    Dündar Ağam heç çıkmasın ürekten,
    Sayasında dertleşirih iraktan
  • Ve devam etti Ahmet Yesevi: “Ben ömrümde en fazla iki şeyi sevdim. Biri oğlum İbrahim biri de yörük kıratım” dedi “Gidin, bulun İbrahimime kıyanı. Ona deyin ki, yörük kıratımı ona hediye ettim.”
    Fatih Duman
    Sayfa 303 - Nesil yayınları
  • Kendisi, 10 Kasım 1938 sabahı saat 09.05’te çok sevdiği vatanının bayrağının dibinde hayata gözlerini yuman kahraman bir vatan sevdalısıydı. Daha küçük yaşta yaşadığı türlü zorluklara rağmen eğitime önem vermiş, kitaplara ilgi duymuş ve bir insanın kendisini ancak ve ancak okuyarak geliştireceğini benimsemişti. Hayatı zorlu geçen ve kolay olmayan gençlik yıllarında annesinden gizli askerî okul sınavlarına katılarak dünya tarihinin akışına yön verecek ilk altın adımı atmıştır. Ömrü hepimizin de bildiği gibi belki de tamamını sayamayacağımız birçok savaş ve cephede geçmiş, bu savaşlar esnasında ağır hastalıklar ile pençeleşmiş ve ölümlerden dönmüştür. Bu zorlu şartlar altında bile cephede okumayı elden bırakmamış olan Atatürk, düşüncelerinde yer alan kişisel bilgilenme, bir ulusun kalkınması, bireysel özgürlükler, hukukun üstünlüğü ve gerçek adaletin tesisi uğruna vermiş olduğu büyük mücadelesinden asla vazgeçmemiştir.

    Mustafa Kemal Büyük Taarruz öncesi Akşehir'de bir Rum evinde kalıyordu. Yaverlerine Büyük Taarruzdan birkaç gün önce Çalıkuşu kitabını okuduğunu şöyle anlatmıştır: "Biliyor musunuz, gece Reşat Nuri Bey'in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu'yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince İsmet'e vereceğim. Sonra da sizler okuyun." (Ben şahsen bu romanın kendisinin eğitim ve öğretmenler ile ilgi düşüncelerini daha çok etkilediği kanısındayım.)

    Bu zorlu süreç içerisinde, ileri görüşlü ve istekli, güçlü bir kahramanın ilahi güç tarafından biz Türklerin en ihtiyaç duyduğu bir zamanda tayin edilmiş olmasının bir tesadüf olmadığını kesinlikle anlamamız gerekir. O ki, “Arkadaşlar! Gidip, Toros Dağları'na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.” Düşüncesiyle bir millete, tarihte küllerinden yeniden doğma mücadelesini yaşatan başkahramandı. Atatürk, tüm enerjisi ile sonuna kadar inandığı halkının içinde olan ilahi gücü ve kudreti uyandırdı, bu uyanışı bilince dönüştürdü ve yeni şekillenmekte olan dünyaya ait fikirleri, anlayışı hayatımıza yerleştirdi. 20. yüzyılda hızla değişim gösteren hayat standartlarının gerekliliklerine uyum sağlayabilmek, önderlik yapabilmek vasfı ancak ve ancak inançlı, azimli ve güçlü karakteristik yapısı olan insanların başarabileceği bir şeydir.

    Anadolu Türklerinin hayatlarında sıkça karşı karşıya kaldıkları bu adaletsiz, köhne düzen halkın üzerinde son derece olumsuz tesir etmişti ve tabiri caizse neredeyse onarılması imkânsız etkiler bırakmıştı. Anadolu’nun artık bu adaletsizliğe dur diyecek ve ilgisizlik illetine karşı topyekûn savaşacak, kendisini buna adamış ve gözü her daim ileride olan bir insana, bir öğretmene, bir lidere ve dahası korkusuz bir cengâvere ihtiyacı vardı. Yüce Türk Milleti olarak varlığımızın temel esasını teşkil eden ülkümüzün, geleneklerin, vatanına, milletine sadık ve bağımsız bir millet olabilme fikrinin şuuraltımızda yer edinmesi elzemdi. İşte bu sebepten dolayı bizlerin onun bu güçlü iradesine, engel tanımayan mücadelesine, vazgeçmediği büyük hayat enerjisine ve devimselciliğine, 11 Kasım 1928’te kabul edilen Başöğretmenliğine ihtiyacımız vardı.

    “Bugün hepimize düşen ortak görev; ulusal değerlere, bilince, Cumhuriyet'e sahip çıkmak, Çanakkale'yi, Kurtuluş Savaşı'nı kazanan ruhu korumak ve bu bilinci gelecek kuşaklara aktarmaktır. Türk Ulusu dili, kültürü, tarihi ve saygın kimliğiyle aydınlık yarınlara el ele güçlü biçimde yürüyecektir.”

    Ey, büyük Önder ATATÜRK! Bu güzel vatanın bekası, Türk Milletinin geçmişten gelen, gelecekte olan şerefi, istikbali, tam bağımsızlığı adına verdiğin mücadele, birlik ve beraberlik için Türk Milleti adına aziz hatıran önünde saygıyla eğiliyorum. Evet, ne yazık ki bu dünyada biz insanların ömrü kısa ve fanidir. Bizler senin ülkemiz adına yaptıklarını yüzyıllarca hatırlayacak ve ömrümüz vefa ettikçe yaşatmaya devam edeceğiz.

    “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden düşünceleri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” - “Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.”

    Ruhun yattığı yerde dinlensin Başöğretmen, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

    Adem YEŞİL
  • Tuna'nın türküsü

    Tuna'nın türküsünü herkes dinlemeli, sadece tam olarak neresi olduğunu bilmeyen -nedendir bilmem araştırma merakı bile olmayan- ama dedelerim oradan göçmüş diyenler değil. Bakın Tuna'nın, balkanların yeri ben de başkadır ki bence herkeste olmalı sadece tarih biliminin ve geçmiş yılların tozlu sayfalarında unutamayız Tuna'yı, balkanları. İlber Hoca diyor ki "Balkanlar bizim, Osmanlı'nın anavatanıydı." Yine Kosova'da röportaj yapan bir gazeteci ile kosovalı genç arasında geçen şöyle bir diyalog izlemiştim.
    - Neredeyse benden iyi Türkçe kullanıyorsun.
    - Sen nerelisin
    - İstanbul
    - Türkler Kosova'ya İstanbuldan 100 yıl önce geldi, normal
    İlber Hocanın ne demek istediğini anlamışsınızdır umarım.
    Ben bir yörüğüm ama doğup büyüdüğüm yerde coğrafya nedeniyle çok fazla Balkan göçmeni insanlar vardı, ben onlara özenirdim hep. Yörük olmakla da gurur duyarım o ayrı ama memleketinde düğünlerde sürekli damat halayı çeken, hüzünlendiğinde debreli hasan, tuna nehri akam diyor dinleyen insanları, h'leri söylemeyen insanları görünce merak ve hayranlık uyanıyor insanda. Yüz yıl geçmesine rağmen değişmeyen bir şeyler ve özlem var anlaşılan ama merak yok. Bu arkadaşlarıma hep söylerim "Ulan ben sizin yerinize olsam şimdiye on kere gitmiştim nenemim, dedemin köyünü bulup, atalarımın yaşadığı yeri görmüş, gezmiştim" diye. İşte kitap tam beni burdan yakaladı. Tunahan isimli esas oğlanımız Deliorman'dan göçen ve Romanya cephesinde şehit düşen dedesinin mezarını bulmak ve eski memleketlerini gezmek için Romanya'ya gidiyor. Olaylar buraya gelene kadar biz Romanya cephesindeki dedenin, babasını hiç göremeyen oğlu Mustafa'nın, Mustafa'nın eşinin ve o vesileyle onun anne babasının Kırım günlerini ve oradan sürgünlerini de öğreniyoruz. Kitabın bu özelliği çok hoşuma gitti. Farklı farklı insanların farklı hikayelerini kendi ağızlarından dinliyoruz. Her bölüm ayrı bir hikaye. Ve burada kronolojik sıra güdülmeden yapılması bir bulmaca misali eksik parçaları okuyucunun kafasında tamamlıyor. Oturan taşlarla beraber hikayeden daha fazla zevk alıyorsunuz. Bir taraftan Kırım, bir taraftan Romanya, Bosna, Bulgaristan, Bursa derken arada adliye koridorlarına bile uğradığınız oluyor. Tarihi çok fazla seven ve yazımın başında belirttiğim gibi Balkanlara da fazla ilgisi olan biri olarak, kitapta karakterlerin hayat hikayelerine ve diyaloglara yerleştirilen bilgi ve anlatımlar kitapta en fazla hoşuma giden şeylerden biri oldu. Başlangıcı, sürgünler, yurdunu terk etmek zorunda kalmak ne kadar hüzünlüyse de Tunahan'ın hikayesi, arayışı ve hikayenin sonu gerçekten o kadar güzel ve sıcak ki insanı mutlu ediyor. Bu kitap ile ilgili yapılabilecek bir eleştiri varsa şudur; muazzam bir olay örgüsü ve senaryosu olan roman daha fazla ayrıntıya girilip daha uzun olsaydı kesinlikle çok ses getirebilirdi. Zira kurgusu da buna uygun. Ben Balkan göçmeni arkadaşlarıma Çağan Irmak'ın Dedemin İnsanları filmini önerirdim hep artık bu kitabı da önereceğim anlaşılan belki akıllanırlar biraz.

    Bir Gün

    Kitabın ikinci hikayesi Bir Gün ise hüzünlü bir aşk hikayesi, konusu itibariyle, bir kesimi özellikle daha fazla üzecek bir hikaye. Yavuz'un kısa dönem askerliğini bitirdiğinde kendisini almaya gelen arkadaşı Selim ile karadeniz sahil şeridinde yaptığı yolculukta geçmişini ve en büyük sırrını açıklamaya başlamasıyla sizinde hikayedeki yolculuğunuz başlıyor. Çok saf, temiz ve mutluluk içerisinde başlayan yolculuk bittiğinde içinizde büyük bir hüzün bırakarak kapatıyorsunuz kitabın son sayfasını. Tuna'nın Türküsü'ne göre daha kısa ve daha az konu olan bir hikaye. Olayların çoğunun geçtiği yer Samsun yazarın memleketi, buna çok dikkat ederim, hikayede mekan benim için çok önemli Mustafa Kutlu çoğu hikayesinde Erzincan'dan bahseder. Yine Bahadır Yenişehirlioğlu da çoğu kitabında mekan olarak Akhisar'ı kullanır. Bence yazarlar bunu yapmalı edebiyatı İstanbul'un da dışına çıkarmak lazım arada. Ee memleketçiyiz arkadaş ne yapalım.

    Son olarak birden fazla uzun hikaye ya da romanın aynı kitapta olmaması gerekir diye düşünüyorum. Ki bu kitaptakiler özellikle Tuna'nın Türküsü ayrı bir kitabı hakediyor. Tefrik edilse çok iyi olur bence.
  • Atatürk’ün anne ve baba tarafı Balkanlar’a yerleştirilmiş Yörük Türkmenlerdendir.
  • "Annem gibi sarışın, mavi gözlü, duru beyaz tenliydi. Makbule'ye hiç benzemezdi, tipik bir yörük kızıydı."