Yorum

Sheldon isimli okurun asıl gönderisini gör
Bugün de üç kelime ifade edersek; Panoptikon (izlenme korkusu), Post-Truth (gerçeğin önemsizleşmesi) Overton Penceresi (kabul edilebilir sınırları) İnsanın yeni evrimi ve gelişen beyin senkronunu bunlarla ifade edebiliriz :)
Bu ve benzer distopik çevresel koşullar sayesinde minik modifikasyonlar geçireceğiz kaçınılmaz olarak ama gözle görülür düzeyde makro evrime dönüşemeden türümüzün sonunu getiririz muhtemelen bu gidişle. Adamlar 60.000 nesil boyunca aynı sıradan hayatı sürmüşler ama biz 2-3 nesil sonrasında Dünya'nın yaşanabilir bir yer olarak kalabileceğinden şüphe duyuyoruz. Bir de şu sıralar tarihte ilk kez bir neslin (z kuşağı) kendisinden önceki nesilden daha düşük zekalı olduğuna dair haberler çok popüler oldu. Onunla ilgili olarak da sonucu dümdüz yorumlamak yerine tahmin ettiğim şekilde, aynı ölçülebilirlikte geri düzeyde olmasından ziyade farklı bir yapıda geliştiği ve uyum sağladığı şeklinde bakmak lazım. youtu.be/Coq83It_bHg?si=...
Sheldon
Sheldon
Video ozet olarak Psikolojiye göre bu, insanların daha az zeki olduğu anlamına gelmez; çevresel değişimler ve bilişsel becerilerin kullanım şeklinin değiştiğini gösterir. Bunun üzerine konuşmak isterim; Uyum yeteneği" (adaptability) ile "derinlik" (depth) arasındaki o gerilim farki nedir? Mekanizma mı, Yoksa Yönelim mi? Zekayı sadece bir yöne (örneğin teknolojiye) kanalize edilmiş bir beceri seti olarak görmek, zekanın özündeki "kapasiteyi" tam olarak açıklamaz. "hacim", yani zihnin karmaşık problemleri çözme, soyutlama yapma ve özgün bir değer üretme potansiyeli, sadece bir araca (akıllı telefon vb.) bağımlı kalıyorsa, bu bir gelişimden ziyade bir uzmanlaşma daralması olarak görülebilir. Eğer bir nesil, bilginin kendisini değil de sadece yerini biliyorsa, bu durum kriz anlarında veya internetin olmadığı bir senaryoda "zekanın felç olması" anlamına gelmez mi ? Zekanın ile ilgili belki diyebileceğimiz sey bilişsel bir tembellik belki. Bununla ilgili de çalışmalardan birini örnek gostermek isterim; Alman nörobilimci Manfred Spitzer, bu durumu "Dijital Demans" (Dijital Bunama) olarak tanımlıyor. Tezi şu: Zihin, çevresel araçlara (navigasyon, arama motorları, yapay zeka) ne kadar çok güvenirse, kendi bilişsel yeteneklerini o kadar çok kaybeder. ​Bir kası kullanmazsanız o kas erir. Z kuşağının yaşadığı durum; zekanın yokluğu değil, zekayı çalıştıracak olan "zihinsel efor" kapasitesinin teknoloji tarafından ele geçirilmiş olmasıdır. Bununla iligli Idiocracy" (Ahmaklar) filmi, izlemeni tavsiye ederim.Ahmaklar" filmi, zekanın artık hayatta kalma kriteri olmaktan çıktığı bir dünyayı hicveder. Eğer konfor, zekanın önüne geçerse; insanlık kendi yarattığı teknolojinin içinde zihinsel olarak boğulan bir tür haline gelebilir.
O filmi çok duydum ve izleyeceğim. Farklı bir perspektif kazandırdığı kesin. Zeka sadece doğuştan beraberimizde getirdiğimiz mekanik bir donanım değil sonuçta. Bu donanımın farklı kombinasyonlarda ve çeşitlilikte kullanılabilme hali, süreci aynı zamanda. Bir de zekanın çok fazla halen daha tanımlamamış bile olan boyutları, türlerini düşününce bariz ve genel bir zeka ölçümü mümkün desek bile yine de salt sayısal bir dereceye nihai kesinlikte indirgeyemeyiz bence. Evet bariz aptal birini tespit etmek kolay ama bir noktadan sonra zekanın farklı yönlerinin ne ölçüde potansiyel barındırdığı, ne ölçüde harekete geçip işlevsel olduğunu eksiksiz ölçmek bence zor. Ben de yeni döneme uyum sağlayan zeka yapısının makbul olduğunu düşünmüyorum aslında ama mecburen şartlar nedeniyle aynı şeylere maruz kalan insanlar haliyle aynı çıktıları üretiyor. Teknoloji bir gün sonlanırsa ilk insan gibi hazırlıksız ve boşlukta kalınacak bir anda doğru. Ama bu her çağın her insanı için geçerli bir durum: yani bulunduğu paradigmanın dışında bir dünya yapısına bir anda maruz kaldığı anda herkes aynı şeyi yaşama riskine sahipti; Uçurum belki bugünkü kadar endişe verici olmasa da. Ama genel olarak zekanın tembelleşmesini ve sürekli kolaya kaçma refleksi geliştirmesindeki sıkıntıları anlıyorum. Ben de isterim ki daha geniş çerçeveli ve bağımsız zihinler serpilsin. Öğrenmeyi öğrenme, dişini sıkma, sistem yaratma gibi beceriler köreliyor gibi gözüküyor. Bu hazırcılık ve hız alışkanlığı bir gün yarı yolda bıraktığında ne olacak sorusu bir endişe kaynağı oluyor. İnsanlığın en büyük problemlerinden birini gezegenin taşıyabileceği kapasitenin üstünde bir popülasyona sahip olmamız olarak görüyorum. Gıda, su, hijyen, eğitim, sosyolojik yapı vs. her şeyi bozuyor bu durum. Çok daha az ama sürdürülebilir bir nüfusla ve yaratıcı, özgür düşünceyi destekleyen refah bir yapıya ihtiyacımız varken git gide cyberpunk tarzı bir yaşama doğru ilerliyoruz.
Sheldon
Sheldon
Açılımı şöyle okuyorum; Kalabalıkların Yarattığı "Sosyolojik Erozyon" Yüksek Teknoloji, Düşük Yaşam Kalitesi ​Milyarlarca insanı doyurmak, eğitmek ve kontrol etmek zorundaysanız; "yaratıcı ve özgür düşünceyi" destekleyemezsiniz. ​Bunun yerine "seri üretim" insan modeline geçersiniz: Aynı şeyleri tüketen, aynı eğitimi alan ve sorgulamayan kitleler. "Refah ve özgür yapı" hayalinin tam zıddı olan bir "sürü psikolojisini" besliyor. insanlığın evrimsel bir sıçrama yapmak yerine, teknolojik bir hapishaneye kendi rızasıyla girmesini anlatıyorsun adeta. Bu noktada sormak gerekir: Acaba teknoloji, bu nüfus krizini çözmek için mi var, yoksa bu kalabalıkları daha kolay yönetilebilir "ahmaklar" haline getirmek için mi bir araç olarak kullanılıyor? Okuduğum sosyoloji kitapları Oracle" (Kâhin) gibi bugünün hapishanesini ve bu yığınlarin nasil eriyecek sunger gibi emilecegini aktarıyor. Her ne olursa olsun mutlak bir simülasyon yıkımı bu.
Milyarlarca insanın sınırsız olmayan kaynaklarla idare edilmesi meselesi gerçekten her an patlamaya hazır bir bomba gibi geliyor bana. Yaratıcılık, özgür düşünce gibi arzuladığımız hedefler oldukça geri planda kalacak birçok insan için. Bir yandan ultra lüks ve haddinden fazla refah yüzünden uyuşuk ve tembel beyinler, diğer yanda ultra yoksulluk ve var olma mücadelesi içinde geri kalmış zihinler... İnsanın en optimum gelişimi için bence dengeli bir ortam gerekiyor. Eskiden tek bir davaya adanmışlık, bir fikri ölümüne savunmak ve peşinden gitmek, canını feda etme pahasına benimsemek vardı. Şimdi ise dağınık dikkatler, odaksız ve anlık hazlar, idealsiz ve ideasız hayatlar var. Eskisi de çok iyiydi demiyorum bu arada ama farklı yani. Daha da öncesinde yine büyük davaların insanları yoktu. Kendi minik kabilesinin günlük rutin ihtiyaçları uğruna didinen basit canlılar vardı. Hayatın anlamı ve ne şekilde değerli olabileceği üzerine yorumlamaya da çıkıyor bu konu aynı zamanda. Dönemin ruhu (ki bu dönem belki de pek ruh taşımıyor) bana da çok uymuyor açıkçası. Ama geçmişteki fanatizm, savaşlar, haksızlıklar vs. bakınca yine ideal bir dünya yoktu. Sorgulama, yaratma, anlama imkanına sahip az insan vardı. Bugün kendini ifade etme ve ortaya koyma imkanı var gibi gözükse de bu durum oldukça yüzeysel yaşandığı veya kitleler içinde sessizce kaybolduğundan insanı yeterince tatmin de edemiyor. Bazen şöyle düşünüyoruz bir de: sanki her şeyi, insanlığın tüm gidişatını eksiksiz ve kusursuz planlayan birileri var ve tüm gelişmeleri, hayatı anlık olarak onlar kontrol ediyor ve karar veriyorlar. Böyle bir şey yok. Dünya artık o kadar büyük ve karmaşık bir yapı ki geleceği hiçkimse tam istediği şekilde tasarlayamıyor, engelleyemiyor veya tamamen yönlendiremiyor. Birçok gelişme otomatik olarak ve kendiliğinden ilerliyor. Hani bir masanın başında örneğin 1950 yılında oturup da "Haydi bütün insanları gerizekalı yapalım ve koyun gibi yönetelim. Bunun için de önümüzdeki 200 yılda madde madde şunları uygulayacağız." falan demiyor, dese de buna kimsenin gücü yetemez zaten. Ama bir şekilde dünya bir yola girdi ve ilerliyor. Rasyonalite çerçevesinde bu gidişatı tersine de çeviremiyoruz. Her şeyi teknoloji çözsün, yapsın, yapay zeka tasarlasın vs. Peki insanlar ne yapacak? Sadece ölmemek için almaları gereken suni gıdaları tüketip amaçsızca yaşamak dışında? Bizler belli bir zorlukla, mücadeleyle, başarı hissine olan açlıkla, yoğun duygularla, işbirliği gibi şeylerle yaşamaya yatkın canlılarız. Şu an kimse tam olarak nereye gittiğimizi veya ne yaparak uygun bir formül bulabileceğimizi bilmiyor. Ama durdurulamaz bir trende ilerlemek durumundayız bir yandan da. Şahsi zihin koruma tedbiri kapsamında olabildiğince bu hızlı ama şuursuz akıştan bir nebze izole olabilmeli, rasyonel bakış açısını kaybetmemeli, sorgulamalı, resmi birkaç adım geriden daha geniş görebilmeliyiz. En nihayetinde de öyle veya böyle öleceğimizi de bilerek kendimizi çok kaptırmamak ve basit şeyler için çok da yıpranmamayı bilmek lazım.
Sheldon
Sheldon
​Hızlı ve şuursuz akıştan izole olmak, dünyadan kopmak değil, seçici bir geçirgenlik kazanmaktır. Bu da enformasyon diyeti ve izolasyonla bilinci korumaktan geçiyor.
Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.