SEVİNMİŞTİR RAHMETLİ
Ömrü boyunca hep bir köşede yaşamıştı. Ömrü boyunca dediğim, bildiğim son iki senesi. Sessizdi. Sessizce yemek yer, sessizce camiiye gider, sessizce sinirlenir, sessizce sevinir, sessizce üzülürdü. En sonunda sessizce öldü.
Dostu düşmanı, düşüncelerinin pek de önem arz etmediği bu konuda sürekli fikir beyan ediyorlardı; herkes artık ölmesi gerektiği noktasında birleşiyordu. Öyle ki, alay konusu bile olmuştu. Kendileri yeni dünyaya geldiğinde; en aciz dönemlerinden geçerken korumasına muhtaç oldukları adamı şimdi yaşama yakıştıramıyorlardı. Saçlarının dökülmesine katlanamayan insanlar koca bir ömrü bırakıp gitmeyi hafife alıyorlardı.
Daha sağken görmezden gelmeye başlamışlardı. O köşesinde oturuyor, yaşam önünden akıp gidiyordu. Bir biblo gibi arada bir kaldırılıp sehpa siliniyor, sonra onun tozu üstünkörü alınıyordu; gözden düşmüş bir eski zaman modasıydı.
Ölmeden önce o da yaşadı, muhakkak. Bebek oldu, ağladı; çocuk oldu, oynadı; genç oldu, sevdi. Hatırlamaya mecali olsa buna değer bir çok anı biriktirdi. Ömrünün son demlerinde başı önüne eğik, kambur yürüyüşünü görenler, gözü toprağa bakıyor, deyimiyle gülüyorlardı. İnsanlar bir ortamda istenmediğini, yokmuş gibi davranıldığını hissettiğinde sinirden elleri titrer, suratları asılır; rahmetlinin de son zamanlarda suratı hep asıktı; eli ayağı durmuyor, zangır zangır titriyordu. Onu da yaşlılıktan sanıyorlardı.
Hep mahcup duruyordu. Oturduğu yerde eğretiydi, sahiplenemiyordu. Her an, kalk sen ordan, denecekmiş gibi tedirgindi bakışı. En sonunda bunu da yaptılar hastanede. Önce yatağından alıp morga indirdiler, oradan da alıp tabuta yatırdılar. Bir süre nereye koyacaklarını bilemeyip omuzda taşıdılar, sonra bir çukura bıraktılar. Omuzda taşınmayı yadırgamıştır rahmetli. Öleceğini önceden bilse camiiye giderken ki ayağını sürükleyişiyle mezarına gider kendi girerdi. Soğuktan morarmış olmasa utancından kızarırdı.
Onu orada bırakıp evine geldiler, iyi de yaptılar; aksi içine sinmezdi. Onca insanın karnı aç, evde pide soğuyor. Çok düşünceli şu hısım akraba, oğullarının ağlamasına fırsat vermiyor. Misafirlere yemek yetiştirme kaygısıyla oradan oraya koşturuyor. Çay da hazır sıcak sıcak; sigarayla iyi gidiyor. Mutfakta hummalı çalışma sürüyor. Konu komşu, gelen gelmeyen kim varsa nasipleniyor. “Çocuğa meyve suyu verir misiniz, kuru kuru gitmiyor?!”
Eş dost sağ olsun, kızlarını da boş bırakmıyor. Biri ağlayacak oldu mu tesellisini veriyor. “Öyle ağlama günahtır!”, “Öyle bağırma ayıptır!”, “Ölüm Allah'ın emri, herkes gidiyor!”. Kefeni kollarını sıkmasa bağrına basardı rahmetli.
Rahmetli her şeyden haberdardır da bir tek Kur’an’ı duyamıyordur. Odadaki fısıldaşmalar iki ağız olmuş tek ses Kur'an'ı bastırıyor. Kadınlar göz ucuyla birbirini süzüyor. Hepsinin konusu aynı; sağ çaprazındaki; oda fokur fokur kaynıyor. Bazısının ellerinde tesbih, bir gözleri kapıda, zikrin tonlamasıyla genç kız işaret ediyor. En az iki oğlan anası gelin sahibi olmuştur cenazesinde; üstünde toprak olmasa hayırlı olsuna gelirdi rahmetli.
Herkes bu kadar kıpır kıpırken hanımının sesi çıkmıyor. Ev dolusu misafir, kadın dönüp bakmıyor. -Yaşlının ölümüne ağlamak ayıp- gözündeki yaşı sahiplenmiyor. O da tanışmış sessizlikle, başsağlığına karşılık “Sağ ol”ları duyulmuyor. Elleri dizlerinin üstünde, birbirine mukayyet oluyor. Hafif hafif titremeye başlamış, garipsiyor. Geleni gideni uzaktan seyrediyor. Uzaklaştı dünyadan, kimsesiz hissediyor. Kocasının, tek başına bırakıp gidişine içerliyor. Her an kalkacakmış gibi koltuğun ucunda oturuyor. Hanımı arkasından gitmeye niyetli; sevinmiştir rahmetli.