Bunca yıl maddeyi elde etmek için çektiğim sıkıntı ile nereye varabildim? Peki manaya, yönelenin gideceği yol hangisi olmalı? Kur’an ve sünnet deyip Sünnîliğe mi itibar edilmeli, yoksa gelenek deyip Batınî mi olmalı? Babaîlik veya Kalenderîlik elbette hoşuma gidebilir, ama uzaktan uzağa duyduğum Halvetî yolu da kalbimi okşuyor. Peki ya Sarı Saltuk Ata, ya Kırşehir’de Ahi Evran ve Konya’da yeni yeni yayılmaya başlayan Molla Celaleddin’in nasip kapılarına ne demeli? Tebessüm Sultan madde ile manayı harmanladığı eşiğinde bana nefes teklif etmişti; iyi de Sulucakarahöyük’e tekrar varırsam, Sahip Perende ile diğer arkadaşlarım köyden havadis sorduklarında ne demeliyim, ne diyebilirim? Bu derece kararsızlığım belki de büyük öfkemden; yahut öfkemin büyüklüğü bunca kararsızlığımdandır... Bilemiyorum... Yağmurun sesi güvercinlerin “hu-hu”larına karışıyor... Sitare aklımda paslı bir çivi... Her gün biraz daha içime yayılan sızı... Elleriyle dokuduğu heybeye yüzümü gömüp uyumak istiyorum; yorgan bedenimi dövüyor, gözyaşlarım uykumu kovuyor. Sitare!.. Belki bilmiyorsun, ama sesini duymayı, yüzüne bakmayı çok özlüyorum. Sitare, rüyama girsen, bir kez gülümsesen bana!.. Sitare, beni kendine alıştırdın da neden bırakıp gittin?!.. Yalvarırım Sitare, bir kez gülümse bana!..
Bu cümleden sonra böyle devam ediyor.