Siyasetin rasyonalitesi aşınıyor. Toplumsal sermaye tükeniyor. Duygu ve algı yönlendirmesine dayalı söylenti siyaseti, akla hitap eden proje siyasetinin yerini alıyor. Böyle bir ortamda gerçekler değil sadece inançlar çarpışıyor.
Aslında korkulup durulan faşizm çoktan gelmiştir. Modernitenin en totaliter versiyonu, bize teknoloji marifetiyle insan kişiliğinin her veçhesine nüfuz edileceğini telkin etmektedir. İnsanoğlunu sırlarından mahrum eden bu yeni faşizm, bizim hakkımızda hiçbir şeyin gizli kalmayacağına her şeyin günün birinde faş olacağına ikna etmektedir.
Liberal demokrasilerin doğru bilgi ile bilgilenmiş etkin bir yurttaşlığa dayandığı söylense de yurttaşlar ellerindeki yalan bilgi ile karar vermek zorunda kalır veya onlara sunulan bilgiyi eleştirel bir süzgeçten geçiremezse, politik sistemin meşruiyeti yara alır.
“Bir toplumu bir arada tutan şey, o toplumun anlamlar dünyasının bir arada oluşudur,” demişti Castoriadis, Türkiye her gettonun kendi anlam dünyasını ürettiği, insanların birbirinin konuştuğu dili anlamadığı bir Babil Kulesi’ne benziyor giderek. Her getto kendi mazlumiyet ve dayanışmasını tahkim etmek için “biz ve onlar” ideolojisine yapışıyor ve muhataplarını kendi mutlak mazlumiyetine ikna etmek istiyor. İdeolojinin en önemli işlevi duyguları harekete geçirmesidir ve ideoloji artık sadece düşman ve nefret üretiyor.