Be Kadın

Bana umutsuzluklardan bahsetme be kadın
Mevsimlerin başını döndüren gülüşlerin varken
Ne bu vazgeçmişlik en güzel çağında
güçsüz müsün? aciz misin? ne duruyorsun
sen çıkartmazsan, ruhundaki kiri pası
ben gelir soyarım

veririm sırtına en ağır yükü, kelimelerin
değmesede olur inan, elime elin
Sözlerimi yıldızlara emanet ederim
kanatlarını görsün yeter ki gözlerim
çırılçıplak ruhunu
rengarenk şiirlerimle boyarım

yanaklarının pembesidir benim kanım
nemli dudaklarının mavisi heyecanım
özgürlüğüne kanat çırp hadi
dindirecek tek şey bu açlığımı
gökyüzünde öylece süzülüşünü izler
izler de doyarım..

Oğuz Beyiniz / Auri, bir alıntı ekledi.
18 May 23:48

Dedem yağdırıyor!
El öpmek niçin? İstersen konuşalım. Yalnız sözden ne çıkar! Kim bilir şimdiye kadar kaç hayvan yükü kitap okudun. Ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanların bilgisi nedir? Bencillik ve zevklerin ihtiyacı olan sanatlara ait şeylerdir. Ancak hak ve gerçekle ilişkili ne bilirler? Hiç! Akla ait denklem ile hakkı açıklamak mümkündür. Fakat bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım? Harf dizisi ile felsefenin esası bilinir mi?

A'mak-ı Hayal, Filibeli Ahmed Hilmi (E-kitap)A'mak-ı Hayal, Filibeli Ahmed Hilmi (E-kitap)

Necip fazıl kısa kürek
Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta! 
Baba katiliyle baban bir safta! 
Bir de, geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! 
Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak.

Ne ayak dayanır buna, ne tırnak! 
Bir âlem ki, gökler boru içinde! 
Akıl, olmazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu? 
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı; 
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı. 
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil; 
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler, bugün 'maruzât'! 
Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş, kim eder azat? 
Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem...
Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil; 
Sayım var, maltada hizaya dizil! 
Tek yekûn içinde yazıl ve çizil! 
İnsanlar zindanda birer kemmiyet; 
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat; 
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccâdemin yününde şefkat; 
Beni kimsecikler okşamaz mâdem; 
Öp beni alnımdan, sen öp seccâdem!

Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan! 
Dakika düşelim, senelik paydan! 
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin; 
Köpük köpük, duman duman erisin!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler; 
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
Duvar, katil duvar, yolumu biçtin! 
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar; 
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep, ölü ve mezar? 
Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? 
neşe göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık; 
Dünyaya kapalı, Allaha açık.

Dua, dua, eller karıncalanmış; 
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu; 
İplik ki, incecik, örer boşluğu.

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş; 
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş! 
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin! 
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte! 
Ölsek de sevinin, eve dönsek de! 
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! 
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! 
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

Siz,Biz,Onlar...
O an saplandı...
Yakıcı, bir o kadar yıkıcı...
Nasıl bir his...
Boynum da asılı kalan sancı...

Biz...

Ne idik biz?...
Kim idik biz?...
Ne idüğü belirsiz iki kişilik...
Nerede başlamıştı hikayemiz?...
Hangi sonun başlangıcına denk gelmişti düşlerimiz?...

İki kötürüm idik biz...
Hem kör, hem sağır...
İkimizin yükü kendine ağır...


Dünün yaralarını sakınan...
Bir mecburiyetten mütevellit, benliğimizde mevcut bir delilik...
Her oyun iki kişilik...
Büyüdükçe büyüyen kara, koca bir delik...
Ha yuttu, ha yutacak...


Paslı çivilerle dolu çocukluğumuzun yolları...
Papucumuz hep delik...
Bir damla kan sızar, kurumuş damarımız dan...
Her sokakta, olmazsa olmaz, bir ayak izimiz...
Tetanoza kafa tutan adımlarımız...
Kesik, yanık, yara nedir bilmeden...
Koşar adım terk ettiğimiz anılarımız...
Hepsi bir ders oysa, hepsi bir hatıra...
Hepsi bir ben, hepsi bir biz...

Kim idik biz?...


https://www.youtube.com/watch?v=3z0IT3bXm_E

İki hamal küfeleri dolu dolu, yolda yürüyorlar.
Biri neşeli şarkılar söylüyor. Diğeri sus pus. Gücü anca yükünü sırtlamaya yetiyor.
Diğerinin neşesi sinirini bozuyor sonra, kendini tutamayıp soruyor:
- İkimizin de yükü aynı ağırlıkta. Ben bu kadar zorlanırken sen nasıl böyle rahat olabiliyorsun?
Gülümsüyor diğeri, “Küfemde bir meyve var ki, her yükü hafifletir” diyor.
Gözleri büyüyor ötekinin. “Ne ola ki o meyve??”
Arkadaşının omzuna vurarak sır verircesine fısıldıyor hamal, “Sabır. “

Alıntı

Yanına yıldırım düşse kılı kıpırdamayan, birinin içinden bir 'çıt' sesi gelse pâre pâre pârelenen insanlar da var.
Yazmaya tâkât yetmeyene harf neylesin, neylesin!
“Sen insanı ne sandın” dedi meczup, “dağların sırtında taşıyamadığı yükü o kalbinde taşıyor!”

Dün gece Haruni kardeşimizin #29659531 gönderisene

"Bir arkadaş da ileriye doğru Yeraltı Edebiyatı etkinliği yapsa nasıl olur acaba? Bilmiyorum daha önce yapıldı mı ama bence güzel olur.

Benim aklımda yapmasını istediğim iki arkadaş var ama tabi onların da talip olması lazım :)

Yapmasını istediğim arkadaşların isimlerini verip yükü onların omuzlarına bıraksam mı? "

Yorumunu yapmıştım. Anasayfada ileti olarakta paylaşmak istedim, destek görüp görmeyeceğini görmek maksadıyla.

Ne diyorsunuz düşünceleri alalım? Bence çok güzel olur :)

Ben ona sıkıntılı güz günlerinde
Yedi renkli yaz yağmurları dilemiştim
Kırmak istememiştim duygu filizlerini
Büyük bir ustalıkla susturup içimdeki uğultuyu Rüzgarımı olanca yumuşaklığıyla salmıştım üzerine
İncinmesin diye tek
Acıyı bile ters yüz eden
İncelikli bir gülümsemeyle yüzümde
Ben ona gittikçe soğuyan zamanlarda
Sıcacık bir sığınak olayım istemiştim
İnsanlar içinde üşüdükçe
Güvenle gelebileceği
Kuşların kanatları neden vardır?
Bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince? Bulutlar gökyüzünün yükü müdür, süsü müdür?
Tutsağı mıdır rüzgarın, sevgilisi midir? Konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince Yanıtı olmayan sorularda boğmak istememiştim
Ben ona sabah olamasam da
Dingin bir ikindi olayım istemişimdir
Herşeyin usul usul durulduğu saatlerde gelsin Yüzünde uçuk bir gülümsemeyle
Yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına
Serip üzerine yapraklarımın ağırlıksız yorganını Dinlendireyim istemiştim
Üşütmek istememiştim.
Ben ona ne istemişsem bu yalnızlık aylarında Gecikmiş... İnce... Güzel ve uzak...
Biraz da kendime istemiştim
Sevgi adına
Şükrü Erbaş

İsmail | Synergy, Dört Kardeştiler'i inceledi.
13 May 20:56 · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

Bu gün anneler günü ve tüm annelerin bu özel gününü kutlarım. Tabii Zeynep Demircioğlu ile Ayten Gökçer'in oynadığı, unutamadığımız '' Anneler Günü'' filmine fon müziği olmuş Hülya Kırbağ'ın seslendirdiği o güzel parçayı bırakıyorum:
https://www.youtube.com/watch?v=4uznrdd-xXk

Bir köy, bir dram, dört kardeş, dört yetim, tek acı...

Gülten Dayıoğlu, yıllardır kütüphanelerimizi, okullarımızı verdiği güzel eserlerle adeta süslemiştir. Yalnız okullarla kalmamış, gönlümüze de ismini kazıtmıştır adeta. Tabii Dayıoğlu'nu özellikle 70 ve 80'ler kuşağında çocukluğu filizlenmiş büyüklerimiz daha iyi bilir. Günümüz çocuk ve gençlerine ise; her toplulukta adını anarak, yıllarca basılmış değerli kitaplarının, yine aynı şevkle basılarak, onlara bu büyük hazineyi tanıtmak herkesin görevidir. Nasıl ki çocuk edebiyatında Kemalettin Tuğcu, erkek bir yazar olarak bir yolu tuttuysa, yine Gülten Dayıoğlu da, yeri geldi bir anne yeri geldi bir öğretmen profilinde, kadın bir yazar olarak, o da ayrı bir yol tutmuştur. Tabii bu yollar en güzele, mutluluğa, sevince, dostluklara çıkmıştır hep. Başöğretmen Atatürk'ün ışığında süregelen bu ilim, fen, aydınlık dolu bir yol gözümüzü açmış, fikirlerimizi yontmuş, geleceğe daha bir umutla bakmamıza vesile olmuştur.

Yazar ve eserine bakacak olursak, öykümüz küçük bir köyde geçiyor. Efendim işte, muhtarıyla, delisiyle, tezek kokusuyla, papatyalarıyla, sabah öten horoz sesiyle ve en önemlisi resimlere tablo olmuş güzel bir köy hayatını yaşıyoruz sayfalarda. Söğüt ağacından yapılan düdükler filan da kitaba girdi mi bir anda, kendimi, küçüklüğümü köyde geçirdiğim zamanlarda hatırladım. Ne tatlıydı, ne hoştu... Eskiler bilir, söğüt ağacından bir parça kesilir, bir bıçak veya çakı yardımıyla kesilir ve üstüne vurarak tekerleme söylenir:
Öt bari, öt bari ötmesen de çık bari... sesleriyle neşemizden geçilmezdi. Çocuk olmak iyidir. Dedemin de bir lafı var: Akıl ermedik iyi bir şey. Yani çocuklar -bazen kurnaz olsalar da:) - küçükken çoğu şeye aklı ermez, gezer, tozar, para varmıymış yokmuymuş bilmez ya, işte dedem de eskiden babamgile çocukken, tebessüm ederek bu cümleyi söylermiş.

İşte biz de eskileri hatırlayarak bu eserde dört öksüz kardeşin dramına şahit oluyoruz. Annesizliğin ne kadar büyük bir yıkım olması, hele ki dört kardeşten en büyüğü olan Feten'in üzerine diğer üç kardeşin de yükü binerse, acılar kat kat artıyor, keder hiçbir zaman gitmiyor üzerlerinden. Bu öykü devam ederken bir yandan çocukların dramına, hüznüne ortak olurken, bir yandan da insanlığımızı sorguluyoruz. Bir evde baba yoksa hayat bir şekilde gidiyor ama ya anne, işte bir evde ana olmadı o ev, hayat boyu ateşi sönmüş ocak, dumanı tütmez bir baca oluyor. Bu yüzden anne ve babanın kıymetini bilmek lazım. Feten gibi öksüz kalmış kardeşlerimizi anlayarak, onların ellerinden tutarak bir nebze de olsa kederlerine ortak olmamız gerekiyor. Hayata bizi bağlayan hep umuttur, umut da annelerin kalbindedir...