• Bilmelisin ki... bilmelisin ki...
    Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez. 

    Bilmelisin ki... 
    Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır. 

    Bilmelisin ki... 
    Karsındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor. 

    Bilmelisin ki... 
    Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. 
    Gerçek aşkların da! 

    Bilmelisin ki... 
    Tecübenin kaç yasgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, ne tür deneyimler yaşadığınızla var. 

    Bilmelisin ki... 
    Aile hep insanın yanında olmuyor. 
    Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz. 
    Aile her zaman biyolojik değil.

    Bilmelisin ki... 
    Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir. 

    Bilmelisin ki ... 
    Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. 
    Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor. 

    Bilmelisin ki ... 
    Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin için dönmesini durdurmuyor. 

    Bilmelisin ki ... 
    Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.

    Bilmelisin ki ... 
    İki kişi münakaşa ediyorsa, bu birbirlerini 
    sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez. 

    Bilmelisin ki ... 
    Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. 
    Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır. 

    Bilmelisin ki ... 
    sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.

    Can Yücel - Bilmelisin ki
  • Uzun bir aradan sonra bir kitabı bitirmenin verdiği hazzı tekrardan hatırlamakla oldukça mutlu olduğumu ve sizlerle tekrardan düşünce alışverişinde bulunacak olmamın heyecanını yaşadığımı belirterek yazıma başlayayım istedim. Sizde hak verirsiniz ki hissiyatlar üzerinden bir girizgâh ile pek değerli yazarımız Güntekin’e de selam durmuş olacağım.

    Güntekin’in okuduğum üçüncü kitabı olmasına rağmen diğer kitaplarının ardından ne hissettiysem yine şu an aynı vaziyetteyim; boğazına düğümlenmiş birkaç yumru ile ne diyeceğini bilemez halde... Peki bir aile dramı mıdır yoksa sorgulanması gereken örnek bir vaka mıdır Ali Rıza Bey’in yaşadıkları? Bu soru üzerinden hem kitabı hem de günümüz aile yapılarına dair naçizane düşüncelerimi belirtmeyi umuyorum.

    Ali Rıza Bey kendi halinde kıt kanaat geçinen bir memurdur. Geç yaşında evlenmesine mukabil artarda beş çocuğu ile zor bir hayata merhaba der. Çocuklar büyüyesiye değin ciddi bir sıkıntı ile karşı karşıya kalmaz ancak bir gün bir kızcağıza yardım etmek münasebeti ile giriştiği işin gayri ahlaki nedenlerle ters tepmesi sonucu işinden istifa etmek zorunda kalır ve asıl hikâye bundan sonra başlar. Bu olayın ardından tüm ailenin yükü büyük evlat Şevket’e kalır ve musibetler silsilesi ile bir ailenin dağılışına şahit oluruz.

    Paranın bir arada tuttuğu ailelerin ne kadar çabuk dağıldığına ve para olmadığında ortaya çıkan gerçek benliklere hazır hale getiriyor bizi kitap. Bir baba olarak tek derdin çalışmak, evdekilere maddi anlamda yokluk yaşatmamak amacında isen bunun büyük bir hata olduğunu anlatmaya çalışıyor kitabımız. Sevgiden, saygıdan ve değerlerden uzak büyüyen aile bireylerinin maddi gücün de ortadan kalkmasıyla nasılda farklılaştığını, söylemlerinin ne derece değiştiğini görüyoruz. Güntekin, genel anlamda sorun üstüne sorun her çıkışta bir engelle karşı karşıya kalan karakterlerin yitişini gözler önüne seriyor ve en sonunda ahlak diye direnen ana karakterimize de ahlaksız bir birey olarak veda etmemizde bir vehim görmüyor.

    Bundan sonrası günümüz aile yapılarına eleştirel bir bakış açısı içermektedir. Kitapla konu bakımından ilişkili olmasına mukabil bağımsız bir konudur dileyen arkadaşım okumayı burada bırakabilir. Günümüzün en büyük hastalığı sosyal medya ile artık çoğu kavramın yapmacıklaşmaya başladığı hepimizin malumudur. Mutlu olduğuna bizleri inandırmaya çalışan insan sürüleri, annelerine babalarına sürpriz yapan sahtekarlar, can çekişen ilişkilerini gün batımında çekilmiş bir story ile uzatmaya çalışan çiftler ve daha niceleri… Keşke bu insanların fotoğrafları üzerine basılı tuttuğunda gerçeği göster diye bir özellik olsaydı. İnanın bu onlar içinde biz tiksinti içinde olan insanlar içinde en iyisi olurdu. Kitabın karakterleri Leyla ile Necla’nın misafir varken can ciğer, misafir gittiğinde ise kedi köpek oluşu gibi…

    Gerçeğe gittiğimizde mutsuzluğun dibini görenleri, anne babalarının kalplerini kıranları ve birbirine küfürler savuran çiftleri görebilseydik keşke. Neden kendimizi kandırmak istiyoruz ki yoksa Prestijde ki o meşhur sahne hepten tek gerçeğimiz mi olmuştu yani biz gerçeği bilmek istemiyor da kandırılmak mı istiyoruz. Sadece aile, sevgili ya da arkadaş ilişkilerimizde değil siyasette de böyle durum. Her şeyin o kadar kötü gittiğini içten içe bildiğimiz halde bir şeylerin iyi gittiğini söyleyen haber kanalarına veyahut gazetelerine ihtiyaç duyuyoruz. Gerçek ile karamsarlık birbiri ile bağdaşmış durumda ve çıkış için hiç ışık gözükmüyor.

    Joker gibi bir delinin gelip bu topluluk artık yok edilmeli deyip hepimizi yeryüzünden silmesini isteyecek kadar karamsar olmak istemiyorum ama her geçen gün yapmacık insanları görmekten, haksız hukuksuz bir dünyada nefes almaktan mustarip olduğumu itiraf etmem gerek.

    Güzel günler göreceğimiz geleceği umut ediyor, karamsarlık çukurundan kurtulmak istiyorum. Okumak güzel şey aynı zamanda gerçekleri gösterdiği içinde tehlikeli. Kandırılmış bir adamın sahte mutluluğu mu? Hiçte fena durmuyor bu haliyle ama bu mutluluk için zannediyorum ki geç kalan bir adamım ben, geç kalanlara selam olsun, keyifli okumalar diliyorum.
  • HÜLYALARIYLA ÇIÇEKLERİNİ SULAYAN KADIN'A İTHAFEN

    - 3 Ağustos

    Yalnızız için, yalnızca bir kitap deyip geçmemek lazım. Zira Bir Kadının Gözyaşları var bu kitabın içinde, bir kadının ruhu buradaki sözcüklerle alev alev yanıyor. Yalnızız, kendinden öte bir şey taşıyor.
    "Ben bu sırrın ağır yükünü taşıyamıyorum!" diyor.
    Kim? Peyami Safa mı? Yoksa onun hayat verdiği kahramanı mı? Yo, hayır, o söylüyor bunu- ruhu bu satırlarda olan, o! Sükut. Anlatıyor; "İçim, ah!.."
    Çünkü "içinin haykırışı" bu sözler.

    Onunla konuştum akşam. Sesi özlem ve bazı belirsiz uzaklıklarla doluydu. "Aklımdan geçtin bugün"dedi, seni hatırladım bir an..."
    Ne güzel bir tevafuk oldu, dedim. Çok şaşırmış ve bu tesadüfün manasını anlamaya çalıştım. Zira onu ben de düşündüm. Şiddetle önerdiği kitabını okuyacağımı haber verecektim. Nihayet başlıyorum, dedim ona.
    "Off!" dedi, "ah! ve yine ah!.."
    Sesi duvarlarıma değdi, mazide yankılandı. Ah! ki ne ah! dedim.
    O anın içine mahkum edilmişsin, görüyorum. Solmuş ve tâkatten düşmüşsün, görüyorum.Mevzu bahs oldukça gözyaşlarına hakim olamıyorsun, çıkamıyorsun o andan. Her şeyinle bağlanmışsın, görüyorum.
    Ah, ne zor söyleyemediğinden seni anlamak. Anlamak ve anlatabilmek! Çepeçevre sarmışsın etrafıma, içimi. Bir adım, bir an bile gidemiyorum öteye. "Yalnızız!" diyorsun, yalnız.

    - 4 Ağustos

    "Içimde bir parça Yalnızız! diye hıçkırıyor hep."

    "Evet bir isyan var içinde"
    içinde kaç yıl boyunca tuttuğun bu çığlık, bu acımasız, bu devingen, bu iç parçalayıcı, bu tüketen, bu... bu, çığlık...
    "Sen misin ey Yalnızlık bu haykırış! Fakat bırak beni. Ayrılmak istiyorum. Kurtulmak. Göğsüm sıkışıyor her defasında, ki koparıp atamıyorum. Atamıyorum. Ah, kalbime mukayyet olmalıyım!"

    "Uzun, uzun, çok uzun anlar geçer." Geriye döner, senden bir parça bulmaya çalışırım. Yahut ileriye gider, seni tamamlamaya... Bir adım öteye gittin. Döndün, yerinde sabit durdun. Anlattın, anlattın, anlattın... Hıçkırarak, "Yalnızız!" diye haykırdın. "Yalnızız."dedin içinde hep bir parça taşıdın ondan. Sözcükler kifayetsiz kaldı. Kimse duymadı seni senden başka. Bir adım yaklaştıramadın kimseyi kendine. içinde derin kuyular açmış bu sese. Yalnızdın. Simeranya'da dolaşıp durdun bir başına.

    "İçimde bir parça hep Yalnızız! diye hıçkırıyor." diyorsun. Duyuruyorsun onu. Fakat anlıyor mu kimse? O parçanın içinde neyin mevcut olduğunu, onda senin duyduğunun bir başkasının da tam manasıyla kendinde bulundurduğunu ve duyumsadığını söyleyebilir misin? Senin gördüğünü herkesin görmesi mümkün mü? Senin İnce ruhun onda vücut bulmuşsa, her kalın, şekilsiz ruhun kendini ona sığdırması tahayyül edilebilir mi? Bu satırları okudukça ruhunun gizemli, karanlık tarafına ayna tutuyorsun. Karanlık olan o yer aydınlanıyor bu sözcüklerle. Böylelikle o en hassas noktaları görüyor ve onda eriyip gidiyorsun. "Ah, kalbim eriyor! Kalbim! Lütfen, gör, duy, anla halimden! Çığlıklarımı duymuyor musun? Çıldıracağım yoksa Mefharet gibi çıldıracağım!.."

    - 5 Ağustos

    "Ah, sesimi sana bir iletebilseydim! Uyuyorsun. Kalk, diyorum. Hadi, kalk. Okuman gerekiyor. 'Yalnızız'ı oku! Benim bir parçam olan, içimin hep hıçkıra hıçkıra anlattığı ve sesimin duyulabilmesi için ne tür çabalar içine girmiş olduğum ancak bunu izahate tek bir sözcük bile muvaffak olamadığımı görerek -beni düşünerek, aklının bir kenarında bulundurarak oku!" Gülümsüyor ve ellerini önüne birleştirip öylece kalıyorsun.
    "Ah, sesimi sana bir işitebilseydim!"

    - 6 Ağustos

    Bu namütenahi akışta bir düşte buluşuyoruz. Çizgilerimiz birleşiyor ve bir anın içinde yola düşüyoruz. Ruhunun tabiatına eğildim, seni dinliyorum Söyleyemediğin bir yerden sana tutunuyorum...

    "Fakat ben yazamam! Öyle dolu ki içim, ne olduğunu adlandıramam, tanımlayamam..."
    Iki zaman arasında idi, diyebilirsin: Bir geçmişim vardı- ağladığım. Geçmiş? Bir yığın; bir de şimdim var. Şimdi... Şimdi de ne var?

    Gidip "gözlerinin önüne, bulutsuz, masmavi, sakin bir gökyüzü getir. Bulutsuz, masmavi, sakin... Suyun içinde, arka üstü, bir yatağa uzanmış gibi rahat kıyıya doğru yüzüyoruz..."
    Gördün mü, değişen bir şey yok, bakışlarımız farklı sadece. Olansa ikimiz için de aynı. Hiç de zor değil. Bak, işte görüyor musun, çabala biraz. O musikiye benzer sesinle birleştirir onu...

    O "hiç kimseye, hiçbir ifade vasıtasıyla sezdiremeyeceği bir his anının mutlak yalnızlığı içindeydi."

    "Azaldım. Kalabalıklaştım. Yalnız kaldım. Yalnız. Yalnızız!"
    Ne zamana kadar?
    ...
    "Ne garip?"
    Ne zamandan beridir?
    ...
    "İğne batar gibi"
    Takılıp da yerlere sürter gibi.
    "O zaman görmüyordum. Hissediyordum ama anlamlandıramıyorum. Büyüdüm ve yaşıyorum şimdi. Yaşadıkça anlam kazanıyor."

    Ses. Sesini işittim. Musikiye benziyordu, maziden geliyordu. 'Yalnızız'dan! Bir an kendimden uzaklaştım, sana vardım.

    Sayfa 27, "Son Vapur"diye başlıyor.
    Okuyorsun, dinliyorum. Eşlik ediyorum. Sesimiz bir anın içinde birleşiyor. Sesini işitiyorum. Kuvvetli bir his alışverişi, duyuyorum; Ondan öte, görüyorum. Mesafeler kısalıp büzülüyor önümüzde. "Sonra ince bir ıslaklık. Hafif bir titreme. Gözlerinin içine bakıyorum, karanlık; ve soruyorum:
    Ağlıyor musun?
    Gözlerini yumuyor."

    - 7 Ağustos

    Yalnızız. Bu güllük gülistanlık dünyada çorak yaşıyoruz.
    Yalnızız. Serap görür gibi koşuyoruz bazan. Düşe Kalka kaçıyoruz arkamıza bakmadan.
    Yalnızız. Çünkü karanlıkta kalan tarafımızı kimse görmedi. Kaç kişi ışık yakabildi ki o tarafımıza ve aynı anlatabildi? Bir muamma olarak kaldı bir yanımız. Kimse yaklaşamadı.
    Yalnızız. Sen arkana bakıp ümitlerini sayıyorsun. Ben sana bakıp üzerine bulaşan sislerden arındırmaya çalışıyorum seni.
    Yalnızız. Gecenin ışığını yakamadık bir türlü. Sakladıklarını bulup açığa çıkaramadık.
    Yalnızız. Gece gözlerini açmıyor. Uykusu ağır. Sinsilik taşıyor koynunda. Aynaya vermiyor akislerini. Gece bir başına. Biz yalnızız.

    - 8 Ağustos

    "Kendi hisleri içinde kalır." Sözcükleri ile beraber. O dupduru güzellik hayatını daima içinde yaşıyor. Etrafı kalabalıklarla çevrili ama yalnız. Ona bu yalnızlığı yaşatan insanlara yüz çevirmiş. Onu kırıp dökerek içinde yaşamaya mecbur bırakmış ve Yalnızlığa mahkum etmişler. Gölgesini insanlarda aramıyor artık. Sözcük vermeyen bir ruha meyletmiş o: Derya'ya Deniz. İki ses taşıyor içinde: Bir ruhun taşıdığı iki sesi. bazen çalkantılı, haşin, acımasız ve bir o kadar da gaddar; bazan, durgun, sakin ve dingin.
    o müstesna ruhu ancak bu kadar genişlik ve derinlik taşıyabilirdi, ki onda bu ruhun akislerini tamamiyle görebiliriz. Bununla birlikte, içinde sözcük vermeyen bir canlı daha var. Nedir o? Kedi ya da kediler. Bilinmeyen ve müşterek olmayan bir dille ancak bu kadar anlayışlı iletişim kurulabilir, ilişki sağlanabilir. Bu apaçık bir şekilde ortada ki, onun dili sözcüklerde değil, rüzgarda! -Çünkü Rüzgar, gözle görülmez, ona dokunulamaz. Varlığı dokunuşuyla belli olur. Onun ruhuna dokunan da görülmeyen şeyler. Gözlerle görülmeyen. O , karşılıklı ilişkiyi bu şekilde gerçekleştiriyor. Yani bu şeyler onun ruhuna değiyor ve o bu şekilde bir bağ kurarak, içinde büyüterek kendisi haline getiriyor.
    İzahate kalkışıp da yorma kendini. Zira, "Derin tesirler dilsizdir."

    Bu kitabın muazzam bir kitap olduğunu tümüyle inanıyorsun. Onun sen olduğu kanısındasın. Ancak şunu söylemek de gerekir ki, tamamıyla kitabın kendisi o tesiri sağlamıyor. Sana bunca tesir eden sadece kitabın kendisi değil, onun hatırına getirdikleri. ilk okuduğun vakit gözlerinden yaşlar akmasına kadar vardı bu yüzden. Ayrıca o zamanki bakışın, çevresel etmenler ve o anki haleti ruhiyen bu tesire yol açtı.
    Demek istediğim o anda bir hakikat vardı ve o hakikat de sendin. Bu kitap da seni o hakikate götüren vasıta oldu.

    İnsandaki bu iç ya da dip çatışmaların nedeni, varlık ile yokluk arasındaki münasebetten kaynaklanıyor. insanın "varlaşma" hamlesinin yanında bir de "yoklaşma" hamlesi de söz konusu ki, çatışmadan doğan zıtlık, var olmaya olan çabanın neticesidir.
    Peyami Safa'nın da dediği gibi, "Bunların arasındaki devamlı (varlaşma- yoklaşma) çatışmadan doğan bütün zıtlıkların sebep olduğu felaket ve kederlerin hepsi, " olmak dramı" adını alır."

    ilk olarak Meral diye düşündüm. Yanılmışım. Çabuk karar verdiğimi anladım Meral'in kişilik özellikleri ile karşılaştım yengeç burcu olması, hayvanları sevmemesi ve buna benzer zıtlıklarla Meral'in sen olmayacağını gördüm.

    - 9 Ağustos

    O sosyal ve real diye ayırdığın ikiliği, meçhul ve malum olarak nitelendirelim. Malumundan ziyade meçhulüne daha yakınsın. Büyük bir parçan orada. Noksansın yahut yekpare varsın. İşte o meçhul senin yalnızlığın. Onu yalnızca sen malumata çevirebilirsin. Ancak "o meçhule giden yolda" sana bir vasıta lazım. işte onu karşılayan ise Yalnızız.

    "Evet, bir isyan var içinde." Evet, var ama üzeri örtülü. Meçhul bir anda uyuyor. Durgun. Ara ara uyanıp köpürdüğü oluyor, yalana yanlışa karışarak. Hırçınlaşıyor ve sonra hıçkırıklara boğuluyor ve yalnız kalıyor. Yalnız!

    - 10 Ağustos

    Bazı anlarda dışarıdan gelen bir şey, ne kadar kuvvetli olursa olsun, üzerinde hiçbir etki yaratmıyor.Tabii bilinçaltına girmesi muhtemel. Ancak o an bir buhran yaşıyor olabilirsin içinde. Bütün dikkatin kendine dönüktür. Bir düşünce yahut his üzerinde mahpus olabilirsin. Tıpkı o akşamki gibi. Bana önceden altını çizmiş olduğun bir cümleye gösterdin. Üzerinde bir hayli durdun. Verdiği heyecanı ve tesirini coşkuyla anlattın. Ancak şu an da ona rastlayıp muazzam bir telepati ile o sözü seninle paylaşmam üzerinde hiçbir uyandırmadı. o anki psikolojin ile buluşturmam bile heyecan yaratmadı. Buna karşılık sen de alelade birkaç sözle yanıt verdin. Ikinci mesajıma karşılık olarak söylediğimle alakası olmayan bir bıkkınlık hissiyle bir kelime edip sonuna üç nokta koydun. Bunun anlamı, bir şey söyleyemeyecek denli yoğunum yahut yorgunum demek oluyor. Bu duruma sebebiyet verenin ne olduğunu sorduğumda ise bunca üstelememin seni rahatsız ettiğini kâti iyi bir ifade ile ilettin. "Kitap okuyacağım!" Bu sözün sonundaki ünlemi ve içinde barındırdığı hissi tahlil ettim. Bu ünlemde hiddet de var, yakarış da. Nitekim rica da var. Ardından bu sözün etkisini azaltmak için, yani hem karşındakini üzmemek hem de bu kötü halini örtmek için, birincil kişiliğin devreye girdi ve sana "Karşındaki seni düşünüyor, senin için çabalıyor. Ne kadar zor bir durumda olsan da müspet davran."
    Bunun üzerine sen de içinde hiçbir his barındırmayan resmi bir ifade ile, "İlgin ve alakan için teşekkür ederim." dedin, ki bu da birincil ve kisiliğin birbiriyle ne denli çatıştığını gözler önüne koyuyor.

    "Ne yapmalı?" şimdi, ona mı dönmeli, yoksa sükut mu etmeli? İsyan içinde olma her zaman. Çık kendinden. Yorulma, bir müddet dinlen. Arkana bakıp da iç çekme. Biliyorum, tâk etti canına artık ve bu böyle sürsün istemiyorsun. O halde Simeranya'ya dön.

    "Mahzunluğun baygınlık derecesini bilir misin?" Sana sen oranın ağzından soruyorum, meçhul bir kişi olarak: Bilir misin?
    Sen de sen olanın ağzından cevap veriyorsun, o meçhul kişiye, "Evet eşyanın üzerine ince bir sis çöker." İşte biz o meçhul ile malumun ve sorulan sorular ile verilen cevapların bir arada olduğu ruhtayız ve Yalnızız. Yalnız!

    Fakat nasıl "çırpındın, çırpındın..." söylemek için muhayyilen nasıl zorlandı, sığdırdı içine onca şeyi? Nasıl dayanabildi o "Aziz için" Söyle, bir an Kendinden uzaklaş ve söyle, o ince sesini Derya'ya vereli kaç zaman oldu? Sen ki maziyi büyütürsün içinde. Hatıraların çocuklar barındırır.
    Sahi, hoşnut musun bunca uzak olmaktan dünyaya?
    Işığını yak gözlerinin. Dön ve karanlığına eğil.

    "Sen bak nasıl donup düşüyor nağmeler yere
    Sen bak nasıl benizler uçuk, nazreler melül
    Sen bak sitareler nasıl amade-i uful!"

    - 11 Ağustos

    "Ah, dedi." zaman nasıl da aramızda düşman!
    Şöyle, o engin manzaranın karşısında mesud olmak varken, kendimizi sıkıştırdığımızo dar kabdan kurtulup ruhumuza ferahlık vermek varken, fısıltılara kulak verip burnumuza hoş kokular çekip dinginlik bulmak varken, gün batımına karşı, uzak bir hatırayı yâd etmek varken... ânın zincirlerini vurup sed çekiyoruz önümüze. Duvarlarımızın arkasına saklanıyoruz... Kaçmak. Tek çare kaçmak zamandan. Çünkü Yalnızız orada. Boyunduruk altındayız.

    "Ah, dedi, dilim yok ki söyleyeyim!"
    Anlıyorum daha doğrusu seziyorum, dedim ama bütün bunların bir dile sığması mümkün mü? Bütün bu biriktirdiğin ve derinleştirdiğin manalar, yekpare bir mevcudiyete aktarılabilir mi? Taşıyabilir mi yükünü hiçbir dil? Kavrayabilir mi hiçbir zihin? sorarım o halde, Sana bir ayna tutsak ne kadarını yansıtabilir ulvi varlığının?

    "Yaş onun çizgilerinin üslubuna dokunmamıştı." diye düşündüm. Doğrusu daha önce aklıma gelmemişti. Yaş mevzusu ve fiziksel görüntüsü hakkında söz açmadık. Hep ruhundan bahsettik. Ancak onu bütün olarak ortaya koyan varlığının kuvvetli tesiri bundan kaynaklanıyor şüphesiz.

    "Bazen harfler birbirinin üstüne biniyor.
    Karanlıkta yazılmış gibi."

    - 12 Ağustos

    "Içinde mahiyetini anlamadığı halde sezer gibi olduğu bir mücadele vardı."
    Durgun ve sessizsin, görüyorum. Onlar mı, mahiyetini anlamadığın o müphem dalgalar mı? Ruh ve beden ikilemi, diyordun. Tasdik ettim. Yanıldığımı anladımda münakaşamızı aklıma getirdim. Lüzumsuzdu, müteessirim.

    Meral ile Samim ilişkisini okuduğumda aklımda bir soru oluştu: Acaba kendini kitaptan hangi karakterle özdeşleştiriyorsun? Bu ikili ilişkide aklımda böyle bir soru oluşmasının yanında cevabının da belli belirsiz olduğu seziliyordu.
    Kendini en çok hangi karakterle bağdaştırıyorsun?
    " Belki de çok garip gelecek, ama... Samim."
    Gerçekten mi? dedim. Buna inanamadım. Bir an tereddüt ettikten sonra
    "Neden mi?"dedi, çünkü aynı şeyleri yaşamışım. Yalanlardan nefret etmedim. Güzel bir dünyam var içimde. Olayları görüp idrakimde mütevaziyim. Fakat, fakat yine yalnızız."
    Ben de kendimi ona yakın hissettim, dedim.
    Devamında ekledi, "Onun dünyasında Simeranya var. Kaçış yeri. Çünkü insan bazen yorulur, kaçıp sığınabileceği bir yer arar. Simeranya da böyle bir yer işte."
    Evet, şuna da bir açıklık getirmek gerekirse, Samim senin Simeranya yolun, tarafın. Benliğinin bir kısmı. Buna karşılık kaçırdığın bir şey var. Ben aslında seni Meral'e yakın buluyorum. İzah edeyim: Öncelikle sondan başlayalım. Kaçış onda da var. Ikilemin başrolü o. Boğuluyor. Çünkü artık her şey sıkıyor. Fakat sezgileri kuvvetli değil, masum değil, anlama kabiliyeti yok ve... ve en nihayetinde onun Simeranya'sı yok. O da senin bir tarafın. Öyle ama onu almak ihtiyacını duymuyorsun. Çünkü sen hiçbir zaman baş kaldırmadın.- ifadem bağışla- Dik kafalı davranmadın. Fakat bizi birbirimize tamamlayan bir şey var. Hepimiz ayrı vücutlarda biri yaşıyoruz. Yalnızız.
    Durup düşündü. Kısa bir tereddütten sonra, Samim, benim karakterim, dedi Görüyor çünkü."
    Kâfi, dedim.
    Bir şüphe ile donukluk geçirdiğimi görünce,
    "Anlayacaksın." dedi.
    "İnsanın içinde ne kadar başka başka insanlar var. Ne çabuk değişiyor insan."
    Bana hiç kızmadı. Lakayt davrandı çoğu zaman. Sinirlerini bozacak bir hareketim olmadı belki ama bu tür durumlarda birincil kişiliği ona nasıl davranması gerektiğini gösteriyor: Hiç yokmuş gibi! Hiç olmamış gibi!
    Fakat sen yazarken, çevresel etkileri nasıl yok sayarım. Kendimden nasıl çıkarım. En başta sen tabi. Seninle münasebetimiz bu bağlamda gelişiyor. Orada farklı yönlerimizi keşfediyoruz. Farklı insanlarımızı, içimizde taşıdığımız. Halbuki ne lüzumu var, birbirimizin canını okumanın? Sözle yahut sözsüz!

    "Fakat beni bu kadar telaşlandıran şey manalar, manalar..." Duymuyor musun. Her defasında söyledim sana. Mâna arıyorum ben ve realimde olanları. Senin ruhundaki manaları. Ruhuna Ondan yansıyan manaları. Fakat görmüyorsun Ah'lara veriyorsun manaları. yalnızca onlara sığdırıyorsun. O ah'lardan bulup çıkarmamı istiyorsun seni. Bilmiyorsun ki, söyleyemediğin o şey içinde bir dağ kadar yüksek. Yahut uçsuz bucaksız bir ova. Sonsuz gökyüzü. Her şey!
    "Mânalar, mânalar..." diyorsun. Sesini işitiyorum. seziyorum da. Fakat ötesi yok. Ötesi, mânanın vücut buluşu. Gözün önünde ihtişamını sergileyişi.
    Mâna senin her şeyin!

    - 13 Ağustos

    "Ben onu şimdi en çok anlıyorum."
    Saatler ve sayfalar ilerledikçe, taşlar yerine oturdukça ve senin sözlerini de düşününce her şey daha anlamlı hale geliyor. İlk okuduğunda görmüştün. fakat anlamlandıramıyordun. İçini deşen ya da işleyen bir şey vardı bu satırlarda. Müphem bir şey, duyumsuyordun. Uzak anlara yolculuk yapmıştın belki. Hoş vakitler geçirmiştin. 'Sana bugünü gösteriyordu. Şimdi ise sana o günü hatırlatıyor!' işte böyle bir gidiş geliş var. Birbiriyle ne kadar ilişkili ve tamamlayıcı değil mi? Ziyadesiyle görüyorsun.

    Üçüncü bölümde ne vardı seni bu kadar çeken?
    .. dedim ve o nokta senden bir cevap olarak yerine ulaştı. insanın birinci ve ikinci realitesi arasındaki münasebetten dolayıdır ki, bu da ziyadesiyle benim de dikkatimi celbetti. Hakikaten bu bölümün sonları kilit noktayı gözler önüne seriyor.
    "Yani insanı hep yarın görüyoruz. Ya onu seviyoruz birinci realitesi içinde, ya nefret ediyoruz ondan, ikinci realitesi içinde."
    Yani bir anlamda şöyle bir yorum yapmak gerekirse, sevgi gerçekleşmezse, nefret onun yerine alır. Sevginin nefrete dönüşümü.

    "Sen ne için benim bir anımı ebedilik boyunca donduruyorsun?"

    Yalnızız. Çünkü birinci ve ikinci kişiliğiniz birbiriyle uyuşmuyor. Çünkü kimse bizi tam anlamıyla görmüyor, tanımıyor. Birinciye, yani gördüğüne göre değerlendiriyor. Bir tarafımızın hiç farkında değil. Noksan bir bakış. Gerçeğimiz eğilip bakmıyor. Belki de bu mümkün değil. Belki de bu ezelden beri var ve ebediyete kadar devam edecek. O halde İnsan hep yalnız. Yalnızlığa mahkum. Şimdi anlıyorum. Bu yüzden demek insan acı duyuyor. Fakat nedir bunun ilacı, çözüm yok mu?

    Neden bilmiyorum, gözlerim doldu. Yaşanan bu felaket. Kanıma işledi. Trajik. Çok fena. Bütün bunların birbiriyle bağlantısını düşünüyorum. İnsan sonunu kendisi getiriyor ya da ölüm insana dolaylı olarak kendisine sebep gösteriyor. Ölümün hiç alakası yokmuş gibi. O çağırmıyor mu vakit dolduğunda? Vakit dolar mı yoksa doldurulur mu? Üzerinde durmanın lüzumu yok, abes. Yarın bitirebilirim. Heyecanım hat safhada. Tuhaf bir şeyler seziyorum.

    - 14 Ağustos

    "Muhayyilen bir tablo yaptı."
    Bütün şekilleri teferruatıyla çizdin. Yerleştirdin. Onu boyadın. Süsledin. Fakat eksik olan bir şey var. Onu kimseye göstermedin. Kimse görmedi. Bihaberler o tablodan. Çünkü o tablo içindeydi ve yalnızca sen görebiliyordun. Bu kadar geniş ve derin bir tablonun izahını ben yapamazdım. Haddimi aşıyor bu. Birçok kişi benim gördüğümü görebilir. Hatta ziyadesiyle. Ama kimse yansıtmaz bu ulviyeti. Bakışlarımız ne kadar derin olursa olsun, tecrübelerimiz farklı. Tecrübene hiçbir zaman yetişemem. Biçare, öylece kalırım.

    "Tek bir an.
    Hayatta kusursuzluktan en çok bunu bekleyebilirdim."dedi ve bu sözün manasını istedi. Bu anın içinde hangi mananın yattığını. Biraz izah ettim. Fakat, "Şimdi sana izah değil, sadece biraz olsun sezdirebilmek için bu kadarını söyleyebilirim."
    "Özgür olmak istiyorum!.."
    Tek bir an istiyor. Ne için? Neden bir ana sığdırıyor bütün her şeyi. Mana...
    İnsanın zincirlerini kırıp sınırlarını aştığı o an mı? insan bir âna mı ihtiyaç duyuyor bunun için? imkanların sağlandığı...

    Senin yerin Simeranya' da. O kusursuz dünyada. Oraya dön. "Orada insan devamlı bir mâna atmosferi içinde yaşar." Senin yerin orası. Mânâ orada. Varlığının gizi orada..

    "Her şeyi görme, her şeyi bilme,
    her şeyi anlama..."
    Buhranlar... İçine saplanan oklar... Of'lar ve Ah'lar... Bitmiyor, bitmeyecek. Sürecek onun ebedi yalnızlığı.

    "Yalnızım, evet herkes yalnızdır, yalnızız!"
    Sükut edelim ki sesimiz birleşsin ve nihayete varalım.

    "Sanki hafızası patlamıştı. Hatıralar fışkırıyordu."
    Sen ne kadar içimdesin! Hayatım geri işliyor. Tıpkı senin gözyaşlarını bıraktığın O âna gidişin gibi. Önünde canlanıyor ve tesiri altında kalıyorsun.
    "İçime bir şey saplandı." diyorsun.Tabii ya, senin istediğin o ana dönmek! Çünkü o anda görmüyordun, bilmiyordun. Bütün her şeyi anlamıyordun. Buna karşılık bütün iç sızıların kolaylıkla akıp gidiyordu gözyaşlarında. Ferahlıyordun. Sükut ediyordun. kalmıyordu hiçbir şey geriye. Evet, işte o anı düşlüyorsun sen. Özgür olduğun an orda. Bununla birlikte, bütün manada o anın içinde. Sen göremesen de. Mana, sana uzaklıkları yakınlaştıranda. Mânâ, senin kendine gidip gelişin, iki benliğin arasında ve o anda bütünleşmen. İstediğin o an budur sanıyorum.

    - 15 Ağustos

    "Realite bu kadar sadedir."
    Tıpkı senin gibi. Esasen sade olan güzelliğin. Eminim ki bunun farkındasındır. Süssüz, makyajsız. Sade Seni diğerlerinden ayıran da bu. Müstesna kılan bu. Güzelsin. Fakat öyle böyle bir güzellik değil. Alelade söylenecek ve bir çırpıda geçilecek gibi değil. Dikkat kesilmeli ve en ince teferruatıyla incelemeli. Her bir zerresi üzerinde özenle durulmalı
    Güzel olan ışığını ilk anda gösterir.

    Bugün mazime gittim. Şimdi hissettiklerimin içine seni de yerleştirdim. Görüyorum ki, çok trajik bir yolculuk geçirmişim. Parçalanmışım yahut yeni şeyler eklemişim kendime. O eski anlara yeniden yaptığım seyahatte kendimi keşfettim. Mânâmı... ' O an yaşadığımı şimdiki görüşümle anlamlandırıyorum. İsterdim ki, bu bakışımla o ânımı tekrar yaşayayım.
    "Hayatta kusursuzluktan isteyebileceğim, tek bir anı bu olurdu.

    "Deli edici bir hatıra hücumundan" sonra insanın kendini hatırlaması, nereden, nasıl geldiğini hatırlaması bir başka boyutta varlığı ile bütünleşmesi gibi. Öyle güçlü bir etkileşim ki bu, insanın duyguları taşıyor. Melankolik bir halet-i ruhiyenin içine düşüyor. işte o sürekli sarfettiğin ah'lar burada devreye giriyor. "Ah, tâkatim kalmadı, taşıyamıyorum bu yükü!" "Ne garip!" Sanki bu anda yokum.

    Menfi tarafları yok değil. Realitesiyle çakıştığı zaman açığa çıkarttığı kötü halleri var. fakat güzel. Öyle de güzel. "Her zamankinden ziyade güzel" bu zamanlarda.

    - 16 Ağustos

    Bitti! Müphem ve uzak kaldım. Durdum ve bir an düşündüm. Yakın zamandaki hatıralar zihnime üşüştü. Seninle bu iki haftalık süreçte, kitapla birlikte, kitabın içindeki hayatla birlikte, kitabın dışındaki hayatla birlikte ve zamanının her boyutuna girdik, çıktık. Sesini işittim. Güldüğünü duydum. Ruhunu çepeçevre saran o mucizevi büyüyü hissettim. Bu anı bekledim. Sabırsızım. Heyecanlıydım. Şevk içindeydim. Dingindim... Çünkü bu bir anda senin ruhunun bütününe ulaştım. Mânâ diye hıçkıra hıçkıra anlattığın o 'Yalnızız'a vardım. Ah'larını her sayfaya yazdın. Her âna sen doldun. 'Yalnızız' seni bana getirdi Yalnızız ve daima böyle kalacağız. Ah!..


    Fakat, "Bütün izahlar kaba ve kifayetsiz."
    Susalım.
  • Allah doğru yolu seçenleri, daha derin bir doğru yol bilinci ile destekler.” Meryem/76

    güneş batıyor onbinküsuruncukez
    ve doğuyor sabahı garantiye alan ümit akşama
    radyoyu açıyorsun kuşlardan kalan bir şarkı başlıyor bize
    gök hapsinden kaçıp kaçıp konduğumuz kadar özgürlük
    biliyorum sen de yıldızları sevmiyorsun öylece duruyorlar
    o iyi dilekler de kaçırdığımız demlerin içinde duruyorlar
    derken hiç tanımadığımız bir yerden es(!) 
    hayat bu kadar tutuk işte biz bu kadar çaresizken
    ağlıyorsun
    onbinküsuruncukez

    göle yeni bir gemi gibi indirilirken
    o ressamın yaptığı o resimde olmayan
    ve yeterince yontulmayan bir heykelse taş
    ancak bir şarkıyla tamamlanandan
    kulaklarımıza dönerken işimiz hep mi bu kadar yaş! 
    durdurmam imkan dahilinde değil kalbimi ve sen…
    varsın bir zaaf olarak geçsin kayıtlara
    evden kaçmak isteyen çocuklarla büyüdüm ben

    sorun değil kaldırımları şehirlerin içinden tartışabiliriz
    bu da bizim kusurumuz olsun: açlığımıza kavgamızı bahane etmek
    oh ki borsayı bombalamak isteyen adamlar bizim cemimizden
    anahtar uydurulamaz kilidimize
    normal şartlar altında bildiğin anormaliz
    siparişin gecikmesi en çok garsonla tanışma imkanı sunar bize
    sen durmadan gidersin ben tutar döndürürüm kalbini
    uçak düşer kara kutu sehpa olur iki dem muhabbete
    iplerinden boşanmış süratli bir trapez
    kadar yangının var çadırı yırtıp çıkmaya
    kanıyorsun
    onbinküsuruncukez

    affettikçe dertlenen
    dertlendikçe affeden
    iki ara bir dere
    fasit bir dairede oturuyoruz sevgilim
    söylenmeyen şeyler söyleyemediklerimiz
    ağlanmayan şeyler ağlayamadıklarımız
    babası ölen çocuklarla unutanlar köprüsünde
    sürekli mektup bekleyerek yaşamaktan vazgeçmedik hiç
    iyiydi işte
    sahnenin dar mikrofonun bozuk üstümüzün yırtık olması
    başka şarkılardan bu şarkıları söylememiz iyiydi

    derdi olan ceketini çıkarmaya vakit bulamaz sanki
    öpüşlerin hayali uykuların ninnisidir
    bu kadar dağ bu kadar çıkılmak için sevda
    evlerini yamaçlara kuranların rahatlığı rahatsız edicidir
    ömrümü seninle bir otelde aidiyet kusarak
    havluların ve yalnızca kapıların altından esen rüzgarların şahitliğinde
    ömür seni seviyorum demek kadar geçicidir
    topu topu bir gün çatallanıp çatlayarak susacak bir ses
    anlıyorsun
    onbinküsuruncukez

    ne olacak kime ne
    bir yerimizden yakalanmışız işte
    anlamak en yapışkan yükü bu hayatımızın
    yangında ilk yakılacak! 
    zihnin hayaletler doğuran arsız gebesi
    sırat’ta ilk atılacak! 
    beni anlamanı öldür seni anlamamı bağışla
    gözlerimiz ne kadar güzel ne kadar nefes nefes
    herkeslere bakma herkesler havamıza astım
    uzan tut kendine kalbinin tozlarını alacak bu bez
    kalıyorsun
    onbinküsuruncukez

    bir şu yalnızlığın bastırdığı kanlı geçiştirmeler…
    büyük sofranın içinde ne diye küçük sofralar açıyorsun? 
    çiçekleri öldürülmüş sanıyorsun onlar zaten ölüler
    çiçekleri canlanmış buluyorsun ki vallahi canlılar
    ara vermeden solan renklerin arasında
    benim giderek daha da kırmızı olan bir kırmızım var
    senin de olsun! 
    son sürat sana doğru koşarken beni vurdular
    sen vurdun demiyorum ama beni vurdular
    benim de bu kadarcık kurşundan geçmeyen bir yaram olsun

    kimsenin olamadım
    kimsem olmadı allah’tan ve anamdan başka
    şartsız şurtsuz kim affettiyse hepimiz onunuz esasında
    vurgunuz yarım kalana
    kendimizle dargınız
    ağlamak için insanın kendinden başka bir yari daha olmalı yarasında
    her türlü galeyana hazırım
    yeter ki düştüğüm zaman kalkmayayım
    trensizliğimi yutuyor her defasında bomboş kalan bir gar
    sabaha daha çok var ama biliyoruz ki bir sabah var
    ölüp gideceğiz işte yetmedi mi o güzelim şarkılar
    yetmedi mi bu kadar hayvanımıza bu kadar kafes
    radyoyu açıyorsun kuşlardan kalma bir şarkı başlıyor yine
    dönüyorsun
    onbinküsuruncukez.

    • Alper Gencer

    aslixan 'a teşekkür :)
  • "Yağmur damlalarının su birikintisine düşüp oluşturduğu haklara bakarak düşüncelerimi belli bir noktada sabit tutmaya çalışıyordum. Geceden ağzımda kalan o mayhoş tat ve bir parça baş ağrısıyla süren mücadelem yarım yamalak da olsa bayrağını dik tutarak ayağımın birkaç santim ötesindeki halkalara kilitlendi. Fransızca konuşan iki kadının hasır çantalarına,yandaki simitçinin yorgun düşmüş gözleriyle etrafı tarayışına ve küçük çocukların iskele kapısında birbirlerine dokunup kaçarak oyun oynayışları...Yarım saattir burada,iskele kapısının kenarındaki beton kısımda oturmuş şehrin canlı atmosferiyle denizin alabildiğine yosunlu ve belki de kirli sayılabilecek yanlarına bakarak zihnimi temizlemeye çalışıyordum. Son zamanlarda odaklanmakta sorun yaşadığım o hummalı dönemleri tek tek ayıklıyor,problemin nerede olduğunu her seferinde kendime hatırlatırlatarak yeniden bir yol oluşturmaya çalışıyordum.İşittiğim bir tını,bir ses tonu,bir çay kaşığının tabağa hafifçe dokunuşu...Her şeyden bir ilham taşıyordu! Özellikle yol kenarlarındaki o beyaz şeritler!İlhamdan başım dönüyordu.Bunca fikrin altında nefes alamıyor,her yanından akan anlamsızlıkla kendimi yoruyordum.Ben,bizzat ben,ilhamla ne yapılır bilmiyordum.Ellerimin içerisinde bir şeyler sıcak bir canlılıkla hareket ediyor sanıyordum.Korkuyordum.

    "Bizi kalemimiz boğuyor."

    Cümle kulaklarımda bir uğultuyla başlayıp koca bir çığlığa dönüşüyordu.Halkalar gibi... Önce kendi eksenimde genişleyen çemberlerime bakıyor,ardından sokakta aklımda kalan simaların parçalarını kafamda bir düzene oturtuyordum. Bir yağmur damlasına benzettiğim fikirlerimin ucundan çıkan dumanlar sözcüklerin arasında sönüyor,yok oluveriyordu.Sivri başlı kelimeler bir dalga sesiyle zihnimin duvarlarına çarparak bana karşı mesafe kuruyordu.Sanki kelimelere zarar verecek,onları incitecek gibi.İç çekip denize döndüm.

    Varlığımın her bir zerresine sinmiş arayışların kucağında bir halı deseni kadar aleladeyken gözlerim bir anda karşıdaki fenere kaydı.Deniz kenarındaki o turuncumsu çocuk parkına!Omuzlarımdaki yükü arkamda bırakıp parka doğru ilerlemek isteği duydum içimde.Bütün kimlikler,sorumluluklar,düşünceler,karamsarlıklar,ilhamlar...Hepsi geride!Bir çocuk kahkahasına sığınmak, bir salıncakta bir başına sallanarak yüzümü avuçlayan rüzgarın o hafif okşayışını duyumsamak istedim.Kendimi rüzgara teslim etmek istedim. Bedenimin her bir parçasına hükmetmesi,kavraması ne hoştu!Özgürlüğümü safça tenimde hissederek doyuma ulaşmak,üstelik bu kadar kolay tatmak.

    Bir rüzgarın kucağında yeniden çocuk olmak...

    Çocuk oldum.Çokça..."
  • Ey Yılları Heba Olan Genç.. Selam Olsun SANA..
    Bir yiğit gömdü bu hareket kara toprağa. Adı Fırat Yılmaz Çakıroğlu.
    FIRAT YILMAZ ÇAKIROĞLU'nun ilk yapraklarında nasış şehit oluşunu anlatmakta.
    Ben seni tanımadım hiç… Hiç konuşmadık, hiç bir araya gelmedik, sohbet etmedik, gülmedik… Ama o kadar tanıdıktı ki gözlerin, sesin, yüreğin… Evet yüreğin… Gözlerine baktığımda gördüm o yiğit, o mert yüreğini…

    Ah be Fırat… Ne çok dost bıraktın arkanda… Ne çok kardeş, ne çok anne, ne çok baba…

    Sen gittin ya, milyonlarca kardeşin oldu giderken… Arkandan ağlayan, gözyaşı döken, keşke bir saniye bile olsa göz göze gelebilseydik diyen…

    Sen gittiğinden beri hiçbir zaman o kelimeyi kullanmadım ben. O soğuk, o ürpertici kelimeyi… Sana yakışmazdı çünkü. Çünkü sen ölemezdin, şehitler ölmezdi. O yüzden sadece “gitti” dedim ve bir “ama” ekledim sonuna…

    Gitti ama koskoca bir tarih yazdı, yüzyıllarca destanmışçasına hatırlanacak bir tarih…Sen şehitsin Fırat’ım, ben şehit kardeşi… Başım, başımız dik… Hiç uğruna gitmedin sen. Annen için, baban için, doğacak Fıratlar için, bizim için gittin. En büyük yükü sen sırtladın…

    And olsun unutturmayacağım seni, unutmayacağım…

    Mekanın cennet olsun yiğit Fırat, mert Fırat, yüreği büyük Fırat…
    RUHUN ŞAD OLSUN..UÇMAG OLSUN..