Pierre Riviére, bir alıntı ekledi.
 15 Oca 22:57

Ama korkak çıkmadı o; kendisine yapılan ani çağrıya o da aynı anda yanıt verdi. Üzerlerine gelmekte olan felâketi gördü, duydu, anladı; felâketin kara gölgesi üzerine çullanmıştı; onunla baş edip edemeyeceğini ölçüyordu şimdi. Ah! ulusların günde bir şiline alıp sattığını gördüğümüzde, cesaret ne denli adi bir şey gibi görünür gözümüze ah! korkunç bir çağrı, bir insanı, yaşam okyanusunun derinlerinde, bir kasırganın önünde koşar gibi, kızılca kıyamet bir bunalımın baş döndürücü doruğuna taşıdığında cesaret ne yüce bir şey gibi görünür gözümüze; iki yol açılmıştır önünde ve işitilebilir bir ses şunları söylemektedir: "Bir yol umuda uzanmakta; sen ötekini seç ve sonsuza kadar ağla! " O zaman bile, çevresindeki bütün o deli saçmalarının ortasında ve tehlikeden çılgına dönmüş insan, duruma göğüs gerebilirse; Tanrıyla bir anlık yalnızlığa çekilebilir de Ondan öğüt alabilirse, ne büyüktür o zafer!

İngiliz Posta Arabası, Thomas de Quincey (Sayfa 54 - Yapı Kredi Yayınları)İngiliz Posta Arabası, Thomas de Quincey (Sayfa 54 - Yapı Kredi Yayınları)
《Mizgine_İslâm / ميزگينه اسلام》Ӝ̵, bir alıntı ekledi.
12 Oca 10:13 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Zafer Arabası :
Sultan olmak dilersen, tacı, sorgucu unut!
Zafer araban senin, gıcırtılı bir tabut...

Çile, Necip Fazıl Kısakürek (Büyük Doğu Yayınları)Çile, Necip Fazıl Kısakürek (Büyük Doğu Yayınları)
Sevgi Sertel, Buz Sıcağı'ı inceledi.
20 Ara 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Ve “Buz Sıcağı” bitti.

Yine güzel bir hikaye, yine hayalsi bir aşk :) ne yazık ki kitaplarda kaldı böylesi sevgiler…

Ana karakterimiz 35 yaşında başarılı bir cerrah olan Zafer. Ortağı Cengiz ile bir hastanenin sahibi. Buz gibi, suratsız, huysuz ve çekilmez bir adam kendileri :)

Asıl kızımız 22 yaşındaki Zeynep, İç Mimarlık okuyan cıvıl cıvıl sevgi dolu diğer karakterimiz.

Zafer, ortağı Cengiz in kızının düğününe katılır ve düğün bitiminde arabası ile yola çıkar. Yolda yalınayak, hırpalanmış, perişan bir halde yürüyen Zeynebi görür.

Zeynep bir olaydan dolayı Babası ve Abisi tarafından evden atılmış ne yapacağını bilmeyen perişan bir haldedir.

Zafer hiç bulaşmak istemese de kızın çok genç olmasından dolayı ona yardım eder ve Amcasının evine bırakır. Ancak Amcası da eve almayınca Zeynebi de alarak İstanbul a yola devam ederler, zira Zeynep İstanbul da okuyordur.

Ev sahibi de Zeynebi eve almayıp birde üstüne eşyalarını vermeyince, başka çaresi kalmaz ve Zafer kısa bir süre için Zeynebe evini açar :) ama binbir lafla.. huysuz, kırıcı, suratsız  tam sopalık yani… ikisinin atışmaları ayrı bir keyif di :)

Ve buradan sonra hikayemiz başlıyor…

Zeynep neden evden atıldı, ona ne oldu?

Zeynebin sevgilisi Furkan bu hikayenin neresinde ?

Bu iki ayrı dünyaların insanı bir evde neler yaşayacak :) tabi ki olaylar olaylar :)

Diyaloglara güldüm, yeri geldi duygulandım, kızdım, ifrit oldum :) tüm duygular vardı yine…

Kitabın ismi hikâyeye tam oturmuş :) bayıldım…

Kitap çok yeni daha fazla bilgi yok :) devamı için kitabı okumalısınız…

Ben yazarımızın tüm kitaplarını okudum, hepsi ayrı bir tat veriyor. Masalsı aşk hikâyeleri sevenler için kesinlikle tavsiye ediyorum.

Sevgili Fatih Murat Arsal yüreğinize – kaleminize sağlık… Başarılarınız daim olsun…

ZEHRA DELİCEOGLU, bir alıntı ekledi.
20 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

--Bilinçleninceye kadar asla baş kaldırmayacaklar . ama baş kaldırmadıkça da bilinçlenemezler.
--Oysa proleterler , kendi güçlerinin bilincine bir varabilseler ,belki gizli etkinlikler yürütmeye bile gerek kalmayacaktı.Yalnızca ayağa kalkıp ,sırtına konan sinekleri savuşturan bir at gibi silkinmeleri yetecekti.
--Özgürlük iki kere iki dört eder diyebilmektir…
--İlk makinenin ortaya çıktığı andan başlayarak, aklı başında bütün insanlar, ağır çalışma koşulları ve eşitsizliğin sürmesine gerek kalmadığını açık seçik anlamışlardı.Makineler bilinçli olarak bu amaçla kullanılmış olsaydı, açlık, aşırı çalışma , pislik,cehalet ve hastalık birkaç kuşak sonra yok edilebilirdi.
--Gel gör ki zenginliğin genel yükselişinin hiyerarşik bir toplumu bir anlamda ortadan kaldırılması demek olduğu da açıktı. Belli ki herkesin daha az çalıştığı ,,yeterince yemek bulduğu, banyosu ve buzdolabı olan bir evde yaşadığı ,bir arabası hatta uçağı olduğu bir dünyada ,eşitsizliğin en belirgin ,belki de en önemli biçimi ortadan kalkmış olacaktı..Zenginlik bir kez genelleşti mi , ayrım tanımayacaktı. Hiç kuşku yok ki kişisel mülk ve lüks anlamında zenginliğin eşit bir biçimde dağıtılacağı ,buna karşılık iktidarın küçük bir ayrıcalıklı zümrenin elinde toplanacağı bir toplum düşünmek mümkündü. Ama böyle bir toplum uygulama da uzun süre ayakta kalamazdı. Çünkü boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında , yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okur yazar olacak ,kendi başına düşünmeye öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı. Hiyerarşik toplumun varlığı , uzun sürede ancak ve yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi. Kapitalizmin son aşamasına geldiğinde birçok ülkenin ekonomisi durgunluğa bırakıldı, topraklar ekilmedi,yeni makine yatırımları yapılmadı,halkın geniş kesimleri çalıştırılmadı ve yarı aç yarı tok ,devlet yardımına terk edildi.Ama bu da askeri bakımdan güçsüz düşülmesine yol açtı ve getirdiği yoksunluklar açıkça gereksiz olduğundan ,muhalefeti kaçınılmaz kıldı. Sorun dünyanın gerçek zenginliğini arttırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi . Üretimin sürdürülmesi ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu.Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da ,savaşın sürekli kılınmasıydı.Savaşın asıl yaptığı,yok etmektir;ama ille de insanları yok etmesi gerekmez,insan emeğinin ürünlerini de yok eder.Savaş ,halk kitlelerini fazlasıyla rahata erdirecek, dolayısıyla uzun sürede kafalarının fazlasıyla çalışmasını sağlayacak araç gereç ve donatımı paramparça etmenin ,stratosfere yollamanın ya da denizin dibine göndermenin bir yoludur.Savaş uğraşı, ilke olarak, her zaman halkın basit gereksinimleri karşılandıktan sonra geriye kalabilecek üretim fazlasını tüketecek biçimde tasarlanır. Halkın gereksinimleri hiçbir zaman yeterince değerlendirilmediği için sonunda zorunlu gereksinimlerin yarısı hep eksik kalır ;ama bu bir avantaj olarak görülür.
--En sıradan parti üyesinin bile işinin ehli ,çalışkan ve belirli sınırlar içinde de olsa zeki olması beklenir , ama korku, nefret ,yaltaklanma,zafer düşkünlüğü gibi ruh halleri bulunan saf ve cahil bir bağnaz olması da gerekir.Başka bir deyişle zihinsel yapısını savaş haline uygun olması gereklidir.
Partinin iki hedefi tüm yeryüzünü fethetmek ve her türlü bağımsız düşünme olasılığı tümden yok etmektir.
--Yüksek kesimin amacı bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı, Yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise –bir amacı varsa kuşkusuz ,çünkü Aşağı kesimin temel özelliği ,Ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşam dışında hiçbir şeyin bilincine varamayacak kadar ezilmesidir-tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır.
Bir parti üyesinden Dışarıdaki düşmanlara ve içerideki hainlere karşı bitmek bilmeyen bir nefretle,sürekli bir zafer sevinciyle ve Parti’nin gücü ve bilgeliği karşısında kendini aşağılayarak yaşaması beklenir…Partinin amacı iktidarda kalmaktı ve partiye göre halk kitleleri ; özgürlüğü kaldıramayan ya da gerçekle yüzleşemeyen dolayısıyla kendilerinden güçlü birileri tarafından yönetilmesi ve sistemli bir biçimde aldatılması gereken zayıf ,korkak yaratıklardır.

--Akıllılık çoğunluğa bakılarak ölçülmez.

1984, George Orwell1984, George Orwell
Alperen Durmuş, bir alıntı ekledi.
01 Haz 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Zafer Arabası
Sultan olmak dilersen, tacı, sorgucu unut!
Zafer araban senin, gıcırtılı bir tabut!

Çile, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 144 - Büyük Doğu yayınları)Çile, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 144 - Büyük Doğu yayınları)

Bu Kitap Şu Tecellîden Doğdu
Rüya gördüm, çağların duvarı uzuyordu
Önümde. Granitle etten bir yığındı bu.
Bağrına uğultusu sinmişti milyonların
Endişeden kaskatı kesilen o duvarın.
Loş oyuklarda vahşi gözler parıldıyordu,
Yığınlar, kabartmalar, nakışlar oynuyordu,
Zaman zaman önümde açılıyordu duvar.
Yeşimden somakiden ve altından saraylar:
Uluların, bahtiyarların otağ kurduğu,
Cihangirlerin kandan, buhur’dan kudurduğu
İnler görünüyordu, Seher yeliyle nasıl
Ürperirse bir ağaç, o duvar da muttasıl
Öyle ürperiyordu. Alınlarında burçlar,
Alınlarında altın başaklardan sorguçlar,
Muammanın üstüne bağdaş kuran birer sır
Gibi çöreklenmişti sur’a binlerce asır..
Sanki temel taşları canlıydı da, bu mahşer
Göğe yükseliyordu… Sanki binlerce asker
Gecelerin fethine çıkan koca bir ordu
Birden taş kesilmiş de orada uyuyordu
Kayan bulutlar gibi dalgalanıyordu sur,
O hem canlı bir yığın hem bir hisardı. Çamur
Kanıyor, toz gözyaşı döküyordu. Mermerin
Elinde bazen kral âsası, bazen keskin
Bir kılıç pırıl pırıl yanıyordu. Duvardan
Taş değil de kelleydi sanki her yuvarlanan..
İnsanlığı önüne katan o meçhul rüzgâr,
Şekilden şekile giren Âdem, dalgalar kadar
Oynak Havva, vahdette sonsuzlaşan insanlık,
Ecelin eğirdiği esrarengiz karanlık
yumak: alınyazısı, çırpınıyordu orda..
Bazen şimşek duvarı aydınlatıyordu da,
Yüz milyonlarca çehre pırıldıyordu birden.
Bizim hep dediğimiz o hiçlikti beliren:
Tanrılar, tâcidarlar, kanun, şeref ve zafer,
Çağların ırmağında akıp giden nesiller,
Ufukları kuşatan karanlık bir silsile
Misali, gözlerimin önünde binbir çile,
Binbir acı, cehalet, açlık ve hurafeler,
İlim, tarih… uzayıp gidiyordu.
Bu mahşer,
Çöken bir kâinatın enkazıyla yoğrulan
Bu duvar karanlıkta gittikçe daha yaman,
Gittikçe daha yalçın, daha sarp, daha mağmum
Yükseliyordu. Ama nerede? Bilmiyorum.

Ne adetleri saran muamma, ne göklerin
Sis perdeleri insanoğlunun sâkin, derin,
İnatçı bakışına set çekebilir.. Demin
Kaypak, karışık görünen; şekillerin
Sinesinde dalgalar gibi yuvarlandığı,
Gözlerimin heyulâ, serap, duman sandığı
O duvara dikkatle bakıyorum… Bulanık
Göz bebeklerim berraklaştıkça, o karanlık
Tecelli yavaş yavaş sisten sıyrılıyordu

Girdaplardan göklere yükselen mahşerdi bu!
Her hücresinde bir dev vardı. Uğursuz asır,
Nankör asır, pis asır… Gerçeği kuşatan sır,
Bulut ve dünya: şimdi tarih ardına kadar
Açmıştı kapısını… Bu rüyada uluslar
Zaman merdivenine yaslanmışlardı set set…
Hayalden sütunlara dayanmıştı her mabed…
Bir yanda kahramanlar, bir yanda peygamberler
Ve Membre’ye gaipler âleminden haberler
Fısıldayan Dodon, Teb, Raphidim, kutsalkaya,
Arz-ı mevud, Musa’nın kolları semâya
Kaldıran Harun’la Hur, cenkler ve Tih sahrası
Amos’un kasırgasıyla çalkalanan arabası;
Sonra bütün o yarı haydut yarı hükümdar
Masal kahramanları, melekler, nim-ilâhlar
Adları kâh sevgiyle, kâh kinle bayraklaşan,
Efsanelerin gümrah ışığıyla kaynaşan
İnsan avcıları: Hint, İskandinav elleri
İspanya ve destanlar: hem de en güzelleri
İradeleri çelik mızraklar gibi yalçın
Yiğitler, hatırası karanlık asırların
Sessizliği içinde eriyen kafileler..
Talut, Davut, Delf şehri, Endor mağarası, her
Akşam altın makasla kesilen mukaddes mum…
Ölülerin arasında Nemrut’u görüyorum.
Başaklara yan gelmiş Boaz. İşte Tiberler
Tanrısal ve muhteşem başlarında efserler,
Tasit’in kaleminde lâleleşen o parlak
Gerdanlıkları dört bir yana ışık saçarak
Capree, Forum, Ordugâh dolaşıyorlar. Tahtın
Karanlık zindanlara kadar uzanan altın
Zinciri… Dağlar kadar yalçındı bu garip sur.
Bu tecelli her şeyi kucaklıyordu: çamur,
Işık, madde, ruh bütün şehirler: Teb, Atina,
Tir’in ve Kartaca’nın heybetli enkazına
Dayanıp da yükselen Roma… Bütün nehirler,
Sezarlığa özenen her zıpçıktıya: Yeter!
Yeter! Vatandaş kalmak istiyorsan, dur artık!
Diyen Rubikon, Esko, Ren, Nil ve Ar. Karanlık
Bir iskelet misali göğe set çeken dağın
Zirveleri sislerle örtülüydü. O kalın,
O hayalet bulutlar Ay’ı aralarına
Almış sürüklüyordu. Ve meçhul bir fırtına
Hisarı zaman zaman ürpertiyordu. Işık
Sisle kucaklaşıyor, esrarlı bir aydınlık,
Çağdan çağa, taçlardan kalkanlara akseden
Gölgelerle oynuyor, kaynaşıyordu. Derken
Almanya oluyordu birdenbire Hindistan,
Süleyman’ın nurundan bir parıltıydı Şarlman;
Beşerin muzlim, garip, sonsuz mucizeleri;
Hürriyetin maddeyi canlandıran zaferi…
Zümrüt yamaçlı Pindus; yanık yamaçlı Sîna
Uzaklardan, Newton’u müjdeleyen Hiseta…
Keşifler: Ummanları aydınlatan meşale!
Fulton vapura binmiş Jason yelkenlisiyle.
Hem Marseyyez, hem Eşil… Tayf da orda melek de..
Elektr’in kapısında Capanee beklemekte,
Ve Lodi köprüsünde Bonapart ayaktadır;
Neron alkışlanmakta, Mesih kıvranmaktadır.
İşte tahtın uğursuz, korkunç kasvetli yolu
Terle, çamurla, kanla, gözyaşıyla yoğrulu..
Sonra muzlim bir tepe ve gölgeler: uluyan,
Homurdanan, küfreden, tepinen, cana kıyan
Şuursuz yığın.. Heyhat! Bu ne derin uçurum!
Boğuk sesler ve canhıraş çığlıklar duyuyorum:
Sefalet hıçkırıyor, o şifasız hançere
Durmadan, dinlenmeden sızlanıyor, boş yere:
Zaman zaman buğulu bir aynaya benziyen
Bu garip, bu esrarlı manzaraya akseden
Hem benim varlığımdı, hem bütün bir kâinat.
Dal dal ve yaprak yaprak fışkırıyordu hayat.
Şehvet de oradaydı, ölüm de, felaket de,
Ten değiştiren ruh da, ruh değiştiren et de:
İnsanlaşan tanrılar, tanrılaşan insanlar
Geçiyordu önümden dalgalandıkça duvar.
Ve sonra varlıkların karanlık mahşerinde
Gözleri alev alev, dudakları hande,
Muzlim, mağrur, müstehzi biri dolaşıyordu.
Biraz dikkat edince tanıdım: Şeytandı bu.
Tanrının ormanında kurnaz kaçakçı şeytan.

Sonsuz karanlıkların bağrına hangi Titan
Çizmişti bu tabloyu? Bu kâbuslu rüyayı
Hangi heykeltıraştı işleyen? Bu binayı
Kuran kimdi? Hangi el sefaleti, dehşeti,
Mâtemi gözyaşını ve binbir cinayeti
Kanla, çamurla, sisle, ışıkla yoğurmuştu,
Hangi el bu acaip silsileyi kurmuştu?
Titriyordum. Bu rüya insanlıkla hilkatın
Muzlim kaynaşmasıydı. Sütunlarından enîn
Fışkırıyordu. Surdan göğe yükselen kollar
Yumruklaşmıştı hınçtan! Vücutlar bir canavar,
Vücutlar Gomore’ydi. Ruhlar Sahyun kadar saf,
Dünle bugün yan yana dizilmişlerdi saf saf:
Orda hayvanla insan tek varlık gibiydiler,
Burası cennet miydi, cehennemde miydiler,
Bilmiyorum. Günahlar korkunç gölgeleriyle
Yerde sürünüyordu. Orda çirkinlik bile
Devâsâ nakışların korkunç azametiyle
Hemâhenkti. Derinden süzdükçe bu duvarı
Apaçık görüyordum hayal olan çağları.
Nasıl kenetlenmişse sırtımızda kemikler,
Orda da öylesine kaynaşmıştı hayır, şer.
Mezar karanlığından bir yığındı o duvar,
Dumanlı bir sabaha doğru yükseliyordu.
Gecelerin göğsünde rüyalaşan asırlar
Işıltılı bir fecrin koynunda eriyordu.
Yer yer ağarıyordu bağrında ufukların,
Bulanık ve yıldızlı sislerle haleliydi
Günün kasvetli nuru soluk bir ter gibiydi
Alnında o duvarın.

İçin için ürperen, dalgalanan, kaynaşan
Bu tayflar dünyasını seyrederken, fezadan
Bir uğultu boşandı, ezeli sessizliğin
Bağrından kopup gelen iki korkunç ve derin
Çığlık duydum. Gök kubbe sanki aralanmıştı
İlk sayha tan yerinden kopup kanatlanmıştı,
Oresti’nin ruhuydu sisleri delip geçen.
Aynı ânda gecenin karanlık sinesinden
Apokalips uçtu. Bir küsuftan fırlayan
Kara bir ifrit gibi korkunçtu, tehditkârdı.
Yaklaşan o iki ruh gölgeden iki şar’dı
Bir gelişleri vardı sisleri yırta yırta,
Çok geçmeden ezilip gidecektim mutlaka.
Titriyordum.

… Geçtiler … Bir sarsıntıdır koptu;
Kader! diye haykırdı birinci ruh. Uğultu
Cevap verdi ikinci ruhun ağzından: Tanrı!
Bu iki vâveylâyı dehşetle tekrarlardı,
Meş’um yankılarında karanlık ebediyet.
Ürperdi, çalkalandı ve dalgalandı zulmet,
Bu korkunç naralarla titredi sur.. Hükümdar
Miğferine el attı, put tacına.. Ve duvar
Bir cam gibi sarsıldı, kırıldı, parçalandı,
Karanlığa karıştı. O ne korkunç bir ândı!
İki ruh kaybolunca hayalin sislerinde,
İki büyük kuş gibi.. Karanlık perde perde
Aralandı ve duvar ayan oldu. Bölmeler
Çatlamış, parçalanmış, zedelenmişti yer yer
Sütunları muhteşem, cidarları perişan
Yıkık mabet gibi ulu yamaçlarından
Girdap görünüyordu.

Ruhlar geçtikten sonra
Bir hayli değişmişti önümdeki manzara…
Sur’u parçalamıştı iki kanat darbesi,
Varlığı kucaklayan o hayal mucizesi
O dört başı mamur sur, sinesinde kaderin
Sonsuzla kaynaştığı; en eski devirlerin
Çağımızla yan yana otağ kurdu bu duvar,
Bağrında asırların, teftiş gören ordular
Gibi hep bir ağızdan: “buradayız” dedikleri
Tekmil mevcutlarıyla nöbet bekledikleri
O hisar yoktur artık ortada. O kıtanın
Yerinde adacıklar belirmiş, o cihanın
Sinesinde mezarlar yükselmişti: sütunlar
Hâlâ heybetliydiler, hâlâ ayaktaydılar,
Ama üstleri boştu.. Asırlar darmadağınık,
Asırlar parça parça uzanıyordu artık.
Hepsi de yaralıydı, sakattı, perişandı..
Gölgeler bir bataklık gölgeler bir ummandı,
Yıkılan asırları kucaklamıştı gece
Sislerle sarmaş dolaş, bulutlarla iç içe,
Bir rüyanın perişan enkazıydı bu mahşer,
Viran, uçsuz bucaksız bir köprüydü… Kemerler
Birer birer çökmüştü. Neredeyse uçuruma
Karışacaktı.. Yahut muazzam bir donanma
Bozguna uğramış da batıyordu.. Fırtına,
Zirveleri dolaşan o kekeme boyuna
Aynı söze başlar da bitiremez, bocalar;
O kesik, o karanlık, o garip cümle kadar
Müphemdi, perişandı, bir acaipti bu sur.
Yalnız gelecek günler, soluk bir fecrin mahmur
Pırıltısı içinde dal dal ve çiçek çiçek
Açılıyor, bulutlar arasından geçerek
Bir yıldız gibi mağrur yükseliyordu, insan
Yıldırım görmüyordu ama, o ihtişamdan
Tanrının varlığını seziyordu.

O kaypak,
O loş pırıltıları yer yer ve yaprak yaprak
Aksettiren; âtiyi, mâziyle aydınlatan
Bu kitap o esrarlı, o karanlık rüyadan,
O canlı heyûlâdan doğdu.
Fevzâ, kafamda mısra mısra billurlaşırken,
Doğum sancılarıyla kıvranırken şuurum
Başucumda bir hayal belirdi: vakur, mağmum,
Tarihin hemşiresi efsaneydi bu… Sonra
O gitti tarih geldi… İkisi de sırayla
Bir şeyler karaladı, önümdeki deftere…
Mâziden, uçurumdan, karanlıktan bir esere
İntikal eden nedir? Soluk bir takım izler…
Hak’ın iradesiyle fırtınalı denizler
Gibi coşkun kabaran devrimlerin yankısı,
Zelzeleden sonraki o enkaz yığıntısı,
İstikbalin bulanık fecriyle parıldayan
Molozlar… İnsanların kırık dökük, perişan
Yapıları.. Bağrında karanlıklar barınan
Çağların harabesi.. Ve gökte zaman zaman
Yıldızlaşan bir fikir.. Korkunç bir salhane bu,
Ölümün barındığı uğursuz kâşane bu.
Duvarlarını kader örmüş bu viranenin,
Ama saçaklarında bazen şuh bir güvercin,
Bazen de bir ışık var.. o kuşun adı: Ümit
O yıldızın: HÜRRİYET… Ve sonra vakit vakit
İğrenç taş yığınları arasında sürünen
İfritler, ejderhalar ve sislere bürünen
Hudutsuz, hâilevî bir enkaz silsilesi.
Kadim Babil’in tüyler ürperten bakiyyesi…
Perişan kulesidir bu kitap varlıkların,
Hayrın, şerrin, mâtemin ve fedakarlıkların
Hâzin abidesidir.. Ufuklara hükmeden
O yalçın, o serâzat, o mağrur silsileden
Bugün ne kaldı? Dağınık, kırık dökük, derbeder,
Karanlık vadilerde seraplaşan şekiller,
Çirkin yığınlar, garip bir harabe azmanı;
Beşerin yavuz, sonsuz, perişan dâsitânı.

Victor Hugo

Guernasay, Nisan 1857 Çeviri Cemil Meriç