Şükufe Nihal
Cenab Şahabeddin’in kardeşi şair Osman Fahri, ona olan aşkına karşılık bulamayıp canına kıydı. Şair Ahmet Kutsi Tecer, ona tutkundu. Edebiyatçı Mithat Sadullah Sander ve politikacı Ahmet Hamdi Başar ile evlendi. Yaşamı köşkte başlayıp huzurevinde biten şair, yazar, öğretmen Şükûfe Nihal’in ruhunun derinliklerinde yaralar açan aşk hikáyeleri..

OSMAN Fahri otuz yaşındaydı.

Dönemin ünlü edebiyatçısı Cenab Şahabeddin’in kardeşiydi.

Ressamdı. Şairdi. "Mersiyeler" adlı şiir kitabı vardı.

"Arkadaş" adlı dergiyi birlikte çıkardığı yakın dostu Mithat Sadullah’ın eşi Şükûfe Nihal’e áşıktı.

Mithat Sadullah-Şükûfe Nihal evliliğinde sorunlar vardı.

Ve bir gün Şükûfe Nihal, oğlu Necdet’i alıp eşi Mithat Sadullah’ı terk etti. Zaten hiç arzulamamıştı bu evliliği; hatta bileklerini keserek intihara kalkışmıştı.

İstemediği evlilik artık son bulmuştu.

Şükûfe Nihal’in bu zor günlerindeki dert ortağı Osman Fahri’ydi. Genç şair, yıllardır sakladığı hislerini o günlerde açığa çıkardı. Olumsuz yanıt aldı:

"Sen benim hem-dem-i hayalatım,

Ben senin yar-ı tesellikárın

Olacakken; fakat, nedense, Nihal

Sen benim gözlerimde dert aradın..."

Osman Fahri karşılıksız aşkı yüzünden mecnun oldu. İstanbul’u terk etti. Elazığ’da öğretmenlik yapmaya başladı. Ancak platonik aşkını unutamadı.

Şiirler gönderdi karasevdasına karşılık alabilmek için:

"Ah madem ki sen de bir şair,

Ben de şairim, bu káfidir"

Hiç yanıt alamadı; bu acıyla yaşamamak için kafasına tabanca dayayıp tetiği çekti. Yıl 1920 idi...

Şükûfe Nihal, Osman Fahri’ye karşı o günlerde bir şeyler hissetmiş miydi? Bilinmiyor. Bilinen Şükûfe Nihal’in, karasevda yüzünden intihar eden Osman Fahri’yi yaşamı boyunca unutamadığı...

Güzel denemezdi

Yakın arkadaşı (yazar Pınar Kür’ün annesi) İsmet Kür, "Yarısı Roman" adlı eserinde Şükûfe Nihal’i şöyle anlatıyor:

"Şükûfe Nihal hemen her görenin áşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. ’Güzel’ denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı... Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu ’dünyaya metelik vermeyen’ haliydi. Ve de, o sıralar, ’hayran olunacak kadın’ sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle.

Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hálá sevdiğimi biliyorum.

Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı.

Evet, pek çok kişi sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu kadına."

Şükûfe Nihal’e áşık olan isimlerden biri de Názım Hikmet’ti...

Názım Hikmet’in aşkı

1920’li yıllar...

Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairler yan yana gelip edebi sohbetler yapıyorlardı.

Bu toplantıların birinde...

Názım Hikmet bir káğıda bir şeyler yazıp Şükûfe Nihal’e vermesi için Halide Nusret’e (Zorlutuna) uzattı.

"Bir Devrin Romanı" adlı eserinde Zorlutuna olayı şöyle yazdı:

"O (Şükûfe Nihal) okuduktan sonra, gülerek káğıdı bana verdi. Bugün gibi hatırlıyorum, káğıtta şairin o delişmen yazısıyla aynen şu kelimeler yazılıydı: ’Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz’."

Názım Hikmet ile Şükûfe Nihal sevgili oldular mı?

Halide Nusret Zorlutuna’nın, kız kardeşi İsmet Kür’e söylediğine göre, Názım Hikmet "Bir Ayrılış Hikáyesi" adlı şiirini Şükûfe Nihal için yazmıştı. Bu şiir ilişkinin boyutunu gösteriyor aslında:

"Erkek kadına dedi ki/seni seviyorum,/ ama nasıl?/

avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp/

parmaklarımı kanatarak/ kırasıya/ çıldırasıya.../

Erkek kadına dedi ki/ seni seviyorum,/ ama nasıl?/

kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,/

yüzde yüz, yüzde bin beş yüz/ yüzde hudutsuz kere yüz/

Kadın erkeğe dedi ki/ baktım,/ dudağımla, yüreğimle, kafamla;/

severek, korkarak, eğilerek,/ dudağına, yüreğine, kafana/

şimdi ne söylüyorsam/ karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana/

ve artık biliyorum:/ toprağın/ yüzü güneşli bir ana gibi/

en son, en güzel çocuğunu emzirdiğini/

fakat neyleyim/ saçlarım dolanmış/ölmekte olanın parmaklarına/

başımı kurtarmam kabil/ değil/

sen yürümelisin,/ yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak/

sen yürümelisin/ beni bırakarak/

Kadın sustu/ sarıldılar/

Bir kitap düştü yere/ kapandı bir pencere/ ayrıldılar"

Dönemin ünlü şairlerinden sadece Názım Hikmet áşık değildi Şükûfe Nihal’e! Yakın dostu Halide Nusret Zorlutuna’ya göre, Ahmet Kutsi Tecer de Şükûfe Nihal’e áşık edebiyatçılardan biriydi.

Şükûfe Nihal’in edebiyat çevrelerindeki en bilinen aşkı ise hiç şüphesiz, Faruk Nafiz Çamlıbel idi...

F. Nafiz Çamlıbel’in aşkı

Faruk Nafiz Çamlıbel yaşamı boyunca unutamayacağı büyük aşkı Şükûfe Nihal’i halasının Erenköy’deki köşkünde gördü ilk kez. Ve ilk görüşte áşık oldu.

Aşk karşılıklıydı. Hep şiirler yazdılar birbirlerine.

"İnce bir kızdı bu solgun sarı heykel gibi lal/

Sanki ruhumdan uzat sisli bir akşamdı Nihal/

Ben küreklerde Nihal’in gözü enginlerde/

Gizli sevdalar için yol soruyorduk nerde./"

Sadece şiir mi?

Aşkları üzerine roman yazdılar.

Faruk Nafiz Çamlıbel "Yıldız Yağmuru"nda, Şükûfe Nihal ise "Yalnız Dönüyorum" adlı romanda sevdalarını dile getirdiler.

Yazar Selim İleri de, "Mavi Kanatlarında Yalnız Benim Olsaydın" adlı romanında edebiyat çevrelerinin çok konuştuğu bu aşkı anlattı.

Aynı zamanda edebiyat öğretmeni olan Faruk Nafiz Çamlıbel evlilik teklifine hep olumsuz yanıt alması üzerine sinirlenerek tayinini Ankara’ya çıkardı. Ve burada; Ankara Lisesi’nde coğrafya öğretmenliği yapan Aziziye Hanım ile ani bir evlilik yaptı. Yıl 1931’di.

Bir zamanlar; "Yalnız kalmaktansa Nihal’imden uzakta/ Kalsam diyorum, dar-ü diyarımdan uzakta" diyen şairin bu ansızın evlenmesi edebiyat çevrelerini çok şaşırttı. En çok da Şükûfe Nihal’i; gerçi kavga ettikleri için bir süredir görüşmüyorlardı ama o da anlam verememişti bu ani evliliğe...

Çamlıbel yanıtını beş yıl sonra, 1936’da çıkan "Yıldız Yağmuru" adlı romanında verdi. Romanın kadın kahramanı ayrılığı, aşkı ölümsüzleştirmek için istemişti. Romanın erkek kahramanı ise bu ayrılık nedeniyle gidip sade bir kadınla evlenmişti. Roman ne kadar gerçeği yansıtır bilinmez!

Yıllar sonra 1954 yılında Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Sermet Sami Uysal, Faruk Nafiz Çamlıbel’e sordu: Eşinizle aşk evliliği mi yaptınız?

Yanıt ilginçti: "Hayır. Birbirimizi beğenip evlendik; duygudan çok kafa izdivacı oldu daha doğrusu."

Kim bilebilir; belki de Faruk Nafiz Çamlıbel ölümsüz aşkını hiç unutamadı. Sadece rastlantı mıdır; Şükûfe Nihal’in ölümünden bir buçuk ay sonra vefat etti!

İkinci evlilik

Faruk Nafiz Çamlıbel’in ani evliliğinin ardından Şükûfe Nihal de evlilik kararı aldı. Ahmet Hamdi Başar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden sınıf arkadaşıydı. Okul arkadaşının zaman içinde ülkenin sosyal sorunlarına ilgi göstermesi çok hoşuna gidiyordu. Ayrıca oğlu Necdet’e yakın ilgisi de bu evliliğe zemin oluşturdu. Evlendiler. Şükûfe Nihal, kızı Günay’ı bu evliliğinden dünyaya getirdi. Ancak aradığı huzuru bulamadı; eşi sürekli politik beklentiler, arzular peşindeydi. 1960’ta Şükûfe Nihal, iki çocuğunu alıp kimseye haber vermeden evden ayrıldı. Boşandılar.

Altmış beş yaşındaydı.

Aşkı sadece ruhunda yaşıyordu. O aşkın sahibi ise sevdası uğruna ölümü seçen Osman Fahri’ydi.

Yakın dostlarına, "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yandı hep. "Yakut Kayalar" adlı romanının kahramanıydı Osman Fahri. Onun aşkı uğruna mecnun oluşu, ideal aşkı arayan romantik Şükûfe Nihal’e şiirler yazdırdı:

"Sana mecnun dediler/ Mukaddestir gözümde/ Cinnet, o günden beri..."

Hafızasını kaybedene kadar düşüncesinde, dilinde, kaleminde hep Osman Fahri vardı...

Köşklerden huzurevine uzanan bir hayat hikáyesi

1896’da İstanbul Yeniköy’de bir köşkte doğdu.

Dedesi, Sultan V. Murad’ın doktoru Emin Paşa’ydı. Babası Miralay Ahmet Abdullah Bey eczacıydı. Baba tarafından soyu Kastamonulu Katipzadelere uzanıyordu. Annesi Nazire Hanım asker kökenli bir ailenin kızıydı.

Şükûfe Nihal’ın çocukluğu ve dolayısıyla öğrenimi, babasının görevleri gereği gittikleri Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te geçti. Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi.

Babası entelektüel biriydi. Onun sayesinde küçük yaşlarında edebiyatla tanıştı. İlk şiiri "Hazan" Resimli Kitap’ta yayımlandı.

18 yaşında üniversiteye gitti. Ancak babasının tayini Şam’a çıkınca İstanbul’da tek başına kalmaması için zorla evlendirildi.

O dönemin yasalarına-kurallarına göre evlilik, üniversiteye gitmeye engeldi. Bu hakkı boşandığında elde edebildi. 1919’da üniversitenin coğrafya bölümünden mezun olan ilk kadın oldu. Ve ilk kadın lise öğretmeni. Emekli olduğu 1953 yılına kadar İstanbul’un çeşitli okullarında öğretmenlik yaptı.

Siyasal, toplumsal meselelerle hep ilgiliydi. Kadınların eğitim hakkı konusunda dönemin dergi ve gazetelerinde makaleler yazdı. Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti ve Asri Kadınlar Cemiyeti’ne üye oldu.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden Sultanahmet Meydanı’ndaki mitingde konuşma yapanlardan biriydi: "Ey aziz vatan beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın."

Anadolu’daki ulusal savaşa katkı için İstanbul’da gizlice görev yapan kadınlardan biri de yine Şükûfe Nihal idi.

O hep öncüydü. 1923’te kurulan Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucusu oldu; partinin genel sekreterliğini yaptı.

1920’li yıllar şiirin yanında romanın başladığı dönem oldu. İlk romanı "Renksiz Istırap" 1926’da yayımlandı.

1935’ten itibaren Cumhuriyet, Tan, Yeni İstanbul gibi gazetelerde yazmaya başladı.

"Domaniç Dağlarının Yolcuları" adlı eseri "Unutulan Sır" adıyla beyazperdeye aktarıldı.

Sosyal sorumluluk içeren çalışmalar içinde de yer aldı. İstanbul Hayırseverler Derneği, Çocuk Dostları Cemiyeti ve Türk Kadınlar Birliği’nde görev yaptı.

1962 yılında başına talihsiz bir olay geldi; caddeyi karşıdan karşıya geçerken araba çarptı. Kaza sonucu birçok ameliyatlar geçirdi. Sol bacağı kısa kaldı.

Hayatın zorlaşması sonucu yakın arkadaşları Hasene Ilgaz ve İffet Halim Oruz’un açtıkları Bakırköy’deki huzurevine yerleşti.

Kızı Günay’ın bebeğini doğururken hayata gözlerini yumması, yaşamla ilişkisinin kopmasına neden oldu.

Yurtdışında felsefe öğrenimi gördükten sonra Türkiye’ye gelip Taksim ve Osmanbey’de İstanbul’un en tanınmış iki kitabevini açan oğlu Necati Sander, annesinin bu durumuna çok üzülüyor ve onu böyle görmemek için yanına pek uğrayamıyordu.

Kız kardeşleri Bedai Taş ve Muhsine Akkaş da artık yaşlanmışlardı; sık gelemiyorlardı huzurevine.

Şükûfe Nihal zamanla konuşmayı tamamen kesti.

Ve 24 Eylül 1973’te hayata gözlerini kapadı.

Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi.

Adı okullara verilen Şükûfe Nihal’in mezarı bugün iç acıtacak kadar bakımsızdır...

Şükûfe Nihal’in eserleri

Yıldızlar ve Gölgeler (1919-Şiir)

Renksiz Istırap (1926-Roman)

Hazan Rüzgárları (1927-Şiir)

Tevekkülün Cezası (1928-Hikáye)

Gayya (1930-Şiir)

Yakut Kayalar (1931-Roman)

Çöl Güneşi (1933-Roman)

Su (1935-Şiir)

Şile Yolları (1935-Şiir)

Finlandiya (1935-Gezi kitabı)

Yalnız Dönüyorum (1938-Roman)

Sabah Kuşları (1943-Şiir)

Domaniç Dağlarının Yolcusu (1946-Gezi kitabı)

Çölde Sabah Oluyor (1951-Roman)

Yerden Göğe (1960-Şiir)

Oğlu Necati Sander tarafından derlenen "Toplu Şiirler" (1975)

1955 yılında Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrika edilen "Vatanım İçin" adlı romanı kitap olarak basılmamıştır.
Osman Yalçın

Unutma yalnızlığına göre davranacak olursan seninle aynı yolun yolcusu bir kimseyle bir ilişkinin içine düşeceksin çünkü gerçekten kendi yalnızlığının içinde yaşayan kimseye çekici gelmeyeceksin. Onların çok altında kalmış olacaksın. Onlar en iyi ihtimalle sana sempati duyabilirler ama sevemezler seni. Tek başınalığının zirvesindeki bir kimse sadece kendisi de tek başına olan birisini çekici bulur. O yüzden ne zaman yalnızlığın doğrultusunda hareket edersen aynı türden insanları bulacaksın; bir yerdeki kendi yansımanı bulacaksın. İki dilenci buluşacak, iki perişan kişi buluşacak. Ve hatırla; iki mutsuz insan buluştuğunda bu basit bir toplama işlemi değildir, bir çarpım işlemidir...
~Alıntı~

Küçük Bir Felaket- Devam
Sibel geldi. Özür dilerim dedi. Defol dedim sadece. Fark etmedin mi sevgili okur, ne kadar tutarsız olduğumu. Kendimi sana çok dürüst biri olarak tanıttım ama Sibel’i kullandığımı ve insanlarla oynadığımı anlamadın mı? Kötüyüm ben demem mi lazımdı. Kadın sana deli gibi aşık, sen hala saatin kordonunu düşünüyorsun, adam gibi sevsene kadını; sevmiyorsan da söylesene ona diyemedin mi. Normal bir insan bunu yapardı değil mi? Bak sana ne anlatacağım sevgili okur.

Onu sevmediğimi söyledim bir kadına. Suratının tam ortasına düştü cümlem; esnedi cümle, suratını kapladı, yere düştü sonra. Yere düşerken çıkardığı sesi duydum hatta. Suratımda bir sıcaklık hissettim, bunu yanma hissi izledi. Aldığım bütün çiçekleri üzerime fırlatmaya başladı sonra. Canlı çiçek alırdım her zaman. Ölmüş ya da can çekişen bir varlıkla kutlama yapma gibi bir huyum yoktur. Hepsi kırıldı, yere düştükleri anda sahip oldukları tek şey olan toprakları saçıldı etrafa. Bir kısmı da üzerime sıçradı. Tek tek toplamak istedim onları, alıp saksılarına geri koymak istedim. Biliyordum ki, sahip olunan tek şey yitince yaşamanın anlamı kalmıyordu. O zamanlar normal bir insandım, öyle olduğumu düşünüyordum en azından. Sakin olmasını söyledim ona. Dinlemedi. Ağzından köpükler saça saça kustu kinini üstüme. İşte gerçek duygularım bunlar sana karşı dedi. Kimse yok hayatında dedi. Bir tek arkadaşın yok. Ailen yok, vatanın yok, dinin yok, inancın yok dedi. Sen normal olduğunu mu düşünüyorsun dedi. İçimden evet normalim dedim. Sanki içimden geçen bu düşünceyi okumuş gibi baktı suratıma. O bakışta öyle bir muhteviyat saklıydı ki, o andan sonra normal olmadığımı anladım. Halbuki sanmak, yaşamanın can simididir. Ben öyle sanıyorum ya, gerisi önemli değil diyebilir insan. Bir de gerçekler vardır. İnsanı acıtır. Suratına çarptığı anda afallarsın. Yeni bir insan olursun. Ben de yeni bir insan olmuştum o dakika. Sustum. Üzerimden dökülen topraklar bile üzüldü halime. Sessizce çıktım evden. O, arkamdan küfürler saçıyordu etrafa. Apartman boşluğuna çıkanlar bakıyordu arkamdan. Balkona çıkmıştı insanlar. Sibel de balkondaydı. Ona hediye ettiğim bütün kitapları aşağıya atıyordu. İnsanlara hediye ettiğim tek şey kitaplardır. Aşağıya inen kitaplar, yere düştükleri anda canımı acıtıyordu. O ana kadar sahip olduğum bütün kahramanlar, hayatımı anlamlı kılan bütün dostlarım bir bir uçurumdan aşağıya düşüyordu. Yardım etmek istiyordum onlara ama içimde oluşan duygu seli buna müsaade etmiyordu. Engelleyemedim. Sabah, buz gibi bankın, beton gibi sert zemininde uyanınca aklımda kalan tek şey kadınlara olan inançsızlığımdı. Kadınların, sevgisini hak etmeyen bir erkeğe yapamayacağı şey yoktu. Ben de bu sevgiye hiçbir zaman destekçi olmama kararı almıştım.

O yüzdendi sanırım Sibel’e söylediğim cümlenin sebebi. Sevgiye inanmamamdı. Suratıma baktı ben defol deyince. Tırnaklarını gördüm havada. Suratında oluşan kırmızılığı fark ettiğim anda, yanağımda derin bir sızı hissettim. Bundan kaçış yoktu anladım. Sessizce çıktım evimden. Yıllardan beri sahibi olduğum saatçi dükkanını da bırakma kararı aldım. Bir daha dönmem bu mahalleye dedim. Artık nereye gideceğime karar vermek istemiyorum. Yol nereye giderse oraya gideceğim. Bazen amaçsız bir gidiş, en anlamlı varışa imkan sağlar. Hayatı, çizilmiş bir plana göre yaşayan insanların yok olduğu bir toplumda, lekesiz bir güzergahın yolcusu olmak.... İşte tam da istediğim şey bu.

Pınar Yiğitcan, bir alıntı ekledi.
13 May 16:07 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Unutma yalnızlığına göre davranacak olursan seninle aynı yolun yolcusu bir kimseyle bir ilişkinin içine düşeceksin çünkü gerçekten kendi yalnızlığının içinde yaşayan kimseye çekici gelmeyeceksin. Onların çok altında kalmış olacaksın. Onlar en iyi ihtimalle sana sempati duyabilirler ama sevemezler seni. Tek başınalığının zirvesindeki bir kimse sadece kendisi de tek başına olan birisini çekici bulur. O yüzden ne zaman yalnızlığın doğrultusunda hareket edersen aynı türden insanları bulacaksın; bir yerdeki kendi yansımanı bulacaksın. İki dilenci buluşacak, iki perişan kişi buluşacak. Ve hatırla; iki mutsuz insan buluştuğunda bu basit bir toplama işlemi değildir, bir çarpım işlemidir...

Coşku, OshoCoşku, Osho

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 30
Yazar: Büşra A.
Hikaye Adı : Duygularımın Yabancısı Değilde Yerlisiydim
Link: #29613091

Bir deniz kıyısındayım, küçük bir çay, çeşme hiç yoksa bir havuz kenarında kendim dinleniyorum. Sazlı altı gölgelikler çok mutlu ediyor beni, oda olmazsa bir ağaç altı. Önce battaniyemi seriyorum bir yere.

Bir bahar dalının üzerinden eşlik ediyor kuşlar bana. Arabamın bagajından termos ve bardak almaya gidiyorum.


Çay eşliğinde kahvaltılık ziyafeti çekiyorum. Battaniye üzerinde kurduğum sofrada içtiğim bu çayları unutabileceğimi sanmıyorum. Sanki dünya da sadece ben yaşıyorum. Az ötemde piyano sesi gelmesiyle, yalnız olmadığımı anlıyorum.

İnsan, bazen hatrına gelen bir hayali tanıyamaz ya çalan melodi de bana öyle hissettiriyor...

İçim huzurlu mu, hüzünlü mü? Bilemiyorum. Bir tebessüm geçti içimden... Anlatmaktan çok sustuğumu, aşikâr etmekten çok gizlediğimi bir ben biliyorum bir de Allah.Bilsem varlığım bir nefes esintisi bile değildi.

Bir gün daha bitmişti. Konuşmaya takatim kalmadı, dünya kalbimi duymakta istemedim. Sadece rıhtımda batan güneşe, ışığa, gölgeye ve sadece esen rüzgara tahammül edebilirim diye düşünüyordum.

Allah'ım ne olursun"Kaybettiğimiz" yolu bulmasaktı. Çünkü yıldızlar çıkacak, her yönüyle akşam olacaktı. Fakat olmadı yolu şaşırmadım çok gecikmeden otoyolun kalabalığına karıştım..

Satırları okurken ilk defa kendimi zaman yolcusu değil kalıcı hissettim.Duygularımın
yabancısı değilde yerlisiydim...

Duygularımın Yabancısı Değilde Yerlisiydim.
Bir deniz kıyısındayım, küçük bir çay, çeşme hiç yoksa bir havuz kenarında kendim dinleniyorum. Sazlı altı gölgelikler çok mutlu ediyor beni, oda olmazsa bir ağaç altı. Önce battaniyemi seriyorum bir yere.

Bir bahar dalının üzerinden eşlik ediyor kuşlar bana. Arabamın bagajından termos ve bardak almaya gidiyorum.


Çay eşliğinde kahvaltılık ziyafeti çekiyorum. Battaniye üzerinde kurduğum sofrada içtiğim bu çayları unutabileceğimi sanmıyorum. Sanki dünya da sadece ben yaşıyorum. Az ötemde piyano sesi gelmesiyle, yalnız olmadığımı anlıyorum.

İnsan, bazen hatrına gelen bir hayali tanıyamaz ya çalan melodi de bana öyle hissettiriyor...

İçim huzurlu mu, hüzünlü mü? Bilemiyorum. Bir tebessüm geçti içimden... Anlatmaktan çok sustuğumu, aşikâr etmekten çok gizlediğimi bir ben biliyorum bir de Allah.Bilsem varlığım bir nefes esintisi bile değildi.

Bir gün daha bitmişti. Konuşmaya takatim kalmadı, dünya kalbimi duymakta istemedim. Sadece rıhtımda batan güneşe, ışığa, gölgeye ve sadece esen rüzgara tahammül edebilirim diye düşünüyordum.

Allah'ım ne olursun"Kaybettiğimiz" yolu bulmasaktı. Çünkü yıldızlar çıkacak, her yönüyle akşam olacaktı. Fakat olmadı yolu şaşırmadım çok gecikmeden otoyolun kalabalığına karıştım..

Satırları okurken ilk defa kendimi zaman yolcusu değil kalıcısı hissettim.Duygularımın
yabancısı değilde yerlisiydim...

Ela, bir alıntı ekledi.
06 May 21:18 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Geçmişe dalmak tehlikeliydi. Bunu bilmek için zaman yolcusu olmanıza gerek yoktu.

Edgar Casey Akademisi, Beth Revis (Sayfa 63 - Olimpos)Edgar Casey Akademisi, Beth Revis (Sayfa 63 - Olimpos)
Corpus., Zaman Makinesi'ni inceledi.
29 Nis 13:03 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Eğer bu kitap 1894-1895 yılları arasında yazılmamış olsaydı, sevmeyeceğimden eminim. Ama zamanını, zamanın şartlarını ve böyle bir eserin yazıldığını düşünmek insanı Wells'e hayran bırakıyor.

Hakkında uzun uzun konuşmak isterdim ama bunu spoiler vermeden yapmak imkansız sanırım. Kitabı okuyan biri ile irdelemek ne harika olurdu.

Kısaca konudan bahsedeyim, epeyce kısa, merak etmeyin. Zaman Yolcusu, yıllardır zaman makinesi yapmak için uğraşıyor ve araştırmalar yapıyor. Nihayet, amacına ulaştığında entelektüel arkadaşları ile buluşunu paylaşmak ve deneyimlerini anlatmak istiyor. Onları bir akşam yemeğine çağırıp her şeyi en başından anlatmaya başlıyor.

Akıcı, etkileyici, düşündürücü bir eser. Türe ilgisi olan herkese tavsiye ederim.

Hak Tası
Küçük bir anı meselesi...
Geçenlerde küçükken yapmaktan çok hoşlandığım ,hafiftende unutmaya yüz tutup pembeleşmiş alışkanlığımin rüzgarıyla babamin peşine takılıp kendimi çocukluğumun ikliminde bilmediğim bir maceranın peşine attım. Babam yılların üzerine bir ayrıcalık bir prestij gibi yerleştirdiği köy yaşamının verdiği kadim bilgelikle günümüz envai çeşit işlem görmüş un kullanımını boykot edip bu gdolu gidişe son vermek için biraz buğday alıp vadinin eteğinde akan çay üzerine kurulmuş taş degirmene doğru yola çıktı.Tabi ben de peşinden.Baharin soluğunu yeni yeni hisseden doğa üzerindeki kış yorgunluğunu usul usul atıyor olacaktı ki ağaçlar yeşile durmuş, kuşlar da bahar senfonilerine başlamıştı. Bu manzaraya bir Karadenizli olarak zaten alışkındım lakin bir asra yakın zamana şahitlik etmiş bir taş değirmen alakamin ibresini epey zorlamıştı. Geniş tahta kapisi gıcırdayarak açılırken kendimi eski zamanlardan bir anda yaşayan gelecekten gelmiş ve bunun bilincinde bir kayıp zaman yolcusu gibi hissettim.Birazdan civar köylerden yükünü alan katarlar bu değirmene uğrayacak, bugün benim haberdar olduğum hicbir şeyden habersiz kendi zamanlarınin gündemini tartışırken bir yandan da buğdaylarını öğüteceklerdi.Kimbilir kılık kıyafetime bakıp biraz garipser tavırla bana bakacak fakat yine kendi gündemlerine tekrar döneceklerdi.Kapi açılırken bir anda tarihin karanlık sayfaları aydınlanıyor,kum saatindeki kumlar aşağıdan yukarıya akıyordu.Kapi açılınca tüm akış durmuş, aynı nehirden kimse iki kez yikanamamış ben de kendi vakti devrime geri dönmüştüm. Değirmenin içini yavaş yavaş keşfetmeye çıkarken milenyum cağı insanın ölümsüzlük mihengi olan fotoğraf çekimime başlamıştım. Bunları ölümsüzleştirmek sevdiklerimle de bunu paylaşmak için birkaç fotoğraf yetmişti.Oysa insan zihni bir makineden daha marifetliydi.Cunku insan zihni her bir kareye duyguları da kaydediyordu.Yapay makinelerin belki en büyük kusuru da bu olacakti.Herbir aleti bir mirasa dokunur gibi incelemiş zamanın ruhunun bu aletlere sirayet ettiğini düşünürken kendimi biraz da şaman gibi hissetmiştim.Bugdayin koyulduğu tahta aletler,buğdayı ezen devasa taşlar, su döngüsünü sağlayan su çarkları, arkları ve ortalığa yayılan mükemmel bir un kokusu. Bu kokuyu alan insan gerçek un kokusunun ne olduğunu unutamaz.Tum bu aletleri incelerken gözüme bir çivi de asılı kulplu demir tas takıldı. Ne olduğunu taş değirmen hususunda bir Ilber Hoca kıvamında olan babama yöneltince elimdeki bu şeyin Ali Baba ve Kırk Haramilerdeki altınları ölçecek altin tasi değil de (ki öyle de olabilirdi,karakteri çok uygundu) değirmen sahibinin un öğütmeye gelenlerden buğday hakkini alırken kullandığı bir olcu aleti olduğunu öğrendim.
Hak tası...Zihnimde yankılanan nadide kelimelerden biriydi artık.Zihnimin durgun sularına atılan bir taştı ve giderek haleleniyordu.Hesap günündeki hak tasını ve adaletini düşündüm.Buna pek benzemeyeceğı kesindi .Günümüz hassas terazileri gibi de değildi muhtemelen.Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hak talep edeceği kadar hakla dolu bir adalet anlayışı. Dünyadaki heyelan ,hezeyan haline gelmiş haksızlıkları, uzayıp giden adaletsizlikleri, çağlayanlar haline gelmiş harami anlayışları tartacak bir hak tası bulabilecek miyiz gideceğimiz yerde?Kendimize yonttugumuz ,başkalarından cirptigimiz hakları ölçecek hassas fikir,gönül terazilerimiz var mi varsa kefeleri doğru mu ?Dünya bir yerlere savrulurken birer Don Kişot edasıyla haksızlık devlerine saldirdigimizi zannederken yel değirmenlerinin hakkını yiyor muyuz acaba?Birinin değil de bininin hakkına giriyorsak ya da...Hak tası..Sen de bilmezdin herhalde.Gun gelip buğday olcmekten başka bir meçhulun zihninde kıyametler koparacağını.
Hak tasasıyla dolu gönüllerimiz de bir de hak tasının olması dileğiyle...