• Zaman Yolcusu kolay kolay anlayamayacağınız şu adamlardan biriydi; onunla ilgili her şeyi kavradığınızı asla hissedemez, her zaman kurnaz bir ihtiyattan, görünür içtenliğinin arkasında pusuda bekleyen bir hinlikten kuşkulanırdınız.
  • Değerli kardeşlerimiz!

    Şimdi yazacaklarımızı “kınamak” mahiyetiyle değil bir ibret olması için yazıyoruz.

    Malumunuz Reşat Halife’yi peygamber olarak görüp Amerika’ya onun yanına kaçan Edip Yüksel İslam’ın temel ilkelerini toptan inkar ediyor, 19 saçmalığı ile Kur’an’a eksiklik isnat ediyor, “Peygamber söylese ne olur” diyor.

    Mustafa İslamoğlu hadisler üzerinde şüphe oluştururken, sahabe, tabiin ve alimlere iftira ederken bir yandan da İslam’ın temel ilkelerini tartışmaya açıp, sünneti inkar etmek uğruna “namazı yahudilerden öğrendik” diyecek kadar Yahudilik Temayülü gösterip, Kur’an’ı kendi görüşüne göre yorumluyor.

    Bunlara aynı yolun yolcusu Mehmet Okuyan’ı da eklemek mümkün.

    Hepsinin ortak yönü babalarının çok salih mü’min ve alim olması.

    Edip Yüksel’i babası hayattayken “mürted (dinden çıkmış)” olarak ilan edip, Mustafa İslamoğlu’nun babası ise “Mustafa’yı şeytanım kadar sevmem, Humeyni kafalı” diyordu.

    Ne kadar acı ve o kadar da ibretlik bir tablo değil mi?

    PEKİ, NEDEN BU HALDELER?

    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim 6)

    Maalesef Hocaefendilerin böyle bir problemi var. Çok büyük hocadır, bakıyorsunuz oğlu onun yolunda değil, başka mecralara kaymış. Zihnen, fikren başka bir yolda gidiyor.

    Bunun en büyük sebebi Hocaefendilerin çocuklarını yeterince takip edememesidir.

    Hepimizin evlatları var. Ve bizlere de bir ibret olması açısından yazıyoruz.

    Hocaefendiler genellikle ders, sohbet, vaaz, irşad vazifeleri ve talebe/cemaat işleri ile alakadar oldukları için ailelerine yeterince vakit ayıramıyorlar.

    Ailesine ayıracak vakti olmayan Hocaefendiler çocuklarını da takip edemiyorlar.

    Kimisi “medreseye verdim” iş bitti zannediyor, kimisi “İlahiyatı da okuyor daha ne olsun” kimisi “İmam hatipe verdim” daha ne yapayım gibi düşünüyor.

    Halbuki “medreseye verdim iş bitti” bile dememeli çocuğu mutlaka takip etmeli. Ne okudu, ne öğrendi, hangi derste nerede? Dışarıya çıkınca ne yapıyor, nere takılıyor? Arkadaşları nasıl insanlar? Evde hangi işlerle meşgul oluyor? İlgi ve alakası neye yöneliyor?

    Çocuk her eve geldiğinde sıcak ev ortamı olmalı. Çocuk sofrada Hoca babasını görmeli. Aile birlikte yemek yeyip muhabbetler etmeli. Çocuk İslami ilimlere ve Ehli Sünnet yoluna teşvik edilmeli. Gündemdeki bidtat ehli hocalardan sakındırılmalı ve fenalıkları anlatılmalı.

    Çocuk babasını örnek almalı, yanlışı doğruyu babasından öğrenmeli. En tesirli eğitim şekli budur.

    (Kur’an’da Lokman Aleyhisselam’ın oğluna nasihatlerini hatırlayın. Nasıl bir şefkat, merhamet ve aynı zamanda alaka gösteriyor oğluna dikkat edin. Bizim de aynı yolu izlememiz gerekiyor)

    Bakınız, çocuk medreseye bile gitse bu şekilde takip etmek gerekiyor.

    İmam Hatip ve sonrası ise daha tehlikeli.

    Medreseye mesafeli olan veya çocuğunu göndermeye kıyamayan veyahut çocuğu medrese istemeyen hocalar mecbur İmam hatibe gönderiyor. İmam hatiplerde Mustafa İslamoğlu’nu takip eden ve çocukların kafasını sinsice karıştıran çakma hocalar dolu. İmam hatipler “adam olsun” zannıyla gönderilen ve ahlaken çökmüş gençlikle dolu.

    Dolayısıyla çok sıkı takip gerekiyor. Ama çocuğa hisstermeden, sıkmadan, itici olmadan.

    Çocukla her akşam müzakere edilmeli, dersleri gözden geçirilmeli, ne işledikleri hakkında bilgi alınmalı. Çocuğun zihnini bulandıracak konular anlatılmalı ve önceden tedbir alınmalı. Öğretmenler ne anlatıyor, öğrenilmeli. Ehli Sünnete aykırı olan konular varsa izah edilmeli. Yine güncel bid’at ehline karşı çocuk daima uyarılmalı.

    Çocuk kimlerle beraber, arkadaşları nasıl insanlar, ne yapıyorlar, ne ile alakadar oluyorlar takip edilmeli.

    Bunlar yapılırken de çocuğun ruhuna hitap edilmeli, sıkmadan, kırmadan dökmeden yapılmalı.

    Ve en önemlisi çocuklarımıza çok dua etmeli, salih, alim, ilmiyle amil, ihlaslı kullar olmaları için yalvarmalıyız.

    ÇOCUKLAR GELECEĞİMİZ, ŞEYTANLARA KAPTIRMAYIN

    Peygamberimiz “sizin çokluğunuz ile övüneceğim” buyuruyor. Muhakkak ki bu çoğunluk Allah ve Resulüne teslim olan Ehli Sünnet çoğunluktur. Çocuklarımızı da bu çoğunluğun içinde muhafaza etmez isek, cemaat, talebe, irşad diyerek evlatlarımızı ihmal ediyorsak gereken ihtimamı göstermiyorsak biz de sorumluyuz ve vebal altındayız.

    Bir de yukardaki örnekler gibi Allah’ın kitabına iftira edip Resulüne savaş açanların zümresine dahil olurlarsa (hafazanallah) dünyamız kararır ve biz de Allah’a hesap veremeyiz bu hususta.

    Şayet elimizden geleni yapıyorsak ve çocuk yine de batıl yolu seçiyorsa o zaman duadan başka elimizden birşey gelmez
  • on derste birisi ölünce ne yapmak gerekir

    1: ve içerki odaya koş
    yatağın üstünde zıplamaya başla
    bağır ki o yok artık
    dünyadaki bütün gözyaşlarıyla beraber gitti

    2: ölüm benim neyimdir
    adamın biri olarak
    en sevdiğim ön koltuk minibüs yolcusu
    “bir edirnekapı uzatır mısınız”
    matematik bilen biri
    o yüzden mi hep üşürdü elleri

    3: dünyaya yenilmenin de vahşi bir tadı var
    uygun adam olmanın ve bir gece ayakta ölmenin

    4: oğluyla vedalaştırılmamış bir adam mı ölür
    yoksa bir “ulan tonton yanak” efsanesi mi aniden

    5: bu solmuş çiçeklerin altında kimse yaşayamaz
    gösterişli yırtılmalar bundan böyle bir beden bol gelsin
    cüzdanında iki yaprak glayöl taşıyan bir çocuğa
    “-n iy e ? ” “-n e niye?”

    6: peki hanginiz vidalayacak beni bu dünyaya
    bu ölüme bu matematiğe?

    hazırlanır, yeni
    meyhaneler aranır
    bahane yeltenirim
    düŞünür
    durur
    bu saattan sonra bir şaşa inşa eder miyim kendime?
    ya da dayanmak için şiirleri mi satışa çıkarmalı
    değerlerimi mi yoksa?

    büyük umutsuzluğumu mu satmalıyım?
    yenildim ne varsa yenilinecek
    kazanmış görünmek dışında
    bütün bahisleri kaybettim
    dalında büzüştü koparmak için gerindiğim meyva
    lıançeremden son bir ses geldi ben ölürken.
    istavrit ayıklarken çıkan ses gibi bir şeydi
    erkeksem adımı da yıkardım
    ama yeterince erkek değildim
    ölümden korktum

    işte bunu yazmak için yer kalmamıştı kağıtlarda.
    en iyisi mi adımı çıkardım ateşe, ben
    herkesin mahirleştiği konularda yaptım uzmanlığımı
    birkiüç/tıp oynadım
    nıs-word kullandım
    kaleye geçtim, top benimdi
    tüık diline alıştım
    rakı içtim
    sevindim cuma akşamları.
    uzmanlığımı herkesin tm birleştiği konularda yaptım.


    sandım ki suyun kaynamaya başlaması bir şeyleri değiştirir
    çay olmuş mudur diye sordum
    belediye otobüslerinde gözlüğüm buharlandı
    ne zaman soru sorsam ben.
    ben
    herkesin
    mahirleştiği konularda yaptım uzmanlığımı.
    ateşi açtım
    ateşin içinden çıktı
    hariç bırakılanlar adına konuşurum zannettiğim günler
    ey adına yangın dediklerim
    şiir yazmak için yer kalmamış kağıtlar
    iri boşluklar
    kafiyeli intihar mektubu müsveddeleri

    oğlum mantığımdaki iri boşluklardan bana baktı.
    sendeleyerek öğrenen bendim, yürümeyi.
    kaleye geçen ben
    çünkü top benimdi
    abiler
    oynattılar
    erkeksen yık dediler
    yıktım.
    sevdimse de cuma akşamlarım
    ama yaktım
    abileri.
    kaleyi de
    yine yık deseler
    erkeksem yine yakarım

    25
    7: taşa saplı bir kılıcı kanırtmak gerekir

    8: ölüm oyunu bıraktı
    “saklambaç / oynayan / kaleyemumdiksin”
    burnu yerine ölümü karıştıran bir çocuk
    kelime oyunu sandı arkadaşları

    9: geri geri zıplayan zaman, bütün bunları ezberle
    dur durak bil ve hatırlan,
    şiire yol aç:
    annem seni istiyordu
    sen beni istemiyordun
    Simde vardın da
    neden ISimde yoktun
    o kadar hızlı geçmeseydin
    belki duyardın dediğimi
    “seni özleyebilir miyim
    baba
    baba
    b a b a”

    10: ben bir gün babamdan öldüm
    bana on gün söylemediler
    oğlum doğana kadar tuttum ağlamamı
    şimdi ne zaman uzanıp oğlumu öpsem
    alnıma sakal|arı batıyor babamın

    enis akın
  • MENDİLİMDE KAN SESLERİ

    Her yere yetişilir
    Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
    Çocuğum beni bağışla
    Ahmet Abi sen de bağışla
    Boynu bükük duruyorsam eğer
    İçimden öyle geldiği için değil
    Ama hiç değil
    Ah güzel Ahmet abim benim
    İnsan yaşadığı yere benzer
    O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
    Suyunda yüzen balığa
    Toprağını iten çiçeğe
    Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
    Konyanın beyaz
    Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
    Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
    Denize benzer ki dalgalıdır bakışları
    Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
    Öylesine benzer ki
    Ve avlularına
    (Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
    Ve sözlerine
    (Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
    Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
    Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne
    Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
    Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına
    Minibüslerine, gecekondularına
    Hasretine, yalanına benzer
    Anısı işsizliktir
    Acısı bilincidir
    Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
    Gülemiyorsun ya, gülmek
    Bir halk gülüyorsa gülmektir
    Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
    Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
    Dirseğin iskemleye dayalı
    -- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
    Cıgara paketinde yazılar resimler
    Resimler: cezaevleri
    Resimler: özlem
    Resimler: eskidenberi
    Ve bir kaşın yukarı kalkık
    Sevmen acele
    Dostluğun çabuk
    Bakıyorum da simdi
    O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
    Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
    Biz eskiden seninle
    İstasyonları dolaşırdık bir bir
    O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
    Nazilli kokardı
    Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
    Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
    Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
    Kadının ütülü patiskalardan bir teni
    Upuzun boynu
    Kirpikleri
    Ve sana Ahmet Abi
    uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
    Sofranı kurardı
    Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
    Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
    Çocuklar doğururdu
    Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
    O çocuklar büyüyecek
    O çocuklar büyüyecek
    O çocuklar...
    Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
    Umudu dürt
    Umutsuzluğu yatıştır
    Diyeceğim şu ki
    Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
    Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
    Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
    Çocuklar, kadınlar, erkekler
    Trenler tıklım tıklım
    Trenler cepheye giden trenler gibi
    İşçiler
    Almanya yolcusu işçiler
    Kadınlar
    Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
    Ellerinde bavullar, fileler
    Kolonyalar, su şişeleri, paketler
    Onlar ki, hepsi
    Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
    Ah güzel Ahmet Abim benim
    Gördün mü bak
    Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
    Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
    Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
    Gelse de
    Öyle sürekli değil
    Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
    O kadar çabuk
    O kadar kısa
    İşte o kadar.
    Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
    Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
    Mendilimde kan sesleri.
  • "Selvi Boylum Al Yazmalım" kısa bir hikaye, fakat sonunu göremediğimiz bir gerçeği konu alıyor: Yol. Gerçek, insanı her zaman derinden etkiler. Aytmatov'un başyapıtı bu yüzden uzun zamandır bizlerle ve sevenleri üzerindeki ilk günkü etkisini koruyor.

    Yol asla değişmez. Yolun yolcusu vardır, değişir. Yola çıkılan vardır, değişir. Yola çıkan biz, değişiriz. Çıktığın yolun sonunda asla aynı kalamazsın, değişmek insan doğasının önemli bir parçasıdır. Öyle ki, insan değişebildiği sürece vardır. Fakat değişim yıkıcı olabilir. Gerekli olması, acımasız olmayacağı anlamına gelmez. Değişen dünya şartlarına ayak uyduramayan bir toplumun yok olma tehdidiyle karşı karşıya olması gibi; karşı konulmaz değişime ayak uyduramayan insan, kendi gerçeği altında ezilir.

    Aytmatov'un romanı yolda başlıyor, yolda gelişiyor ve yine yolda bitiyor. Hikaye bitiyor ama yol bitmiyor. Tecrübeli yazarın bizlere anlatmaya çalıştığı da bu zaten. Birbiriyle iç içe geçmiş hikayelerde ortak unsurun yol olması sizce de tesadüften fazlası değil midir?

    Bazen duyguları harekete geçirmek için mürekkebi sonuna kadar kullanmak yerine, gerçeğin resmine şöyle bir göz atmak yeterlidir.
  • Bilim kurgu türü çok tercih ettiğim bir tür değildir. Ancak Wells ile birlikte bu türe sağlam bir giriş yapmış bulunmaktayım. Doğru bir tercih olduğu için mutluyum :)

    Zamanda yolculuk gibi oldukça komplike ve tartışmalı bir konu üzerine yazılmış ilk roman olarak biliyor kitap. Hele ki henüz ne görelilik teorisi nede kuantum fiziği konuşulmuyor. Üç boyutun dördündücüsün zaman ekseni olduğu iddiasını bir İngiliz yazar romanında ortaya atıyor. Ve bunun üzerine yarattığı geleceğin dünyasına götürüyor okuyucusunu. Hayal gücüne hayran kaldım Wells!

    Kitapta Wells'in dünya insanının geleceği hakkındaki görüşlerini ve bir nevi uyarılarını yakalamak mümkün. 800 binli yıllara da gelinse insanlık arasında yine bir ayrım ve kıyım söz konusu. Şimdinin dünyasındaki gibi sosyolojik ayrımlar o zamanda olacak ve hatta bu ayrımlar bazı insan türlerini yer altında yaşamaya itecek.

    Tasvirler ve işleniş o denli güçlü ki okurken gözünüzün önünde canlanabiliyor her detay. Zaman Yolcusu ile birlikte uzun bir maceraya çıkabiliyorsunuz.

    Çevirmen Celal Üster'in kaleminden romanın kısa anlatımını buraya iliştireyim:
    "Zaman Makinesi'ne dönersek; H. G. Wells'in 1895 yılında yayımlanan ve bilimkurgu edebiyatının öncülerinden sayılan bu romanında Zaman Gezgini, kendi buluşu olan Zaman Makinesi'ne biner ve 802701 yılına gider. Dönüşünde, dönemin, Büyük Britanya'nın Victoria çağının son döneminin entelektüel kesimlerinden (bir hekim, bir yayın yönetmeni, bir gazeteci, bir ruhbilimci vb.) bir kesit oluşturan dost meclisinde, 802701 yılında ve daha da ötesinde görmüş, yaşamış olduklarını ayrıntılarıyla anlatarak Zaman Makinesi adını verdiği icadının gerçekliğini kanıtlamaya çalışacaktır..."
  • Olduğum "ben" ile hayatın beni olmaya zorladığı "ben" arasında gidip gelen bir zaman yolcusu gibiyim...

    - A. Levent IŞIK -