• 1) SEZAİ KARAKOÇ – MONA ROSA

    Mona Rosa, tek gül anlamına gelir. Anlatılana göre üniversite yıllarında Sezai Karakoç bir okul arkadaşına aşık olur ve ona açılır; fakat reddedilir. Bu duruma çok üzülen Sezai Karakoç ona şiirler yazmaya başlar. Monna Rosa şiiri de böylelikle ortaya çıkmıştır. Şiirin her kıtasının baş harflerine bakınca Muazzez Akkayam isminin ortaya çıktığını görürüz. Günler geçer ve mezuniyet töreni gelir, Sezai Karakoç bu şiiri okur ve şiir çok beğenilir. Tören sonrası Muazzez Akkayam yanına gelir ve teklifinin hala geçerli olup olmadığını sorar. Sezai Karakoç’un ise gururu aşkının önüne geçmiştir ve şimdi de ben seni kabul etmiyorum diyerek Muazzez Akkayam’ı reddeder.

    “Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,
    Meyveler sabırla olgunlaşırmış.
    Bir gün gözlerimin ta içine bak:
    Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
    Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.”

    2) YAHYA KEMAL BEYATLI- SESSİZ GEMİ

    O dönemlerde genç Nazım Hikmet Heybeli’de okuyor ve hafta sonları ailesinin yanına geliyordu, Yahya Kemal’den şiir dersleri alıyordu. Bu süreçte evliliğinde bir takım sıkıntılar yaşayan Celile Hanım ile Yahya Kemal arasında sessiz bir aşk başlar ve bu aşk kısa süre içerisinde çevrelerinde duyulur. Tabi Nazım’ın da kulağına gider ve “Muallimim olarak girdiğiniz eve babam olarak giremeyeceksiniz..” yazdığı notu hocası Yahya Kemal’in cebine bırakır. Bunun üzerine Yahya Kemal aşkını derine gömmüş ve kendini geri çekmiştir.
    Celile Hanım her ne kadar eşinden boşanıp onunla evlenmek için her şeyi göze alsa da Yahya Kemal evlilikten her zaman korkmuştur. Celile Hanımı olan derin sevgisi bile onu evlenmeye ikna edememiştir. Zaman içerisinde bu büyük aşk sona ermiş ve yolları ayrılmıştır. Sessiz Gemi şiiri de Celile Hanımın Heybeli’den İstanbul’a dönüşünü Yahya Kemal’in gözünden bize anlatır.

    “Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
    Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
    Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
    Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
    Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
    Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”

    3) ÖZDEMİR ASAF- LAVİNİA

    Şiir, güzelliği dillere destan Mevhide Beyat’a yazılmıştır. Özdemir Asaf ona derinden aşıktır; fakat aşkına karşılık bulamamıştır. Yıllar sonra Lavinia şiiri ile bu karşılıksız kalmış aşkını dile getirmiştir. Gerçekte asla bir araya gelemeseler bile şairin yüreğinde hiç ayrılmamışlardır.

    “Sana gitme demeyeceğim.
    Üşüyorsun ceketimi al.
    Günün en güzel saatleri bunlar.
    Yanımda kal.
    Sana gitme demeyeceğim.
    Gene de sen bilirsin.
    Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
    İncinirsin.”

    4) ABDURRAHİM KARAKOÇ- MİHRİBAN

    Mihriban, Abdurrahim Karakoç’un tek aşkıdır ve bir semboldür. Gerçek ismini hiç açık etmemiştir Karakoç. Aşkı karşılıklıdır; fakat kız tarafından hep “hayır” cevabını almıştır. Yıllar sonra bir arkadaşından onun evlendiği haberini almıştır ve ona olan aşkını satırlara dökmüştür. Onun için iki şiir yazmıştır. Mihriban şiiri ise sonradan Musa Eroğlu tarafından müziğe dökülmüş ve dilden dile dolanmıştır.
    Bir gün kendisine onu görmek ister misin diye sorulduğunda:
    – Niye görelim ki? Öyle kalsın. insanın gönülde kalması, gözde kalmasından daha iyidir.
    diye cevap vermiştir Abdurrahim Karakoç. Bu aşk ise ilk günkü saflığı ve temizliğiyle dizelerde yaşamaya devam etmiştir.

    “Sarı saçlarına deli gönlümü,
    Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban.
    Ayrılıktan zor belleme ölümü
    Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

    Yar, deyince kalem elden düşüyor,
    Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor,
    Lambada titreyen alev üşüyor.
    Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban.”

    (alıntıdır)
  • Geçip gideceğini bile bile...
    "Dur" diyorum zamana...
    Dur ki; aradan geçen yıllar özlemi tüketmesin..!
    Dur ki; sevgim, ilk gün sıcaklığını hissedebilsin..!
    Dur ki; yaşanan anı'lar..bir bir..silinmesin..!
    Dur ki; diyarından göç eylediğimin Aşk'ı..bitmesin.!
    Dur ki; zaman..sadece zaman..bize yenilsin..!
    Geçip gideceğini bile bile...
    "Dur" diyorum zamana...
    Gönül yolum yol olmuş..yarin diyarına...
    Yolcusu bir tek sen...gönlümün ortasında..
    "Dur" diyorum dur...geçip giden zamana..!

    Pervin Yalım
  • (Spoiler içerir)Bir kısmından sonra resmen ters köşeye yatıran bir kitap. Edebiyatımızda profesyonel yazarlarımız bile bazı kitaplarında sonları yazarken okuyucuyu bağlayamayabiliyor. Ayşe Kulin'in anlatımı o kadar güzel ki en beğendiğim yer kitabın son sayfaları oldu. Sanki bizzat yaşıyor gibi hissettim o derece iyi. İçeriğe gelecek olursak ben burada saf bir eşcinsel aşk değil de, en azından kitap karakteri açısından okuduğuma göre değerlendirerek, bir insanın bencilliğiyle hayatları nasıl darma duman ettiğini gördüm. Evet eşcinseller de yaşadığımız çağın bir gerçeği fakat bu gerçeğin görmezden gelinmesine razı olmadığım kadar göze sokulmasını da doğru bulmuyorum. Burada Bora'nın İlhami'ye duyduğu aşkın alevlenmesini de biraz İlhami'nin ona sunduğu lüks hayata bağlıyorum açıkçası. Bora, doyumsuzluğuyla olsun ruh haliyle olsun sanki yaşadığımız hayattaki insanların profili gibi. Kitap karakteri açısından okuduğum için Bora'ya hiç güvenemedim, ısınamadım da. Bunun dışında kitaptaki ısınılamayan karakterlere bile zaman zaman üzülüp zaman zaman da onlarla birlikte sevinmek bence bir yazarın başarısıdır diye düşünüyorum. Özellikle çocuk tecavüzlerinin gündemi fazlasıyla meşgul ettiği bu sıralarda Bora'nın yaşadığı şeyleri okurken kalkıp yüzümü yıkadım ve kitaba bir iki gün elimi sürmedim açıkçası, öyle etkiledi beni. Kitabın yayınlandığı dönemin -2011- siyasi hayatından da bazı kesitler bulabiliyoruz kitapta. Bunlar da fazla olmamakla birlikte karakterler ağzından başarılı bir şekilde yansıtılmış. Kitabı tam anlamıyla yorumlayabilmek için ikinci kitap olan "Bora'nın Kitabı"nı da okumak gerektiğini düşünüyorum ama kendim okur muyum, bunu bilemiyorum. Çünkü bir kitabı okuduktan sonra kendime "Bu kitap bana ne kattı?" Sorusunu soran bir okuyucu olarak Bora'nın Kitabı'nın bana çok bir şey katacağını düşünmüyorum. Bora'nın çocukluğunda yaşadıklarının anlatıldığı kısımlar hariç genel olarak sürükleyici ve hızlı bir şekilde okunabilecek bir kitaptı..
  • OĞUZ ATAYI DEĞERLENDİRMEK YOLUNDA
    
OĞUZ DEMİRALP

    (Oluşum, Sayı 12, Ekim 1978)

    
(...) Selim’in ilk yanlışı: «Hayatın acemisi». Yaşama yoksulluğumu okuma zenginliğiyle denkleştirmeğe çabalaması boşuna. Ne mühendisliği, ne yazarlığı, giderek ne de sevgi/li/si bir tutamak olabiliyor. ««Tutunamayanlar», böylelerinin ardından çok, giderek fazla uzun bir yazıklama. Turgut Özben ise yanlış dala asılmış, iş yaşantısında başarı sağlamak, onu gününün saçma yaşamına katmaktan başka neye yarıyor ki? Dur, doğruya sap, kendine yönel, herşeyi bırakıp gitmek pahasına! Ama, varacağı yeri biliyor mu ki? Hikmet Benol aynı yolun yolcusu. Adından belli. Oğuz Atay’a ««Tutunamayanlar»ı uzatıyor Hikmet’in ««Tehlikeli Oyunlar»ını anlatarak, İsa simgeseli billurlaşıyor. Hikmet Benol — Hüsamettin Tambay — Nurhayat Hanım: İşte kutsal üçgen. Hepsi birer... cık:
Isacık, Meryemlik, Tanrıcık. Hikmet Benol, imgelemini bir cehennem tiyatrosuna çeviriyor. Adının anlamının tersine doğru
kayıyor, hızla. Sevgi’yle yaşarken sevgisiz, Bilge’yle bilgisiz. Parça parça olan bir benlik; toparlanamıyor. Yorgun ve yılgın ruh. Pencereyi açıyor son bir kez. Ölümün kucağına atlıyor.
Her iki başkişi de birer küçük kentsoylu aydın. Oğuz hâlâ evrensel insanı anlatmak savında mı? Çeşitli kişilerin ortak paydası olan tip belirli bir zaman _ mekân tamlamasının ürünü; batılı değil herşeyden önce. İsa, batı uygarlığının özünü simgelerken, Türkiye’de son iki yüzyıllık yaşamımızın simgesi oluyor. Değişik bir açıdan bakalım Atay’ın romanına. Üstü kapalı bir karşı koyuş vardır Cumhuriyetin üst-yapı devrimciliğine, göstermelik batılılığa. Tepkisi, birtakım şovenistlerinki gibi Batı’ya değil, öykünmecileredir. Başkişileri Batı usuyla Doğu duyarlığını birleştirmeyi deneyerek çözüm ararlar, başaramazlar. Tarihin attığı kördüğüm boğar onları. Türk aydını Batıyı özümleyememiştir, çünkü tanımamıştır. Kendi geçmişine de yabancıdır büyük ölçüde. Köklü bir köksüzlüğü vardır. Tam anlamıyla ortada kalmıştır. Selimin, Hikmet’in durumu da bu değil midir? Hem kendilerini hem de çevredekilerini kurtarmak isterler; bir Alfred de Vigny tavrıyla, yani tam kanlı coşumcular gibi ortaya çıkarlar. Bunu yaparken bile Batının 19. yüzyıl (idamına öykünürler. Ne etseler yetersizdirler, en başta kendilerini aşmayı beceremezler.
Oğuz Atay, açık ki, kişinin kendi kendisiyle savaşmasını ve yenmesini öneriyor herşeyden önce. Yenilgi süreci içsel bir serüven olarak-anlatılmış, toplumsal durum ve konum ise bir veri olarak alınmış. Dışsal - içsel çatışmasında dışsaldan çok içsel etmenlere ağırlık veriliyor, bireyin içinde bulunduğu koşullara karşı tavrı irdeleniyor. Olumsuz. dışsal belirlenimlere karşı salt kendinden kalkarak savaşıyor başkişi, ilkin kendini dönüştürmeyi amaçlıyor. Bundandır Oğuz Atay’ın bireyin yazan oluşu. Toplumsal devinimlere pek bel bağlamıyor o. İnsanın değiştirilmesini, dünyanın, yani yalnızca özdeksel koşulların değiştirilmesinden daha önemli bir sorun olarak görüyor gibi. Bu noktada: Kendi içinde yapayalnızdır insan. Hele Türkiyeli aydın. Bu aydın belirsizliğin, bilgisizliğin içine doğmuşsa, tek kaynakça olarak Batı kültürü; o da bilmemkaçıncı elden sunulmuşsa, insan konusunda kalkıştığı kahramanlık isa müsveddesi olmaktan öteye gidebilir mi?
««Dragomanlar cumhuriyet»inde her aydın biraz ««Mütercim Arif»tir. -SON
  • Yağmuru izlemek istiyorum güneş batıyor gözüme..
    Güneşi izlerken kara bulutlar yükseliyor gökyüzüne...
    Heyhat!
    Ya gören biri anlatsın
    Ya da kör kaderim korlansın...


    Zaman Yolcusu
  • MAVİ KRİSTALDE
    bekliyor zaman,
    daha mekanını sancıyacak olan
    uyuşturulmuş hasreti-

    Hasret ki,
    isimsiz ilkyazlar kırıntısından, tutsak
    kadın,, müşkülatı yıldızların,
    ölçmekte yine kederimi
    nabzımdan, geleceyin ülkede
    dörtnala giden kadından-

    Kumda yol alıyor benimle
    melankolinin sıla yolcusu yelkenlisiyle,
    serpiştirilmiş
    gece menekşeleri
    çarmıha gerili balık üzerine
    o taşlaşan gözyaşında
    unutulmuşluktan-