• " Asil insanların en neşeli zamanlarında bile bir hüzün vardır,daha düşük ruhlar ise en sefil zamanında bile neşelidir. "
  • Kimi kitaplar vardır hem ruhun, hem de beynin açlığını doyurur. Öyle ki, okudukça yüreğe dokunan her bir satırda ruhunuzun doyduğunu hisseder, aynı zamanda içinde barındırdığı tarihsel ve toplumsal geri plan ile döneme dair bir bilgi deryasının içinde beyninizin bilgiye olan açlığını da doyurma olanağı bulursunuz. Sayfaların akışına kendinizi bıraktığınız an, bulunduğunuz zaman ve mekanın bir adım ötesine geçip o dönemlere yolculuk etmeye başlar; velhasıl çıktığınız yolculukta gezindiğiniz sayfaları kendi hayal dünyanızın derinliklerinde arşınlamaya başlarsınız. Sanki o anı karakterlerle birlikte yaşıyormuş fakat, onlarla aranızda bir görünmezlik duvarı varmışçasına oradasınızdır. Hani dokunsan hissedecek kadar yakın, fakat gerçeklikten bir o kadar uzakmışçasına orada olmak gibi garip bir duygudur bu. Ah, bazı kitaplar nasıl da insana tesir ediyor, öyle değil mi? Peki, bu tesirin sırrı nerede saklı? Kitabı fazla benimsemekte mi, yoksa yazarın kaleminin gücünde mi? Kuşkusuz her ikisinin de payını yadsımak mümkün değil ama, asıl keramet kurgunun bir noktada gücünü gerçeklikten alıyor olmasında yatıyor sanırım:) Ne dersiniz?
    Sevgili İvo Andriç'in kaleminden Drina Köprüsü eseri, hem ruhun, hem de beynin açlığını doyuracak, okurunu bulunduğu zaman mekandan koparıp Balkanlar'a doğru doyumsuz bir yolculuğa çıkaracak nadide eserlerden biri olmakla birlikte, tarihi dokuyu okura aktarış biçimiyle de bir o kadar özgün bir eser. Zira İvo Andriç'in eserinin ana karakteri bir ülkenin ve o ülkenin birbirinden farklı ırklara ve dinlere mensup insanlarının üç yüz elli yıllık tarihine tanıklık eden bir köprü. Evet, evet yanlış okumadınız. Kitabın ana karakteri Drina ırmağının üzerinde tüm haşmetiyle boy gösteren Drina Köprüsü! İvo Andriç tüm bir kitabı ya da diğer bir değişle tüm bir tarihi, okuruna Drina Köprüsü üzerinden muazzam bir biçimde aktarıyor. Andriç eserinde okurunu vakti zamanında Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimi altındaki Sırbistan ve Bosna-Hersek'i birbirine bağlayan kilit bir noktadaki küçük Vişegard kasabasında karşılıyor ve köprünün inşasından başlayarak, okurunu Sırbistan isyanı, Bosna- Hersek'in Avusturya tarafından işgal edilmesi, Balkan Savaşı, Avusturya- Sırbistan Savaşı'nın yanı sıra, salgınlar ve su baskınlarını da içine alacak üç yüz elli yıllık koca bir tarihe doğru yolculuğa çıkarıyor ve bunu salt tarihi ve bilgilendirici bir dille değil, masallar ve efsanelerle süsleyerek okuruna aktarmayı da ihmal etmiyor. Öte yandan, üç yüz elli yıllık bir tarih boyunca yönetimin, dengelerin değişmesinin toplum üzerindeki etkilerini, sosyal, siyasal ve ekonomik değişim ve dönüşümleri de ustalıkla kaleme alarak okuruna bunu gözlemleme olanağı sunuyor. Fakat kitabı özel kılan, okurken oldukça dikkatimi çeken ve de çok çok hoşuma giden en önemli nokta, kendisi Sırp asıllı olmasına karşın, tüm bunları tarafsız bir dille, din, dil, ırk gözetmeksizin iki farklı pencereden kaleme almış olmasıydı. Kendi yaşadığı coğrafyayı hem bu kadar güzel, hem de bu aidiyetin bir adım gerisinde durup o coğrafyayı tarafsız bir gözle okuruna aktarabilmek büyük bir incelik, fakat her şeyden öte büyük bir insanlık örneğidir.

    1961 yılında Nobel Ödülü'ne layık bulunan ve her bir sayfasında bunu sonuna kadar hak ettiğini düşüneceğiniz, okudukça bilgiye ve insan sevgisine doyacağınız; velhasıl bütününe baktığınızda gönül kitaplığınızın en güzel köşesinde yer açacağınız alabildiğine özgün bu güzel eseri tüm tarih severlere tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun
  • Ehmede Xanî - Hayatı , Eserleri
    Dünya edebiyati içinde 7 adet kitabı bulunan degerli bir yazardir. kendi döneminin bilim adamidir.Bölgenin üstün yetenekli bilgesidir. Halen mezari Ağri'da bulunmaktadir. 

    Onun yaşantısının öğrenilmesi Kürt kültür, sanat, dil ve edebiyatını öğrenmek açısından önemlidir.

    Şêx Ehmedê Xani, 1651 yılında Hakkari’nin Xani köyünde dünyaya gelmiştir. Babasının ismi İlyastır. Xani ismi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bazı rivayetlere göre Xani Aşiretinden olması sebebiyle, bazı rivayetler annesinin isminin Xanê olması sebebiyle ona Xani deniyor.
    Kısa bir sürede, ilim ve kültür alanında ün salmış bu alanda çok ilerlemiştir. On dört yaşlarındayken yazarlık hayatına başlamıştır.


    Ehmedê Xani, Kürt edebiyatına çok değerli hizmetler yapmış, bir çok güzel şiir ve eser armağan etmiştir. Eserlerinin şahı “MEM Û ZİN”dir. Bu kitabı 1695 yılında tamamlamıştır. “Nubıhara Bıçukan”da (Çocukların Turfandası) değerli bir eseridir. Bu eseri 1684 yılında yazmıştır.

    Ehmedê Xani çok ileri görüşlüydü. “MEM Û ZİN”den de anlaşılacağı gibi, haksızlığa, zulme , gericiliğe, feodal düzene karşı cephe almış bu yolda hayli mücadele etmişti. Zavallıların, yoksulların, çaresizlerin ve haksızlığa uğrayanların yardımcısı olmuştur. Çağdaşı olan bazı bilginler gibi yöneticilere ve zalimlere dalkavukluk etmemiş, çıkar peşinde koşmamıştır. Her zaman halktan yana olmuştur.

    Makam sahipleri için değil halk için, halk çocukları için çalışmış ve hizmet etmiştir.

    Şêx Ehmedê Xani düşüncesinde özgürdü, inandığını cesaretle anlatmış ve yazmış, bu hususta hiçbir şeyden endişe etmemiş doğruları ifade etmekten hiç geri durmamıştır.

    Şêx Ehmedê Xani o çağın aristokratik modasına uymamış ve diğer bilginler gibi eserlerini Arapça ve Farsça değil, halk diliyle, kendi ana diliyle,Kürtçe olarak yazmış ve Kürt edebiyatının öncülerinden biri olmuştur. Xani, derin bir felsefeye ve geniş bir kültüre sahipti.

    17.yy. Kürdistan, Kürtler ve Acemler arasında bölünmüştü. Bu ülkeler, büyük zorbalıklarla, Kürdistan’ı elde etmeye çalışmışlardı. Öyle bir hal almıştı ki, Kürdü Kürde vurdurtma politikaları, ortalıkta dolanıp duruyordu.Bu kötü durum, bu bozuk düzen, Şêx Ehmedê Xani’nin üzerinde çok etkili oldu. Şêx Ehmedê Xani Kürtlerin birlik olmayışından, çok fazla yakınmaktaydı.

    Şêx Ehmedê Xani, bir zaman sonra “Memê Alan” destanını temel alarak güzel ve değerli olan bir isim altında, “ Mem û Zîn” isimli eseri yazmaya başladı. Bu eseriyle, ölmeyen ve zengin bir eseri insanlara bırakmıştı. Büyük yazar Şêx Ehmedê Xani ve destanı “ Mem û Zîn” tüm dünyada duyulmuş bir destandır. Bu büyük eser tüm dünyanın önemli edebiyat parçalarında yer almıştır.

    Şêx Ehmedê Xani yalnız yazar değildi.O aynı zamanda filozof, uzman ve politik bir şahsiyetti . O, kendi zamanında Kürdistan’ın özgürleşmesi ve bağımsızlık için elinden gelen her şeyi bir bir yerine getiriyordu. Bu yüzden de vatansever biri ve kendi ülkesinde olan zulümlere karşı yüreği yanan bir kişiydi. O, kendi tüm varlığını ülkesinin özgürleşmesi yoluna feda etmişti. “Mem Û Zîn” bugün Kürt edebiyatının baş tacı olmuş ve kendi güzelliğinden, değerliliğinden hiç bir şey kaybetmeden herkes için ölmeyen bir eser haline gelmiştir.

    Ger dê hebûya me îttîfaqek
    Vêk ra bikira me înqiyadek
    Tekmîlê dikir me dîn û dewlet
    Teshîlê dikir me îlm û hîkmet

     

    “Mem Û Zin” hikayesi, “Memê Alan” adıyla halk dili arasında hayli ünlü bir eserdir. Bu hikaye milattan önceden bu yana halk arasında söylenen ve mitolojik bir nitelik kazanan bir destandır.

    Şêx Ehmedê Xani de “Memê Alan” destanından ilham alarak o hikayesi kendi çağının yaşantısına göre somut bir kalıba dökmüş, çağdaş ve modern bir üslûpla yazmıştır. Bu suretle hem destanı kaybolmaktan kurtarmış, hem de Kürt edebiyatına ölmez bir eser armağan etmiştir. Xani, bu eser de, Memo ve Zin’in aşkı etrafında çağının yaşantısını, o zamanın sosyal kültürel ve idari durumunu da güçlü bir meharetle tasvir etmiş, gözler önüne sermiştir. İyiliği, doğruluğu,suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Mem Û Zin’in şahsında toplayarak; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve iki yüzlülüğü de Bekir (Beko) de somutlaştırarak gözler önüne sermiştir.

    Şêx Ehmedê Xani kendisinden sonrakilere de büyük bir örneklik teşkil etmiştir. Bediuzzaman Saîdî Kurdî onun için benim manevi üstadım der. Bediuzzaman’ın onun mezarı başında iken ondan ders aldığı rivayet edilir.

    Şêx Ehmedê Xani yüzyıllarca Kürt medreselerinde de bir ekol olmuştur. Medreselere yeni bir soluk kazandırdığı görülür.

    Şêx Ehmedê Xani’nin bize üç kitabı ulaşmıştır. Mem û Zin, Nubıhara Bıçukan ve Eqida İmanê.

    Eqida İmanê (İmanın Şartları)Xani’in İslam’ın temellerinden söz ettiği,insanlara din konularını Kürt dilinde açıklamaya çalıştığı,73 beyitten oluşan uyaklı bir dini kitaptır.Bu kitabın önemi;Kürtçe yazılmış olmasıdır.Kürtçe yazılmış olması bizler için kitabın önemini daha da artırmaktadır.İbnül Esir,İbni Xalikan,Ebul Fida ,v.b. gibi birçok ünlü Kürt din adamı ve bilgini daha önceleri eserlerini Arapça yada Farsça yazmışlardı.

    Kısa hayatına çok şeyler sığdıran Şêx Ehmedê Xani 1707 yılında Doğubeyazıt’ta vefat etti. Ziyaretgahı şu an doğubeyazıt’ta İshak Paşa Sarayına 10 dk. mesafede bulunmaktadır.

     
  • Bu talepleri kabul edildi. Arzulanan neticenin gerçekleşmesinden sonra Mısırlılar valileriyle geri dönerken Kûfe ve Basralılar da eyaletlerine doğru yola çıktılar. Diğer bir rivayette ise isyancıların Hz. Osman’ın uygulamaları hakkında Kur’an’dan ayetler okuyarak halifeyi muhakeme etmeye kalkıştıkları ifade edilmektedir.

    İsyancılar Hz. Osman’dan Yunus suresini okumasını istediler. Halife okumaya başladı ve …”De ki: Size Allah mı izin verdi? Yoksa Allah’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?” ayetine gelince onlar Hz. Osman’a şu soruyu sordular:
    -“Dur! El koyduğun topraklar konusunda sana acaba Allah mı izin verdi, yoksa Allah’a karşı yalan
    mı uyduruyorsun?” Hz. Osman okuduğu ayetlerin iniş sebeplerini söyledikten sonra,sözü edilen toprakların Hz. Ömer zamanında zekât develeri için ayırıldığını, kendisinin ise zekât develerinin artması nedeniyle toprakları genişlettiğini söyledi. Ayetleri okuyup değerlendirmeye devam ettiler. Halife onların her itirazına çok net açıklamalar yaparak ikna olmalarını sağladı. Neticede isyancılar yurtlarına döndüler.
  • Satranç
    Becerilerini birbirlerinin üzerinde denemek isteyen iki oyuncu değil, birbirlerini yok etmek isteyen iki düşmandılar artık…”
    Yazar Stefan Zweig Dünya savaşı zamanında Avrupa’nın durumuna duyduğu üzüntü yüzünden 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar etmiştir. Keşke demekten kendimi alıkoyamıyorum. Keşke bu kadar karamsar olmasaydı ve keşke dünyaya daha çok eser kazandırsaydı diyorum.
    Satranç oynamayı bilmem ve hiç dikkatimi çekmemiştir taki bu kitabı okuyana dek.Kitapla ilgili okuduğum yorumlardan yola çıkarak okumam gerektiğini düşündüm ve iyiki okumuşum.Kitaba gelecek olursak,ilk sayfalarda ki seyirinden farlı ilerledi.Nazi savaş esiri bir adamın tutsaklık anıları diyebiliriz.Bizim sadece anı olarak nitelendirdiğimiz fakat o korkunç tutsaklık dönemlerini yaşayanlar içinse büyük acılarla dolu zamanlar.İşkencenin sadece soğuk gaz odaları ve açlıktan ibaret olmadığını bu kitapla daha iyi anladım.Yazar aylarca bir hücrede insansız ve kitapsız kalmanın ne büyük işkence olduğunu o kadar güzel bir dille anlatmış ki hayran kaldım.Bir insanın aylarca kitapsız kalması sonucu bir kitabı çalmak için gösterdiği isteği,azmi karşısında nefesim kesildi.İnsanın kendini sorgulamasını sağlıyor yazar,ben olsam napardım dedirtiyor?Kendimi aylarca kitapsız kalmış olarak düşündüm ve bu benim için büyük bir işkence...
    Kitabı özetleyecek olursak, bir gemi yolculuğu, bir dünya satranç şampiyonu, amatör satranç tutkunları ve hayatında hiç gerçek taşlar ve satranç tahtası ile satranç oynamamış, Nazilerin elinden kurtulmuş bir nevi savaş esiri. Bu ekibimizin arasında geçen kısa hikâyemizde, yazar bize anlatmak istediğini çok iyi veriyor ve her sayfada düşündürüyor. Sadece satranç ile alakalı düşünceler değil, o dönemi, savaşı, yaşanamayan hayatları, kibri, kendini beğenmişliği, hırsı ve şizofreniyi…
    Satranç, herkes tarafından okunmalı ve olmazsa olmazların arasında yer almalı diye düşünüyorum. Stefan Zweig’in tüm kitaplarını okuyacak olmama sebep olan bu güzel kitabı herkese tavsiye ederim.
    İyi okumalar...
    Stefan zweig
    Satranç
    Panama Yayınları
  • UÇURTMA AVCISI
    “...yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir...”
    Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun?” diyor yazar,bu sözler hangi insanı derinden etkilemez ki?Kitabı okurken öyle bir olayla karşılaşacaksınız ki,keşke hiç olmasa böyle şeyler diyecek ve Emir'e çok kızacaksınız.aslında çoğumuz öyle değilmiyiz,bize dokunmayan yılan bin yaşasıncılık...okuduğunuz da ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.Her kıymetli değer gibi,dosttumuza da zamanında, kaybetmeden önce sahip çıkmamız gerektiğini anlayacağınız bir kitap.İnsani anlamda o kadar çok değer kazanacaksınız ki,bir daha aynı lezzette bir kitap okurmusunuz bilmem ama tek bildiğim bu kitabı mutlaka okumalısınız.Yazarın üç kitabı var ikisini okudum son kitabı "ve dağlar yankılandı"bir an önce okumak için can atıyorum.
    Okuduğum yüzlerce kitabın içinde etkisinden uzun süre kurtulamadığım,büyüleyici bir kitap.şiddetle okumanızı tavsiye ederim.
    UÇURTMA AVCISI
    Khaled Hosseini
    Çevirmen: Püren Özgören
    Everest Yayınları
  • İsrâiloğulları zamanında küçük bir oğlu ve buzağısı bulunan sâlih bir adam vardı. Bu adam bir gün buzağıyı bir ormana getirip “Yâ Rabbi, bu buzağıyı oğlum için o büyüyünceye kadar sana emânet ediyorum” diyerek salıverdi. Adam bir müddet sonra öldü. Buzağı Allâhü Teâlâ’nın muhâfazasında orta yaşlara gelmişti. Çocuk ise büyümüş, annesine karşı çok iyi davranan bir genç olmuştu. Gecelerini üç kısma ayırır, üçte birinde namaz kılar, üçte birinde uyur, üçte birinde de annesinin başucunda beklerdi. Sabah olduğu vakit gider, odun toplar, sonra da o odunları sırtında çarşıya getirip satar. Parasından üçte birini sadaka verir, üçte birini kendisine ayırır, üçte birini de annesine getirirdi.

    Bir gün annesi ona “Baban sana bir buzağı bırakmıştı ve buzağıyı Allâh’a emânet ederek ormana salıvermişti. O ormana git ve İbrâhim, İsmâil ve İshak Aleyhimüsselâm’ın Rabb’ine duâ ederek buzağıyı sana getirmesini iste.” dedi.

    Genç, ormanda annesinin söylediği şekilde seslendi. Sığır hemen koşup gelerek çocuğun önünde durdu. Boynundan tutarak annesine götürdü. Annesi ona “Oğlum, sığırı üç dînara satılığa çıkar, bana danışmadan da satma.” dedi.

    Çocuk sığırı alıp çarşıya götürdü. Allâhü Teâlâ çocuğun annesine karşı olan bağlılığını imtihan etmek için bir melek gönderdi. Melek, gence sığırının fiyatını sordu. Genç “Üç dînara satarım ama annemin de rızâsını almam lâzım.” dedi. Melek “Ben sana altı dînar vereyim ama annene söyleme” dedi. Genç “Annemin rızâsı olmadan, ağırlığı kadar altın versen bile satmam.” diyerek dönüp annesine sordu. Annesi altı dînara satmasına izin verdi. Genç tekrar çarşıya giderek meleğe, annesinin altı dînara satmaya râzı olduğunu söyledi. Melek bu sefer 12 dînar vermek istedi. Genç yine annesine bunu haber verdi. Annesi “Muhakkak sana gelen insan sûretinde bir melektir. Seni imtihan etmek istiyor. Tekrar gelirse ona ‘Sığırı satalım mı yoksa satmayalım mı?’ diye sor” dedi. Çarşıda Melek ile karşılaşınca annesinin bu suâlini sordu. O da “Bu sığırı satmayın. Çünkü Benî İsrâil’den öldürülen birinin kâtilinin bulunması için senden bu sığırı satın almak isteyecekler. Sakın ola onu derisini dolduracak kadar altın vermedikleri müddetçe satmayın.” dedi. Bakara Sûresi’nde geçtiği üzere ne zaman ki Allâhü Teâlâ İsrâiloğullarına bir sığır kesmelerini emir buyurdu onlar da bu sığırı ağırlığı miktarı altın karşılığında satın aldılar. (Tefsîr-i Rûhu’l-Beyan)