Bir varmış, bir yokmuş... Uzak diyarlarda, sarp yamaçların gölgesinde, gizemli bir orman varmış. Bu orman öyle sırlarla doluymuş ki; her ağacı, her yaprağı farklı bir hikâye anlatırmış. Ormanın bir kenarında, genç bir kız yaşarmış. Yüreği büyük, hayalleri engin, gözleri çoğu vakit yağmur yüklü bulutları andıran. Bir gün, yola çıkmaya karar vermiş. Yanında yalnızca bir ışık taşıyormuş; o da "inanmak". Çünkü yola çıkanlar ya ikna edilmişlerdir, ya da inanmışlar. İkna edilenler, rüzgârın savurduğu yapraklar gibi kolayca yolunu kaybedermiş; inanmışlar ise fırtınaya meydan okuyan ağaçlar gibi dimdik kalırmış. Genç kız, sırf ikna edildiği yahut edilemediği için yollarını değiştirenlerin olduğunu görmüş. Gözlerinde tereddüt, kalplerinde kırıklarla. "Yol, inananla anlamlıdır," dermiş kendi kendine. "İkna edilmişler savrulmaya mâhkumdur; inanmışlar ise yıldızlara tutunur, karanlıkta bile yolunu bulur." Bir yanda, sevdiği ellerce örülmüş bir duvar yükselmiş. Bu duvar onu yavaşlatmış ama durdurmamış. Duvardaki çatlaklardan sızan ışık yansımalarla doluymuş; yalanlar, şüpheler, çekinceler… Genç kız, uzun zaman duvarı aşmaya, onarmaya çalışmış. Ama her deneme biraz daha acı getirmiş. Ve o an gerçekten anlamış ki; yola ikna edilmişlerle değil, inanmışlarla çıkılır. O andan sonra duvarı ardında bırakıp, kalbinde taşıdığı inançla yürümüş. Artık hiçkimseyi, hiçbir şeye ikna etmeyecekmiş. Kendine sadık kalan, nihâyetinde masalını yazarmış. Ve masal böyleymiş; anlayan anlar, anlamak isteyen dinler, yola inananlar ise bir an için bile kaybolmazmış... ✍🏻