Her namazın sonunda söylenen "Allah kabul etsin" ifadesi aidiyetin ve bağlılığın bir göstergesidir. Müslüman, yaptığı amelden emin olan bir varlık değildir. Yaptığını yeterli görmez. Rabbinin emrini yerine getirdikten sonra, ibadetinin kabul edilmesini diler. Bu tavır insanı kibirden korur ve sürekli bir bağlılık içinde tutar.
Müslümanlara has olan ahiret ve dünya bilinci mizan olgusuyla tamamlanır. Mizan, bu iki alanı dengeye kavuşturan ve inancı fiile dönüştüren itici güçtür. İnsan yaptıklarının karşılıksız kalmayacağını bildiğinde, hayatını mizan ölçüsüne göre kurar.
Mizan, müminin hesap gününe olan kesin inancıdır. Bu inanç yalnızca kendi hesabının sorulmasını değil, başkasına yapılanın da karşılıksız kalmayacağını kapsar. Bu bilinçle Müslüman hem kendisinden hem de kardeşlerinden sorumlu olduğunu idrak eder. Bu idrak, onu yalnızlıktan çıkarır ve bir araya gelmeye yönlendirir.
Müslüman için dünyevileşmenin ilk kırılımı, günahın hafife alınmasıdır. Günahın affa dönüşmesi umuda değil, günahın sıradanlaşmasına işarettir. Bu kırılma insanın kendisiyle kurduğu hesabı zayıflatır ve sorumluluğu geri çeker.
Oruç, yalnızca açlığı hissetmek ya da bedenin bir müddet dinlendirilmesi değildir.
Hac, bir seyahat yahut tek seferlik son çıkış kapısı değildir.
Zikir, sıradan bir tekrar yahut topluluk meditasyonu değildir.
Her ibadet, hakikate yönelişin bir parçasıdır ve bu yöneliş ihlasla anlam kazanır. Bu ameller fayda üretmek için yapılmaz. Onlardan doğan sonuçlar, amaç değildir. Hepsi, Rabbül Âlemin'in rızasına ulaşma yolunda birer araçtır.