Platon'a göre sanat, tanımı gereği, yaşamın hakkını verebilme
yolunda mücadele edebilirdi yalnızca, bu mücadelesinde de
çoğunlukla yenilirdi. Rodin ve Klimt ne kadar güzel olursa olsun,
ideal bir toplumda sanatçıların varlığına ihtiyaç yoktu; çünkü
sanatın, zaten varolan, dolayısıyla yeniden üretilmesi gerekmeyen
şeyleri taklit etmekten başka bir işlevi yoktu. Etrafta gerçek
yataklar varken bir yatak resmi çizmenin ne anlamı vardı?
Öpüşme bu kadar uluorta yaşanabiliyorken bir öpüşme sahnesi
çekmenin ne anlamı vardı sanki?
Bu konuyu Oscar Wilde'a soracak olsak, bize dönüp "İzninizle
ben bu fikirde değilim" derdi. Şimdilerde iyice klişeleşmiş, o
efsanevi sözüyle Wilde, "sanatın yaşamı taklit etmediğini, tam
tersine, yaşamın sanatı taklit ettiğini" söylerdi. Böylesine kafa
karıştırıcı bir aforizmayla ne demek istiyordu Wilde? Demek istediği
şuydu: Sanat yaşamdan üstündü; üç boyutlu aşıkların dudaklarından
çıkan öpüşmeler, beyazperdede tanık olunan öpüşmelerin
zayıf birer kopyalarıydı yalnızca.
Yaşıyormuş gibi hissetmek" deyimi, sözcüğün tıbbi anlamından
oldukça uzaktı; "yaşamak" derken soluk alıp vermek ya
da beyin etkinliğinin sürekliliği değildi kastedilen. Yaşamak birlikte
banyoya girebileceği, seviştikten sonra yatakta sohbet edebileceği,
çocukça ve sevgi dolu bir dille konuşabileceği birinin
varlığıydı.
Düşünce tarihine baktığımızda dünyayı gerçek dünya, daha
az gerçek dünya diye ikiye bölmenin hep en ateşli isteklerden biri
olduğunu görürüz.
Duruma mantık çerçevesinden bakacak olursak, bu konuda
yapılan savaşların ne kadar absürd olduğu ortadadır. Varolan her
şey gerçektir zaten; ancak bu, felsefenin epistemik alanında değil
de etik savaş alanında sürdürülen bir tartışmadır. Gerçek olduğu düşünülen şey, değerli olduğuna kanaat getirilmiş şeydir.
İnsan kendisine nesnel bir gözle bakmaya ve gördüğü şeye
acımaya başlamışsa, kendine acıma duygusu başgöstermiş demektir.
Kendine acıyan insan, adeta "Eğer bu insanı bu kadar iyi
tanımıyor olsaydım, onun için çok üzülürdüm" demektedir. Kendine
acıma, kişinin yaşadığı sıkıntıyla kendini daha da sıkması,
yaşadığı kederden güç alarak kendini daha büyük bir kedere sürüklemesi
durumudur.