Prokopius'un Bizans'ın Gizli Tarihi kitabını büyük bir merakla okumaya başladım. Sonuçta elimde, Justinianus dönemini sarayın içinden gözlemlemiş birinin anlattıkları vardı. İlk sayfalarda Belisarius'un seferleri ve Theodora'nın yükselişi gerçekten büyüleyiciydi.
Ama bir noktadan sonra kitabı yarım bıraktım.
Sebebi tarih değil, Prokopius'un kendisiydi. Justinianus'a, Theodora'ya ve Antonina'ya duyduğu öfke öylesine yoğun ki, anlatılan olaylardan çok anlatıcının hıncı öne çıkmaya başladı. Bir süre sonra tarih okumaktan ziyade, hiç dinmeyen bir şikâyeti dinliyormuş gibi hissettim.
Sanırım kırılma noktam, Prokopius'un Justinianus'u neredeyse insan olmaktan çıkarıp şeytani bir varlık gibi tasvir ettiği bölümdü. O ana kadar "Acaba ne kadarı gerçek, ne kadarı abartı?" diye düşünüyordum. Ama o satırlarda, Justinianus'u anlamaktan çok Prokopius'un öfkesini okumaya başladığımı fark ettim.
Yine de bu durum kitabı değersiz kılmıyor. Aksine, Bizans'ın Gizli Tarihi bana tarihçilerin de insan olduğunu hatırlattı. Onlar da hayal kırıklığına uğrayabiliyor, öfkelenebiliyor ve yaşadıkları dönemi kendi duygularının süzgecinden geçirerek anlatabiliyorlar.
Belki birgün geri dönerim. Ama şimdilik Prokopius'la aynı masada daha fazla oturmak istemedim.