• Öğretmenimizin anlattığı fedakarlık hikayesinin özeti şuydu: İlkokul öğrencisi, bizim yaşıtımız bir köy çocuğu, savaş sırasında düşman askerlerini gözetlemek için bir kavak ağacına çıkıyor. Kendisine gözcülük görevi verilen bu
    çocuk uzaktan düşmanları görünce, köydeki askerlerin başındaki komutana haber verecek. Gözcü çocuk, uzaktan gelen düşmanı görür, koşarak haber vermeye köye gelirken, düşman kurşunuyla yaralanır. Köydeki komutana haberi ulaştırır ve komutanın kollarında can verir.
    Hikayeyi anlattıktan sonra öğretmenimiz,
    -Ahmet, anlat bize, dedi, bu hikayeden alınacak ders nedir?
    -Öğretmenim, dedim, bu anlattığınız olay gerçekten olmuş mu, yoksa çocuklar fedakarlık dersi alsınlar diye büyükler mi bu hikayeyi uydurmuş?
    Bu soruma şaşırdı. Çünkü benden böyle bir soru beklemiyordu. Kısa bir süre
    düşündükten sonra,
    -Ne demek istiyorsun? dedi. İster gerçek olsun ister uydurma, bundan ne çıkar?
    -Gerçek diye anlatılırsa böyle bir olaya inanmak çok zor.
    -Niçin?
    -Düşmana karşı gözcülük yaptırmak için onbir yaşında bir çocuktan başkasını bulamamışlar mı? Kala kala bu önemli iş onbir yaşında bir çocuğa mı kalmış? Benim aklıma böyle sorular geliyor. Çocukların yaşamaları için savaşırlarken bir çocuğa gözcülük ettirmek...
  • 131 syf.
    ·3 günde·9/10
    Böll'ün gerek savaş hakkındaki düşüncelerini, gerekse de hayat hakkındaki görüşlerini çok beğeniyorum. Bana kalırsa kendisi zorlu bir dönemde birçok şeyi apaçık görebilen bir yazardı. İnsanlık olarak kimi boğucu dönemlerden geçerken, özellikle tam da o zamanlarda bazı gerçekleri fark edebilmek kolay olmadığı gibi ağır bir iştir de. Böll'ün kendisi de bizzat cephede bulunmuş biri. Yazdığı konuda tecrübeli. Savaşın ne denli kötü bir şey olduğunu yerinde tecrübe edip, o savaş şoku içerisinde gerçekleri seçebilmiş bir yazar kendisi. İşte özellikle savaş gibi yoğun olaylar insanlık olarak bizi adeta bir şoka sokar. Bu şokun etkisi altındayken işin mantıksal ve felsefi yönünü görebilmek; gerçekten de o şok içerinde, fark etmenin getirmiş olduğu yoğunluğu kaldırabilmek asıl meseledir. Böll bunu çok iyi başarıyor.

    Trenin Tam Saatiydi, cepheye gönderilen bir askerin öyküsünü anlatıyor. Askere zorla alınıp, kendi rızası dışında cepheye gönderilen masum bir insanın (asker değil, insan) öyküsüdür bu. Hikayenin bir kısmı cepheye giden trenin içinde, diğer kısmı da kendisinin ve asker arkadaşlarının vardığı mevkide geçer. Daha trene binmeden öylesine gergindir ki, yanındaki hiç tanımadığı yaşlı bir adama savaşın çılgınlık olduğundan söz eder. Hiç tanımadığımız bir insana içten bir şekilde mühim şeylerden bahsedebilir miyiz? Soruyu şu şekilde sormak daha doğru olacaktır belki de: Hangi koşullar altında hiç tanımadığınız birine dert yanarız? Hiçbir geri dönüş şansı yok. Eğer cepheye gitmeyi reddederseniz, hain ilan edilip, o halde karşı taraftaki ülkelerin düşmanı durumunda bulunurken, eğer bunu yaparsanız kendi ülkeniz tarafından da düşman olarak ilan edileceksiniz. Bu, insanların ve ülkelerin birbirini en ufak sebeplerden düşman ilan ettikleri bir ortamda, kimsenin düşmanı olmamaya çalışmak hainlik olarak nitelendirilebilir mi? Hayır, bunun tek bir ismi vardır; insanlık.

    Hikayemizin daha en başında sitemli, neredeyse kızgın halde olan kahramanımız trene binmek zorunda kalıp, cepheye yaklaştıkça içinde o sitemden eser kalmaz. Şikayetçi olmayı, sorgulamayı kesmez anlamı çıkmasın bundan. Cepheye yaklaştıkça içindeki sorgulamaların derinliği de artar. Öyle kötü hisseder ki kendini, ölüm zamanını bile hesaplamaya başlar trenle cepheye yaklaşırken. Yakında öleceğim, der ilk önce. Ama yakında kelimesinin gelecek olgusu üzerindeki etkisini fark eder bir anda. Yakında kelimesi geleceği sıkıştırıp ezmektedir. Şayet siz bir olay hakkında yakında kelimesini kullanırsanız geleceğin genişliğini daraltmış, kısıtlı hale getirmiş olursunuz. İşte yakında kelimesinin geleceği sıkıştırıp ezmesi gibi savaş da insanın geri kalan yaşamını; geleceğini sıkıştırıp ezmektedir. Çünkü insanların savaş karşısında kesin bir bilgileri yoktur. Cepheye giden her asker oraya son anlarını yaşamak için gidiyormuşcasına gider. Oraya neden, hangi amaçla gittiğini bile ölünceye dek anlamaz. Bildiği tek şey, 'birileri' tarafından emir verildiği ve gitmek zorunda olduğudur. Savaşın çılgınlık olduğunun farkında olan biri, bu çılgınlığın kendi ülkesine de bulaştığını pekala fark edecektir. Bu açıdan da bir karşı çıkma vardır savaşa. Bir çılgınlık virüsüdür savaş. Bu, kendi ülkeniz bile olsa hiçbir farklılık göstermez. Bu virüsten haklı olarak kaçmaya çalışan insanın, umutsuz kaçışıdır işte bu hikaye.

    Silahını almayı bile unutur kahramanımız. O denli derin bir iç sorgulaması içindedir ki, savaş için bir numaralı gereç olan silahını bile unutur. Ama onlarca kişilik kalabalık arasında kimse fark etmez bunu. Cepheye giden bir askerin gelecek kavramı onun için devre dışı kalır. Bir 'geleceksizleştirme zorbalığıdır' savaş. Kahramanımız barış nasıl bir şeydir bilemeyeceğim, der trende iken. Barış kavramını kutsal yapan şey savaş değildir. Savaş gibi kirlenmiş bir kavram başka hiçbir kavramı kutsallaştıramaz. O yüzden barışın askerleri olmaz. Geçmişte, belki de lisede, ders kitabında dünyadaki çeşitli ordulardan bahseden bir metinde 'barış askerleri' diye bir ordu, oluşum görmüştüm. İsimsel ve mantıksal açıdan öylesine saçma bir tabir ki bu. Barış kavramı hakkında birazcık derine inip düşündüğümde hep bu gelir aklıma. Barış için savaş mı gerekir? Barışı korumak için silah mı gereklidir? Kritik sorular sormaktan çekinmemeliyiz hiçbir zaman. Savaşta ölen insanlar için barış kavramı geçersiz hale gelir. Bir asker hayal edin, zorla geleceği elinden alınıyor, cepheye gönderiliyor İkinci Dünya Savaşı sırasında. Bu asker cephede körü körüne ölüyorsa, yıllar sonra bu gibi milyonlarca körü körüne ölmelerin sonucunda barış geliyorsa, bu barış, körü körüne ölen 'insanların' geleceklerinin ellerinden zorla alınmasını haklı çıkarabilir mi?

    Yoğun bir iç sorgulama içersinde olan bir insanın tasvir edilmesi her zaman zor bir meseledir. Bana kalırsa Böll, bu konuda da farkını ortaya koyuyor. Bir anda eski anılarına kapılıp giden kahramanımızın bu kapılmaları öylesine iyi anlatılmış ki, bir anda siz de kitabın isminde bile bulunan o treni unutup, kahramanımızla onun anılarına gidiyorsunuz. Kalan günleri, kendi hesabıyla ve tren yol aldıkça azalan kahramanımız, trende de onlarca hiçbir şeyden habersiz insanla karşılaşıyor. O gözükmez insanlar emir verirler, bu emrin bir ölüm kararı olduğunu da sadece kendileri, en iyi ihtimalle bir alt rütbeli olanlar bilir. Ama bu emrin kapsadığı insanlar bu emre uyarken göğüslerini kabartarak uyarlar bu emre. Çünkü verilen emrin vahşeti henüz onlara gözükmez. Savaş alanında ölmeden önceki belki de on saniye önce anlar emri uygulamak zorunda kalan insan; savaşın bulaşıcı bir çılgınlıktan başka bir şey olmadığını, savaş alanında ölemeyecek kadar 'değerli' olan birtakım rütbelerin (insanların, askerlerin değil; yalnızca rütbelerin) hiçbir hakla başka insanları ölüme gönderemeyeceğini ve insan hayatının bir kağıt üzerinde kalem oynatmak kadar önemsiz hale geldiğini. Kahramanımız göğüslerini o anda kabartmakta olan hiçbir şeyden habersiz insanlarla karşılaşır işte. İnsan hayatı savaş dönemlerinde bu yüzden değersizleşmiştir. Bir kalem çiziğine, ağızdan çıkan birkaç kelimeye bakar hiçbir şeyden haberi olmayan bir askerin hayatı. Kim için neden savaşıyor, neden karşısındaki insanları öldürmek zorunda, bunların cevabını alamaz asla. O yüzden kahramanımızın da yaptığı iç sorgulamalar kendi hesabına göre olan daralan zamanında sonuçsuz kalır. Zaman daraldıkça daha da çok şeyi düşünmeye çalışır ama böyle olunca da zihninde her şey birbirine karışır.

    En sonunda tren kahramanımızın zamanının bitmesine bir gün kala, ertesi gün cepheye gidecekleri yere varır. Orada üstündeki asker onu ve birkaç arkadaşını randevu evine götürür. Orada kahramanımız hayat için bir umut bulur. Aşık olur. Savaş zamanları gibi insanlığın şok yaşadığı zamanlarda insanlar en ufak şeylere bile tüm güçleri ile sarılırlar. Bu, kahramanımız için yıllar önce yine askerken bir dinlenme yerinde yalnızca gülüşünü görmüş olduğu bir kadındır, kimileri içinse sevgilileri ile çektirdikleri o siyah beyaz, asker kaputunun içinde buruş buruş olmuş fotoğraflardır. Savaş alanında çamura bulanmış olan buruş buruş siyah beyaz fotoğraflar... Kahramanımız o ana tek tutunmuş olduğu tek şeyi randevu evindeki o tanıştığı kadında bulur. Bu öylesine ani bir aşk olmuştur ki normalde cinsellik için oraya gidilmesine karşın onların tasarladıkları tek şey beraber kaçıp gidebilmek olmuştur. Kaçmak, savaşın; virüsün henüz ulaşamadığı ya da hiç ulaşamayacağı bir yere. Bir sahne beni çok etkiledi kitabın bu kısmında. Kahramanımız aşık olduğu kadınla birlikte odada konuşurken kapı çalar ve başka bir askerin kahramanımızın aşık olduğu kadını istediğini söyler. Bu asker oldukça yüksek bir fiyat vermektedir. Ama kahramanımız onun gitmesine izin veremez, yanında fazlaca parası da yoktur. Yaptığı şey, üzerindeki tüm değerli şeyleri çıkarıp vermek olmuştur. Saatini çıkarır, kalemini, maaş defterini bile çıkarıp verir kapıya gelen görevliye. Kaputunu, hatta botlarını bile çıkarıp verir. En azından hayatının son üç saatini aşık olduğu kadınla geçirmek için.

    Bu kısımda kahramanımız aşık olduğu kadının ve onun benzeri insanların yoksulluktan yaşamak zorunda kaldığı o kötü yaşamı da askerliğe benzetir. Askerlerin cephelere zorla gönderildiği gibi, bu yerlerde de kadınlar birtakım odalara zorla gönderilir. En az savaş kadar dehşet vericidir bu da. Bu açıdan Böll gerçekten de bahsettiği mühim meselenin de hakkını verir. Aslında savaş yalnızca silahlı olan türden savaş değildir. Her yerde bir savaş vardır toplumda. Toplumdan tekme atılıp üzerine basılan insanların içinde bulunduğu durum bir savaştır. Üstte bahsettiğimiz yerlerde çalıştırılan kadınlar için hayat bir savaştır. Ağır işlerde çalışanlar için hayat bir savaştır. Savaşlar üzerine kuruludur yaşamın bütünü. Önemli olan bu savaşların hepsini bitirebilmektir. Çünkü bu savaşların hepsi bitmediği sürece biri bitse bile, diğeri yine onu tetikleyecektir. Başka bir deyişle yine 'bulaşacaktır'. Çünkü savaş bir virüstür.

    Trenin Tam Saatiydi, Böll'ün savaşları yine bol bol eleştiriye tuttuğu bir eseri. Silahını dahi geride unutan, kimseye düşman olmamaya çalışan, masum hayallere, en önemlisi de aşık bir 'insanın' hikayesidir bu.
  • 128 syf.
    ·32 günde·8/10
    sürgüne çarptırılmış bir dille.

    malatya'da siyaset okumaları atölyesinde okunacak olan kitaplarımızdan biri de edward said'in entelektüeli idi.
    60-70'lerden tutun 80-90'lara ve hatta 2000'lilerden de oluşan geniş yelpazeli bir ekiptik.
    entelektüel kitabının tahlili için artistlik yapıp gönüllü olduğumu,
    kitabı bitirebildikten(!) sonra itiraf edebiliyorum tabii ki. :)

    edward wadie said; karşılaştırmalı edebiyat profesörü, aktivist, teorisyen.
    babası, amerikan vatandaşı filistinli hıristiyan
    annesi, lübnanlı hıristiyan
    doğum: 1 kasım 1935 ölüm: 25 eylül 2003
    okumayı düşündüğüm diğer kitapları: "filistin sorunu", "medyada islam" ve "yersiz yurtsuz"

    ayrıntı yayınlarından inceleme türüyle bize ulaşan "entelektüel"in ilk basımı 1995 yılında sekizinci basımı da nisan 2018'de basılıyor..
    amerikalı yayımcı ben sonnenberg'e de ithaf ediliyor.
    dokuz sayfadan oluşan sunuş bölümünü iki buçuk saat içerisinde okuduğumu da söyleyeyim ne olacaksa olsun :) reith konferansları nedir, nerede olmuştur, kimler niye neden ve nasıl katılmışlar, robert kim, john kim, öteki john da kim, toynbee kim? o kaynaktaki kitaba bak bu kaynaktaki kitaba bak hem o hem bu kaynaktaki kitaplara bak, incele, okuyup okumayacağını belirle, notlar aall şeymaa; açıp bir de anlamakta güçlük çektiğim birkaç reith konferansı da dinlemeye çalışıncaa efendim kitabın içinde kaybolmuş bulundum bir kere. :)
    bu kısımda edward said, entelektüel" üzerine kimdir, neyi benimser, neyi reddeder üzerinde ufak ufak tespitler yaparak girizgâhını yapmış bulunuyor. benim kadar uzatıp da keyif alabilirsiniz, oradan oraya koşturup araştırırken pek de sıkıldığım söylenemez.:)

    kitaptaki "entelektüel" tanımlamalarından önce benim de zihnimde bi şeyler oluşsun diye entelektüel taramaları yaptım, görüşünü önemsediğim insanlardan entelektüel yorumu istedim.
    entelektüel: kökeni fransızca olan bir kelime. hem akademik hem de avam ordan burdan tanım topladım. :)
    *bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş aydın, münevver.
    *entelektüel birikime sahip olan kişi(haadi caanım allasen). :)
    *elinde piposu, diğer elinde kitabı, gözlüğü olan kişi. :)
    *istanbul'da metro'da çok varlar. :)
    *entel ile karıştırılmaması gereken bir kelime.
    *eskiden olduğu gibi toplumda bir uzlaşma oluşturacak genel simgeleri yaratan biri değil, bu simgeleri sorgulayan, kutsal sayılan gelenek ve değerlerin iki yüzlülüğünü, ırkçılığını, cinsiyetçiliğini teşhir eden; hiçbir fikir ayrılığına tahammülleri olmayan kutsal metin gardiyanlarıyla mücadeleden çekinmeyen kişidir.
    *ilk kez 1898'de emile zola, bir dost meclisinde sarfetmiştir bu sözcüğü.
    *hürriyet'te vehbi koç'un kızı: "bizdeki entelektüeller ya solcudurlar sadece batı'ya bakarlar, veyahut sağcıdırlar doğu'ya bakarak batı'dan bihaberdirler."
    *charles bukowski: "entelektüel basit bir şeyi karışık söyleyebilen kişidir; sanatçı ise zor bir şeyi kolay."
    *sartre de 'aydınlar üzerine' kitabında: "entelektüellik, teknik bilgi gerektirir. sınıfsız olmaktır."

    birinci bölüm: entelektüelin temsil ettikleri

    -"entelektüel belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir. bu rolün özel, ayrıcalıklı bir boyutu vardır ve kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getiren, ortodoksi ve dogma üretmektense bunlara karşı çıkan, kolay kolay hükümetlerin veya büyük şirketlerin adamı yapılamayan, devamlı unutulan ya da sumen altı edilen insanları ve meseleleri temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden oynanamaz."

    ikinci bölüm: milletlere ve geleneklere pes etmemek

    george orwell'in siyaset ve ingiliz dili denemesinin bahsi geçiyor burada. orwell, "siyasal dil" diyordu, "yalanları doğru, cinayetleri saygın göstermek ve içi tamamen boş sözlere doluymuş görüntüsü vermek amacıyla tasarlanmıştır."
    bir önceki bölümde benda'nın kadınlardan entelektüel olamayacağı ifade edilirken; bu bölümde modern feminist entelektüel için virginia woolf'un "kendine ait bir oda"sı örnek gösteriliyor.
    ve ekleniyor: "woolf bir kadının yazmak için eline kalemi aldığında nasıl bu erkek değerleriyle her zaman karşı karşıya kaldığını anlatırken, aynı zamanda entelektüel birey yazmaya ya da konuşmaya başladığında gündeme gelen ilişkiyi de anlatır aslında."
    ve pek tabii ali şeriati ve malcolm x de anılan entelektüellerden.

    -"yönetenlerin islamı mı, diye soruyor suriyeli şair ve entelektüel adonis..."
    yine entelektüeller için, -"milliyetçi olmayı sürdürseler bile milliyetçilik yüzünden eleştirilerinden vazgeçmemişlerdir."


    bu bölümde esperanto* dilinin de bahsi yapılmakta. benim gibi merağa düşüverenler varsa buraya da ufak bir parantez olayıım. :)
    esperanto, polonyalı göz doktoru lejzer zamnhof tarafından ortaya atılan uluslararası bir dil.
    bu dilde,"ümit eden" anlamına gelmekte.
    bu doktorumuz, çok dilli bir ortamda yetişmiş ve bilmesine rağmen karışık bulduğu latince ve yunancayı reddetmiş.
    esperanto; almanca, fransızca, ingilizce ve rusça dillerinin harmanlanmış hali.
    bu dilde her şey çok basit ve mantıklı imiiş. isimlerin cinsiyeti yok, yazıldığı gibi okunuyor. bütün fiiller kurallı.
    otuz bini aşkın kitap, dergi, yayın ve gazete bulunuyor. ve hattaa bu dilden çoook insan evlenmiş filan :)
    bir iki örnek cümle de bulmuştum: -"te animo estas mia!(benim olacaksın)" -"dio dei lumo.(come with me)"

    üçüncü bölüm: entelektüel sürgün:göçmenler ve marjinaller

    bu bölümden alıntı çokça yapmış idim. kitabın arka kapağındaki yazı da kitabın mottosu da genel olarak kitaba yayılmış bulunmakta -sürgün, marjinal,yabancı-.
    marjinal* toplumda türdeş bir kümenin içine girmeyen, onun en ucunda yer alan, aykırı.
    sürgün* içinde yaşadığı toplumun( ve hatta dünyanın) yerlilerinden olmamayı, orada hep tedirgin, rahatsız ve başkalarını da rahatsız eden bir yabancı* olmayı içeren bir konum ona göre.

    dördüncü bölüm: profesyoneller ve amatörler

    burada bir arkadaşımla yaptığım muhabbeti paylaşmak istiyorum :)

    ben: şimdi bak, entelektüeli kelime olarak araştırıyorum. altyapı olsun ki adamın(hevet yazar:) dediğini tanım olarak almayayım. sana da sorayım ne demek entelektüel? kullanıyoz havalı kelime de:)
    arkadaşım: haydaa:)
    b: noldu yaktım mı beynini? :)
    a: zekasını ve düşünme yetisini meslek amacıyla kullanan kişi. yahut bütün fikirlerini, aklını şahsi kanaatleri için kullanan kişi, yani amacı uğruna tüm yetisini kullanan
    b: vay reyiz iyi bi şey yani?
    a: çıkarları uğruna zekasını kullanan kişi
    b: kötü oldu. ahah:)
    a: yani biraz profesyonel bir iş diyebilirim
    hani bak zekasını ne için kullanır insan?
    b: kullanan birine mi sorsan ahah :p
    a: açıklamasını yapıyorum ama ben bundan mahrumum :)
    b: est efenim
    a: profesyonel bir iş efenim bu, biz mahrumuz ama :))
    b: biz amatörüz :)
    araya sayfalar sayfalar girdii :)
    b: bak baak, ne olduu; sen hani entelektüele profesyonel dedin ben de hani biz amatörüz dedim
    a: ee dedindi
    b: bkz: "profesyonelleşmenin baskısı giderek artarken, amatör kalıp kamusal alanda yoksullar, yok sayılanlar, güçsüzler adına kendi görüşünü ve tavrını temsil etmekte ısrar eden bireydir entelektüel." diyor edward said.
    b: entelektüelmişiz ya l*. ahahha:)
    a: haydaa :)

    beşinci bölüm: iktidara hakikâtı söylemek

    buraya da okurken "-adamlık." diye not aldığım alıntıyı bırakıyorum:
    "geçen iki yıl içinde birkaç kere medyadan ücretli danışmanlık yapma teklifi aldım. bunu reddettim, bir tv kanalı ya da gazeteyle ve bu piyasanın kaypak siyasal dili ve kavramsal çerçevesiyle sınırlı kalmak istemedim. keza, düşüncelerinizin sonraları nasıl kullanılacağı konusunda hiçbir fikrinizin olmadığı bir iş olan, yönetim makamları için danışmanlık yapmakla da hiç ilgilenmedim.
    ikincisi, doğrudan ücret karşılığı bilgi vermek, bir üniversite sizden halka açık bir konferans vermenizi istediğinde başka, sadece az sayıda memurdan oluşan kapalı bir çevreye konuşmanız istendiğinde bir anlama geliyor. bu ayrım bana çok bariz göründüğünden üniversite konferanslarını her zaman kabul ederken diğerlerini her zaman reddettim.
    son olarak, siyasi düzeyde de filistinli bir grup benden ne zaman yardım istese ya da bir güney afrika üniversitesi ne zaman ülkelerini ziyaret edip ırk ayrımcılığına karşı ve akademik özgürlükten yana bir konuşma yapmamı talep etse istisnasız kabul ettim."

    altıncı bölüm: tanrılar hep iflas eder

    burada gerçek entelektüelin laik olduğuna vurgu var. bölümde geçen soruyla, cevap aramadan sormak eylemiyle girişiyorum bu alıntıya:

    --"kişi kafa bağımsızlığını korurken aynı zamanda herkesin önünde mezhebinden dönüp günah çıkarma ıstırabını yaşamayabilir mi?"

    sağlam bir kitap.
    birçok kitaba yol olan sizi de yolcu etmek isteyen bir kitap.
    bilmediğim çok kavramı, daha çok insanı, daha daha çok fikri; yolculuğumda bana yoldaş etti, iyi de etti.
    son bölümde nöronlarım birbirine girdi ve aralarındaki boşluk öyle arttı ki. :)
    herkese entelektüel diyemeyeceğimi, çookça az olduklarını kati bir şekilde zihnime yerleştirdi.
    beni yoran, mahrum kalmadığım için de mutlu eden bir kitap oldu.

    **yok mu oralarda sürgün? marjinal? yabancı birilerii hıı? :)
  •  En son Yeni Zelanda denen uzak bir ülkede ortaya çıktı kin ve nefret… Ne derinmiş gâvurun kini! Şimdilik altı yüz yıl geçmişten başlamış. Bir devr-i sabık canavarı. Kin böyledir, insanı geçmişe mıhlar. Bir türlü paçasını kurtaramaz geçmişin kökleşmiş kazığından… Bakar ha bire, bir kör kuyunun dibine… Baktıkça derinleşir, derinlik içine doğru kıvrılır, gözü kör, kulağı sağır, kalbi kaskatı kesilir. Karanlık içine çeker, göz kararır, gönül kararır her şey kapkara olur. Sonuçta karanlığın içinde fenayı bulur. Hem de ne fena!


    Karanlık hem şerrin kendisi hem de yataklığıdır.

    Bugünle irtibatını karanlık üzerinden kurar. Çünkü şimdi ve gelecek karanlık içinde görünmezliğe bürünmüş ve tek şey olmuştur. Artık o, karanlığın kendisi olmuştur. Karartan ve yok eden. Geçmişini karartan ve karanlığı takıntı haline getirenden ne beklenir ki! Canları yok etmekten ve hayatları karartmaktan başka…

    Böyledir gâvurun kini…

    Bunu şimdi değil, eskilerden biliriz...

    Gâvurun kini; şeytanda sinsilik, kabilde öldürme, Nemrut’ta yakma, Firavun’da çocuk katli, Yahudi’de sinsi plan, Roma’da çarmıh, Voyvoda’da kazık, İspanya’da işkence, Hitler’de gaz odaları, Amerika’da ırkçılık, Hiroşima’da atom bombası, Balkanlar’da katliam, Arakan’da zulmün her çeşidi, İsrail’de ırkçılık ve vahşet… Batı’da, aşağılama ve korku, … Bitti mi? Suriye’de, Yemen’de, Libya’da… Müslümanı Müslümana kırdırmak…

    Saymakla biter mi gavurun kini! Müslümanı alır, onu bile bir ölüm makinesine döndürür. Deaşını, Boko Haramını kimler ve hangi zeminler üretti dersiniz? Nedendir acaba kutsadıkları Batı Medeniyetinden bu gençlerin kaçışı? Nedendir acaba Deaş’ın ölüm makinesine dişli olma hevesi? Nedendir acaba İslam dünyasının orta yerinde ırkçı bir terör devlet üretme çabanız?

    Bu gençler analarından tertemiz doğmuşlardı. Ne yaptınız, ne oldu bu gençlere ey Batılılar? Aşağılanmış, nefret ırmağında yıkanmış, kin ve nefret hücrelerine kadar bulaştırılmış, deney fareleri gibi bir labirente konulmuş ve bütün çıkışlar kapatılmış. Deaş’a çıkan hariç… İstedikleri de tam bu değil mi? Müslümanı Müslümana kırdırmak. Kim göstermişti yolu onlara? Kim yol açmış, kim kolaylaştırmıştı gidişlerini?

    Evimizin içinde, gözümüzün önünde, sokağımızda, caddemizde, mahallemizde bile bu cinayeti işlediler… Müslümanın çocuğunu Müslümana karşı canavara dönüştürdüler…

    Biz de yedik ve yuttuk bu zokayı!!!

    Bu zoka bize yeter!


    Dipsiz kuyunun derinliğinde, gece karanlığında, kararttıkları kalplerin üzerinde yaptıkları planları kimselerin görmeyeceğini ve duymayacağını zannetti gafiller. Çünkü kin, gafletin kardeşidir. Yaratanından ve yaratılmışlığından gaflet…

    Bilmediler ki, her planın üstünde bir plan ve her planlayıcıdan üstün bir Planlayıcı vardır…

    Kalın karanlıkları delip geçen ışık O’nundur. Gecenin zifiri karanlığında, simsiyah bir taşın üstünde, zift renkli bir karınca dahi olsanız, O sizi görür ve duyar… Hangi deliğe girerseniz girin, yakalar… Ölümden kaçanınız olabildi mi şimdiye kadar? Peki sonra nereye?!

    Tabi ki, adalete…


    49 can, camide şehit oldu. Cami şehitleri, mihrap şehitleri, minber şehitleri… Kutlu olsun onlara! Cennet yurdunda kanatlandılar şimdi. O şehitleri biz kalbimize gömdük… Orada adalet yeşersin diye… Çünkü şehidin olduğu yerde ancak adalet vardır.   

    Aha buradan haykırıyorum: Gavurun kinine karşı en etkili savunma, adalettir.

    Kin beslemek ve kin tutmak Müslümana hiç yakışmadı, yakışmaz da… Çünkü kin beslemek, öç alma takıntısıdır, kan davasıdır. Kan dökmek, gözyaşı akıtmak; yükselen feryad ü figan ile gök kubbeyi sarsmaktır.

    Kin, adaletin öte yakası; zulüm ırmağı, şer odağıdır… Kanla elini yıkamak, gözyaşında sefahat sürmek, mazlumun feryadından zevklenmektir.

    Adalet öyle mi ya?

    He şeyi layık olduğu yere koymak, yerli yerinde bırakmak, hak edene hakkını vermek, kendi mülklünde tasarrufta bulunmak, başkasının hakkına tecavüz etmemek, ölçü ve haddi aşmamak, yerine göre davranmak ve yerinde durmaktır… Anlayacağınız çizginin iyilik tarafı, merhamete açılan kapı; hayır ve ihsan hareketinin kalkış zemini…


    İki uç, insanlık tarihinde hep çatıştı: Adalet ve kin, aydınlık ve karanlık, hak ve batıl…

    Melek af duasında, şeytan kin rüyasında,

    İbrahim yanmaya hazır, Nemrut yakmaya teşne,

    Musa kurtarma, Firavun öldürme hevesinde,

    Lut doğallığın peşinde, kavmi tersinin havasında,

    İsa merhamet, haçlı kafası nefret ve kin davasında,

    Ulu Peygamber aydınlık, müşrikler karanlık çağrısında,  

    Ebu Bekir hak uğrunda, yalancılar batılın kavgasında

    Ömer adalet içre, Mecusî kinin pençesinde

    Ali İslam’da tutma, Haricî kafir sayma derdinde…

    Düşünmeye gerek yok. Tarafımız belli, yöntemimiz de…

    Allah’ın izniyle, kin ateşini, şefkat bağrında söndürdü İbrahim; kin timsali firavunu adalet denizinde boğdu Musa; ifsat yapılarını alt üst etti Cebrail…

    En etkili yöntem geldi, en sonunda…

    Kin ve nefret hastalığına bulaşanlara şifa oldu Rahmet Peygamberinin pınarı…

    İşte Kitap, işte Sünnet… Nerede, ne arıyorsun ki sen?

    Yeter ki hazırlıklı, sabırlı, azimli ve kararlı ol.

    İlahî yardım yanımızda, kurtuluş önümüzde…

    ... فإذا عزمت فتوكل على الله...  نصر من الله و فتح قريب...



    Ahdimiz olsun! Zalimlerin gazına gelmeyeceğiz. Adalet frenini asla boşlamayacağız… Hikmet pınarından içip rahmet yağmuru olacağız… Kin ve nefrete kalbimizde de, semtimizde de yer vermeyeceğiz… Çünkü biz Rahmet Peygamberinin müminleriyiz

    Ne buyurdu Yüce Yaratan: “Bir kavme olan kin ve nefretiniz sizi adaletsizliğe götürmesin. Adil olun!”

    Bilge Devlet Adamı Aiya ne güzel demiş: “Düşmanımıza tek borcumuz vardır, o da adalet”

    Borcumuz, namusumuzdur…

    Yunusça söylersek: “Biz kimseye kin tutmayız / Kamu alem birdir bize”

    Ama zalimler için adalet mutlaka tecelli edecek… Ya burada ya orada… Hem de eksiksiz…

     Orada kaçış yok, her zalim ettiğinin karşılığını mutlaka görecek, ama zulme uğramayacak asla, çünkü orada kılı kırk yaran adalet ölçüsü var…  


    Bu arada bir sorunumuz var dostlar: Merhametten yana…

    Adalet gavura, merhamet mümine… O müminler ki, birbirlerine karşı merhametlidirler…

    Birbirimize karşı nasılız acaba? Birbirimizin arkasını mı kolluyoruz, yoksa kuyusunu mu kazıyoruz? Kalbimizi hiç yokladık mı? Vicdanımız rahat mı gerçekten? Mazlumlar için neler var orda? Ne kadar var merhametten yana? Yoksa merhameti unuttuk da, adalet bizden yüz mü çevirdi?

    Çünkü iman merhameti, merhamet adaleti doğurur… İmanı olmayanın merhameti, merhameti olmayanın adaleti olmaz… Bu yüzden, ne merhamet ne de adalet beklenir gavurdan… Yok ki versin… İnsanlık düşkünü!

    Acı ve zor sorular bunlar…

    Birileri düşünür, birileri tasalanır, birileri ah der, birileri of çeker belki…

    Şimdi adaletten, merhametten bahsetmenin zamanı mı, diye söylenir başka birileri…

    Benden hatırlatması…

    En azından öte yanda, elimde birmazeret olsun…
  • Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi? Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir mi? Bunlar derin ve zor sorular.
  • 212 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Mucizevi Bitki Kenevir (Gerçek Köye Dönüş Projesi), Erdem Ulaş tarafından yayımlanan kitap, öncelikle bir eksikliği doldurması anlamında yerinde bir çalışma.

    Ülkemizde 'kendir, hint keneviri, çedene veya çetene olarak isimlendirilen; cannabais cinsine bağlı tür ve alt türlere ait bitki (s.197)' özel ve genel amaçlı kullanılıyor. Kenevir denildiğinde ilk önce akla uyuşturucu geliyor. Sadece uyuşturucu olarak değil, tüm sanayi kollarında kullanılabilecek ve şu an kullanılan petrol ve türevleriyle birlikte, plastik vd. sanayi kollarına oranla daha ucuz maliyetli ve daha çevreci bir bitki. Peki bu bitki bu kadar değerliyse niçin tam olarak yararlanılamıyor? Bu ve buna benzer sorular kitabın içinde Erdem Ulaş tarafından örnekleriyle hem açıklanmaya hem de yanıtlanmaya çalışılıyor.

    Kenevir/kendirin tarihi köklerine bakıldığında çok eski zamana gidildiği anlaşılıyor. Kültür tarihi içinde önemli bir yere sahip. Eski Türklerinde hem kenevir hem de kendir için sadece 'kendir' adı kullandığından bahsediyor yazar. Kenevir ve kendirin kökeni hakkında 'Derleme Sözlüğü' dahil çeşitli yerli kaynaklardan da bilgi verilmiş.

    Kenevir, ilaç yapımından kağıda; tekstilden otomotiv sektörüne; kozmetikten inşaat, elektrik, yağ gibi çok geniş alanlarda kullanılabilme özelliğine sahip doğal bir bitki. Ekildiği alanlarda ilaçlamaya gerek olmadığı için ilaçlama maliyetini de sıfır. Okudukça kullanılmayan alan yok gibi gözüküyor.

    Türkiye, Kanada, ABD, Fransa, Çin'de yapılan ekim, dikim ve kullanım alanlarıyla ilgili çeşitli bilgiler eşliğinde belki de ilk defa duyacağınız ve hatta şaşıracağınız şeylerden de bahsediyor. Türkiye ile ilgili kısımda 12 Mart 1971 muhtırasına giden yolun 'farklı açıdan' değerlendirildiği bir içerik karşılıyor bizi. Genelde siyasi olarak yorumlanan olaylara bu sefer 'bitki' merkezli bir açıdan bakıldığını da görüyoruz.

    Yazar özellikle kenevirle esrarın aynı olduğu düşüncesinin ABD kaynaklı çalışmalar yüzünden 'bilinçli yanlışlıkla' yayıldığını ifade eder. Sanayi amaçlı kenevirin farklı esrar amaçlı kenevirin ise farklı olduğunu belirtir. Etken maddesinden dolayı uyuşturucu özelliği olan kenevirle, sanayi amaçlı kenevirin karıştırılmaması gerektiğini, sanayi amaçlı kenevirin çoğu ülkede 'devlet' gözetiminde serbest üretildiğini ifade eder.

    Kitabın tıbbi açıdan kenevirin açıklandığı kısımlar ise, ancak akademik düzeyde bilgisi olan ve bu işin uzmanları tarafından anlaşılabilecek tarzda yazılmış. Bilgi bilgidir derler ama bu kısım esas konunun dışında sadece kısa bilgilerle geçiştirilebilirdi diye düşünüyorum.

    Ezcümle: Alıntılarda çoğu şeyi aktarmaya çalıştığım için inceleme yazısında tekrarlamak istemedim. Tavsiye ederim. Ama öyle gözüküyor ki, bazı bilgilerin ilave edilmesi gerekiyor. Ayrıca kitabın tekrar düzenlenme ihtimali de yüksek. Bu kitabın ileri ki zamanlarda 'güncelleştirilmiş' yeni baskılarını görebiliriz.

    Kitap ile ilgili aldığım notlar:

    @ Kaynakçaya yer verilseydi iyi olurdu.
    @ Dizin kısmı yok ve bu tür kitaplarda olması gerekir.
    @ Bazı sayfaların sayfa numaraları yok.
    @ Bazı resimler küçük ve kalitesiz.
    @ Bazı resimlerin içinde bulunan İngilizce metinler Türkçeye çevrilmemiş ve küçük.
    @ Bazı yazım yanlışları gözden kaçmış.
    @ Kapak tasarımı ve arka kapak tanıtım yazısı sade ve yeterli.
    @ Herny Ford'un 1941 tarihinde 'kenevir' bitkisini kullandığı araba ile videoya buradan bakılabilir. "Henry Ford çığır açan bir buluş sundu: kenevir yakıtlı ve selüloz plastik prototip araba. % 70 selüloz elyafından oluşan panellerin darbe dayanımı çelikten 10 kat daha güçlü olduğu kanıtlanmıştır ve araba kenevir-etanol üzerinde çalışmaktadır."
    http://www.verymagazine.org/...-fords-hemp-car-1941

    @ http://www.hempcar.org/ford.shtml Bu siteye de bakılabilir.
    @ Bu kitabın da resmi sitesi olan http://www.kenevirturk.com sitesini de ziyaret edin.
    @ Yazarın Twitter bağlantısı: https://twitter.com/erdemcaaan

    @ Mucize Bitki Kenevir, devlet tarafından şimdi planlaması (DPT kapatıldı) yapılırsa uzun vadede ekonomik güç haline gelebilir. Bunun içinde, keneviri işleyecek tesislerin de planlanması gerekiyor. En son 'şeker fabrikalarını' kapatan bu zihniyetten de bu konuda çok olumlu bir tavır beklemek zor. (Bknz: #42324212) Kitabın içindeki yazıların tümünü doğru kabul edersek bugünden başlamak da yarar var.
  • Merhaba 1K ailesi, bugün sizlerle benim kaleme almış olduğum ve Play Kitaplardan ücretsiz olarak yayınladığım bir hikayemi paylaşmak istedim. Okuyup değerli görüşlerinizi paylaşmanız beni mutlu eder. :) [Tanıtım ve link aşağıda. :)]

    Bir ağır ceza hakimi, bir gün, bir karar verir. Bu zamana kadar kendisiyle aynı konumu paylaşanların kolaya kaçtığını düşündüğü zor, kişiden götürdüğü bol, uğursuz bir karar. Karar verildikten sonra dönüşü olmayacağını bilir, kararın her şeyi silip süpüreceğini bilir, fakat yine de samimi midir, bu zamana kadar düşündüklerinde? Masum kimdir onun kalbinde? Neler verilebilir, neler verilemez? Nelerden vazgeçilebilir nelerden vazgeçilemez?

    Bulacaktır. Bulmak için arayacaktır.

    Bir ağır ceza hakimi, iki uçurumun ortasında, köprünün iki ucuna yakın, köprünün iki ucuna da uzak...

    Bir ağır ceza hakimi, bir karar, uçurumun tepesinden yere doğru çekiliş... Terk ediliş... Sonuçlar, cevaplar, sorular, sorunlar...

    Bir ağır ceza hakimi, bir kız, bir hayal kırıklığı, biraz yalnızlık, birkaç sevinç, birçok üzüntü...

    Sonra hayat, yalnızca hayat, biraz gerçek, biraz sahte, kurgunun ortasında hayatın ta kendisi, hayatın tam ortasından, uygunsa kendisi...

    Bir ömür geriye giden görüntüler masada

    Masanın rengi beyaz görüntüler kapkara

    Sessiz yolcu âmâ görmüyor mânâ

    Sanrı sandığı gerçek yarının kapısında


    Geçmişten değil gelecekten geldi tanık

    Orada yalnız bir hakim vardır bir de sanık

    https://play.google.com/...ails?id=zcKGDwAAQBAJ