• “Bir çocuk bir sentle çok şey alabilir.”

    William Saroyan, Bitlis’ten Amerika’ya göç etmiş Ermeni bir ailenin, orada doğan ilk ferdi olarak 31 Ağustos 1908’de Kaliforniya Eyaleti'nin Fresno kasabasında dünyaya geldi. Özlemini çektiği memleket hasretini, çok sonraları giderebilmiş -tabi giderebilmiş mi, orası biraz meçhul-. Neden diye soracak olursanız, tek bir fotoğraf karesiyle hayata olan bakışımı, bir nevi tuhaf da olsa, farklı bir pencere kattı, katmaya yetti diyebilirim. Bir tabela ne kadar anlam taşır ki, bizim gözlerimizde... Saroyan'ın, Bitlis şehir tabelasının önündeki fotoğraflarına bakmanızı isterim. Dillenemeyecek birçok şeyi-duyguyu anlatacaktır bu bizlere:
    https://goo.gl/images/KahNFW
    https://goo.gl/images/nUUDwj
    Bu da rüyasında gördüğü çeşme:
    https://goo.gl/images/9wMvH3


    Saroyan hayatı boyunca altmışı aşkın kitap –öykü, oyun ve roman– yazdı. Düzyazıda kendine özgü bir tarz yarattı. Akıcı, karşısındaki ile konuşur gibi, yaşama sevinci ve coşku dolu bu edebi tarz; kendi adıyla “Saroyanesque” olarak anılır oldu. Bir öyküsünde kendi yazdıklarını nasıl yazdığına, genç yazarların nasıl ve ne şartlar altında olursa olsun, yazabileceğine dair, çok güzel ve ümitvari söylemleri vardı.

    Kendisinin de söylediği gibi, öykülerinde tek bir şeyi anlatır Saroyan; insanı.
    "İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
    insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında gören bir yazar." olarak ele alır. Hatta kazandığı ödüllerden biri olan 'Pulitzer ödülünü', ticaretin sanata yön vermeyeceğini söyleyerek geri çevirir. Maddiyata hiç önem vermemiş bir geçmişe sahiptir.

    Küçük yaşta babasını kaybettikten sonra 4 yılını yetimhanede geçirir. Yetimhane... Dokuz harf dört hece... Bir cami avlusunda ya da bir baba sorumsuzluğu vb... nedenler ile başlayan; anne çaresizliği, anne kokusu hasretleriyle, gerçekleşmeyecek dileklerle, dile gelmez acılarla, kayan yıldızlar eşliğinde geçen; geceleri ile meşhur yetimhaneler...
    Şimdi bunları yazarken, bir kez daha şu hisse kapıldım; babasını yitirmiş bir çocuğu, babasını yitirmiş bir çocuk olmayana dek, hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamacağız. Acısını hissedemeyecek, neler düşünüp, neler yaşadığına, sadece dillendirdiği kadarını bilip, iç alemine asla tam anlamıyla vakıf olamayacağız. Henüz 3 yaşındayken kaybetmiş olduğu babasının yokluğunu tasvir ederken, içim hayli burkulmuştu. Her ne kadar rahatsız edici olsa da, bazı şeyleri düşünmekten alıkoyamadım kendimi...
    Yoksulluk içinde geçen çocukluğunda; eğitim sistemiyle yıldızı bir türlü barışamaz ve onbeş yaşında eğitimine son verir. Kendi kendini geliştirmeye koyulur.
    Geldiği konumlar ona değil, o geldiği konumlara sahip olur. Ve gerçek galibiyeti elde eder; insan olur.!

    Bu kitabı, tanıdığı Süryaniler ve geldikleri coğrafyayı anlatan bölümlerden oluşuyor. 19 öyküsünün bir arada toplandığı bir kitap.
    Bir arka kapak yazısı var ki mükemmel:

    "Onu bunu namussuz diye diğerlerinden soyutlamak hakça değil. Ermeni nasıl acı çekerse Türk de acı çeker. Saçma işte, ama bunu bilemezdim o zaman. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde, dünya tatlısı bir biçare olduğunu. Ondan nefret etmenin, aynı hamurdan çıkma Ermeni'den nefret etmeye eşdeğer olduğunu. Ninem de bilmezdi, hâlâ da bilmiyor. Artık bunun bilincindeyim ben, ama kaç para eder?"

    Berber ve Süryani olan 'Theodore Badal'dan bahsettiği öyküsünün, ayrı bir havası vardı. Bir çok kez dönüp tekrar okunası gelen bir öyküydü. Saroyan'ın berber Badal'a yönelttiği 'Ermeni misin?' sorusuna, sükunetini muhafaza edip cevap almak yerine, Saroyan şöyle devam eder;
    "Ben Ermeniyim. Bunu daha evvel de söylemiştim. İnsanlar bana bakarlar ve merak etmeye başlarlar, ben de çıkar onlara söylerim. "Ben Ermeniyim," derim. Bu anlamsız bir söz, ama söylememi bekliyorlar, ben de söylüyorum. Ermeni olmanın nasıl bir şey olduğuna dair bir fikrim yok, ya da İngiliz veya Japon veya başka bir şey. Sadece yaşamanın ne olduğuna dair küçük bir fikrim var." Tabi Badal'ın, Süryani'yim demesi; ve çekilen acıların muazzam tasvirleri dökülür dudaklarından. Çok fazla alıntısını yapmak istemiyorum. Çok güzel ve beni en etkileyen öykülerin başında gelir; Theodore Badal'dan bahsettikleri. İki halkın da yeni coğrafyalarında, yeni kültürlerini nasıl biçimlendirdikleri, ne zorluklar çektiklerini, bizlere hissetirebilmeyi çok iyi başarıyor.

    Esas itibariyle, öykülerinin çok güzel bir tadı var. Hatırında bırakıyor insanın. Dili oldukça sade ve okuyan herkesin anlayabileceği bir doğallıkla sunmuş. Herkesin okuması gerektiği kanaatindeyim. Gerek toplumsal mesaj ve ilişkileri baz almış olduğu öyküleri için. Gerekse bu topraklardan göçmüş -göçmek zorunda kalmış- büyük bir yazardan, buralara ve dünyaya olan bakışının farkındalığı için. Bir makaleden okuduğum, Saroyan'ın, "Yaşayanlar ve Ölüler" kitabının bir kıssası, çok hoşuma gitmişti. Saroyan'dan onu da okuyacağımı belirterek, incelemeye onunla son vereyim;
    "Anneannem, ‘Kürtçe kalbin dilidir’ derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak. Bizim dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin ve acının yükü var."
  • İnkârdan cesaret ve kuvvet alan bu bedbahtlar, kör ve sağır olduklarından, bu nuru görememişler, kelimeleri duymamışlar. Gözlere dehşet, yüreklere korku salarak sindirmeye çalışmışlar. Korkmayanları zindanlarda, zorluklar ve zulümler içinde yaşamaya mahkum etmişler.

    Nur talebeleri bunların hepsine katlanmışlar.
  • Zorluklar varsa arada
    İnsansın!
    Engellere harcanmayan güçler ne güne
    Dayat ki yaşadığını anlayasın!
  • Genel hatlarıyla bilmemin ötesinde ilk kez Montaigne’in Denemeler’inde karşılaşmıştım. ‘Metinlerarası etkileşimle’ o kadar çok karşıma çıktı ki nihayet Zülfü Livaneli’nin “Edebiyat Mutluluktur” isimli denemelerinde gördüğüm atıfla alıp okuma kararı aldım. “Bu nasıl hayal gücü” diye ünlememe rağmen ilk kitabı okurken adapte olmakta-özellikle fazla girift metinlerin önünün sonunun ayırdına varmakta- bayağı zorlandığımı itiraf etmem lazım. Diğer kitaplarda, zorluklar ve kolaylıklar masalın ritmiyle alakalıydı. Doğal masal formu içerisinde onca olağanüstülükler-ecinniler, devler, periler vs-dışında genel olarak metni fazla erotik buldum. Özellikle onca İslamî söylemin yanında eşcinselliğin bunca normalleştirilmesini garipsedim. Yine çocukluğumda çizgi film uyarlamasını izlediğim “Sinbad”, Sadri ALIŞIK’lı filmi belleğimde yer işgal etmiş olan “Ali Baba ve Kırk Haramiler” ve tabii ki “Alaaddin’in Sihirli Lambası”yla tekrar karşılaşmanın nostaljisini yaşadım. Özetle “Doğunun büyülü geceleri”nde 1001 gece de ben salındım. Orhan Pamuk’un önsözde bahsettiğinin aksine masalları baştan sona okudum ve en azından henüz ölmedim “Kapan susam kapan!”
  • Cehennem nefse hoş gelen şeylerle kuşatılıp örtülmüştür. Cennet ise zorluklar ve nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.

    Hadisi Şerif-Buhârî, Rikâk, 8, Müslim, Cennet, 1
  • ALLAH'IM, beni yalnız bırakma, zorluklar karşısında dayanma gücü ver.Sen varsın, birsin ve bana yetersin!