Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı

5,7/10  (15 Oy) · 
72 okunma  · 
12 beğeni  · 
1.574 gösterim
Avrupanın 50 Büyük Yalanı

Mustafa Armağan, Osmanlı tarihi ve yakın tarih üzerine kaleme aldığı bir düzine kitaptan sonra bu defa projektörünü Avrupa tarihinin karanlık bölgelerine tutuyor. Bu çalışmayla yalnız Avrupa tarihinin bilinmeyenleri ortaya çıkmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi yüzümüzün de bir kısmının aydınlandığını fark ediyorsunuz.

Eşitsiz olarak, adeta bir ast-üst ilişkisi içinde kurgulanan Osmanlı ve Avrupa tarihleri, olmaları gereken eşit konuma yerleştiriliyor.

Türk aydınının 1,5 asırdır peşinde koştuğu Avrupa mucizesi yalanı, farklı ve şaşırıcı yönleriyle bu kitapta birer birer deşifre edilip ortaya konuluyor. İlginizi çekeceğine inandığımız başlıklardan bir kısmını tadımlık olarak şöyle bir hatırlamaya ne dersiniz?

- Florence Nightingalein İngilterede ölüm meleği olarak tanındığını,

- Galilenin kiliseye karşı çıkmış bir bilim kahramanı olmadığını,

- Magna Cartanın Avrupa tarihinde ileri değil, geri bir adım olduğunu,

- Hitlerin aslında Avrupayı işgal planı olmadığını,

- Einsteinın son yıllarında beyninin yavaşladığını,

- İlk feministlerin fabrikalardaki kadınları evlerine kapatma için kampanyalar düzenlediklerini,

- Don Kişotta Endülüslü Müslümanlarla ilgili şifreler bulunduğunu,

- Kopernik ve Keplerin güneşe tapanlar tarikatından olduklarını,

- Rönesans insanlarının Ortaçağdaki atalarından daha pis yaşadıklarını,

- Haritaların emperyalizmin sözcülüğünü yaptığını, biliyor muydunuz?

Bunlar ve bunlardan başka Avrupanın büyük yalanlarını, Mustafa Armağanın hakikaten büyük emek mahsulü Avrupanın 50 Büyük Yalanından okuyacak ve her satırında eminiz ki, şaşıracaksınız. Yazarın amacı da bu zaten: Düşünmek, şaşırmakla başlar ona göre.

Mustafa Armağana göre Osmanlı tarihini de hakkıyla anlayabilmek için Avrupa tarihinin gerçeklerini bilmek gerekir.

Osmanlı ve yakın tarih üzerine yazdığı ufuk açıcı kitaplarından sonra Armağanla Avrupa tarihinin bilinmeyenlerine doğru nefes nefese bir yolculuğa hoş geldiniz.
  • Baskı Tarihi:
    2012
  • Sayfa Sayısı:
    320
  • ISBN:
    9789752639997
  • Yayınevi:
    Timaş Yayınları
  • Kitabın Türü:
Kağan Özkaya 
28 Kas 16:01, Kitabı okudu, Puan vermedi

Cesaretli yazar Mustafa Armağan yine bizi şaşırtmadı.Tarihin puslu satırlarına adeta bir fener tutuyor...'Yok artık bu nasıl böyle olur?' diyebileceğiniz bilgiler sunuyor.Tabi ki sizin tarihin gerçeklerini öğrenmeye yüreğiniz varsa...

Ahmet Özaysın 
 20 Ara 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı, Osmanlı ve Türkiye’nin Yakın Siyasi Tarih hakkında kaleme aldığı çok sayıda sıra dışı eserle tanınan Mustafa Armağan’ın 2009 yılında Timaş Yayınları tarafından yayınlanan araştırma-inceleme türündeki kitabı.

Sıra dışı tabirini kullandım çünkü Armağan, tarihi konulara farklı bir üslup ve bakış açısı ile yaklaşan ve bu yönüyle ender yazarlarımızdan biri. Bu durumu biraz açacak olursam;
-Konularını (özellikle yakın siyasi tarih ile ilgili kitaplarında) çok hassas ve toplumun birçok kesimi tarafından çok bilindiği sanılan ama aksine nerdeyse hiç bilinmeyen tarihi olaylardan seçmesi,
-Bu konuları irdelerken tabulara hiç çekinmeden dokunan ve bu tabuları belli bir ölçüde de olsa yıkmayı başaran biri olması,
-Hayal dünyasında kurgular yaparak değil, belgelere dayanarak çıkarımlarda bulunması ve bir o yana bir bu yana çekilebilecek muğlak ifadelerden kaçınarak, net konuşması,
-Birçok belge, dipnot ve bilgiye rağmen son derce akıcı, yormayan ve akılda kalıcı bir şekilde yazması (hem de tarih gibi bir dalda eser vermesine rağmen) gibi sebeplerden dolayı ender kalemlerimizden biri olarak niteledim.
Yazarın hemen hemen bütün kitaplarını okumuş biri olarak ülkemizdeki tabulardan ziyade, Avrupa menşeili, bizim kadar tüm dünyayı da ilgilendiren tabuları ele aldığı bir eser olması dolayısıyla Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı adlı kitabını seçtim üzerinde yazmak için.
Kitap beş bölümden oluşuyor. Avrupa Bilmecesi, Avrupa Yalanları, Amerika’yı Kim Keşfetti, İflas Eden Tanrıça ve Çağdaş Bilimsel Mitoloji.
Birinci bölümde Avrupa’yı Avrupa yapan değerlerin ne olduğu sorgulanıyor. Avrupa tümüyle Avrupalıların ürünü mü, yoksa bileşiminde doğudan ve özellikle İslam kültüründen izler var mı? Bu ilk bölümde hakikaten zihnimizdeki Avrupa imajı çok sarsılıyor. Avrupa’nın bugüne gelmesinde Müslüman bilim adamlarının (özellikle Endülüslü) payını okuduktan sonra emin olun şaşıracaksınız.
“Alışmışız modern olanı Batı’yla, geleneksel olanı da Doğu ve İslam’la özdeşleştirmeye…” (S. 16). Toplumca düştüğümüz bir yanılgı bu bence. Yazar ters köşe yapıyor ve diyor ki zihninizde Gelenekçi Batı ve Modern Doğu kavramlarını düşünün. İslam medeniyetinin içinden çıkan birçok filozof, matematikçi ve astronomlara yüzeysel de olsa aşina biri olduğum halde ben bile bu iki kavramı zihnimde yerli yerine oturtmakta bir hayli zorlandım. İyi olan her şey Batı’dan gelirmiş gibi Tanzimat’tan bu yana körü körüne koşullandırılmışız. Bir tek bu Avrupalılar zeki, aydın, ileri görüşlü, bilimsel düşünen ve demokrasi bilincine vakıf insanlar olabilirlermiş!
“Doğu ne, Batı ne? Bir buçuk asırdır tartışıp durduğumuz bu iki dünya gerçekten böylesine simetrik karşıtlar şeklinde konumlandırılmak için hangi şahadetnamelerle çıkıp gelirler önümüze? Kimler onlara Sen Doğu’sun, Sen Batı’sın dedi? Avrupalılaşma diye başladığımız serüvenin adı gün geldi Garplılaşma oldu, sonra Batılılaşma, Modernleşme, şimdi de Küreselleşme. Yine de bütün bu terimleri tek bir çuvala koyup hepsinin etiketlerinin üzerine yeni etiketler yapıştırmak suretiyle meseleyi halledivereceğimizi zannetmek bir başka kolaycılık olmaz mı?” (S. 22)
“Doğu-Batı, Avrupa-İslam, şimdilerde Batı-İslam çatışması şeklinde vaz ettiğimiz söylemsel düzen, tekrarlana tekrarlana öyle bir Frankestein’a dönüşüyor ki, sonuçta, bunlar bir realiteyi ifade eden kavramlar olmak yerine, nerdeyse realitenin yerini alıyor” (S. 23)
Evet, bugüne kadar doğu-batı kavramları hakkında yaratılan suni algı, yüzyılı aşkın bir süredir büyük münevverlerimiz! tarafından papağan gibi tekrar edile geldiği için söylem gerçeğin yerini alıyor çoğu zaman.
“Avrupa şimdiye kadar hep yönetim ve ulus-devlet düzeyinde ele alındı. İnsan yoktu bu resmin içinde. Sosyal teori denilen alan bile, bir toplum teorisini üretmekten aciz kalmış, daha ziyade kurumsal süreçler ve siyaset tarzları incelenmiş ama insanların kendi dünyalarını kültürel olarak inşa etme biçimlerine eğilinmemiştir.” (S. 25)
“300 milyonluk nüfusuyla Avrupa bir kıta sayılacaksa, o zaman 1,5 milyarlık nüfusu ve aşağı yukarı Avrupa’nın yüzölçümüne denk topraklarıyla Hindistan neden bir kıta olmasın? Bunun objektif, Avrupa zihin kıtası haricinde sahih bir geçerliliği olduğundan söz edilebilir mi?” (S. 27)
Bu tespite karşı çıkmak mümkün mü? Bence bir düşünün. Avrupa’nın gözüyle bakmaktan sıyrılmalı ve daha geniş ve evrensel bir perspektif yakalamalıyız.
“Burada Bizans’ı Batı’nın Osmanlı’yı Doğu’nun temsilcisi olarak değerlendirmenin yanıltıcılığını bir kere daha görmüş oluyoruz. Şurası giderek açıklık kazanıyor ki, Bizans, bizim bugün bizim ona verdiğimiz anlamda Avrupalı değildi. Hatta uzun yüzyıllar boyunca Katolik âlemi tarafından Doğulu olarak görüldü, öyle muamelede bulunuldu kendisine.” (S. 28)

Toplum olarak çok aşina olduğumuz, filmlerimize bile birçok kez konu olmuş, ders kitaplarımızda fethedilene kadar Osmanlı toprakları arasında bir çıbanbaşı gibi kalıyordu diye belleklerimizde yer eden Bizans mevzusunda farklı ve değişik bir değerlendirme.
“Yani bir yandan bir Doğu kurgusu imal ederken, öbür yandan bunun negatif simetriği olan bir Batı kurgusu imal etmektedir ki, bu anlamda Doğu, Batı-olmayan, Batı da Doğu-olmayan ne varsa bütün unsurları bünyelerinde toplayan saf ve özcü varlıklar halinde kristalize edilmektedir.” (S. 29)
“Biraz deşerseniz ortak muhayyilemizi, onun aslında bir toprak parçası, yani coğrafi bir anlamdan çok, bir türlü sahip olamadığımız herzeyi temsil eden ideal ve özlem, daha doğrusu arzu nesnesi olarak anlaşıldığını fark ederiz.” (S. 31)
Avrupa coğrafi bir kara parçasından ziyade, sahip olamadığımız her şeyi ifade eden bir ütopya ülkesi.
“Evet, çünkü Avrupa’ya özgü gelişmelerin (Aydınlanma, Roma, Yunan, Yahudi-Hristiyan mirası, Rönesans hümanizmi ve bireyselcilik, sivil haklar ve demokrasi…) büyük ölçüde bu coğrafyada ortaya çıktıkları ve serpildikleri ortada. Peki, bu temellerin ne kadarı Avrupa’ya özgüdür? Diye düşününce, karşımıza çıkan manzara şu oluyor: Hristiyanlık da Yahudilik de, Yunanlılık da, aslında bugün Avrupa diye bildiğimiz coğrafyanın mahsulleri değil. Akdeniz’in doğusundan gelip Avrupa’da vatan tutmuş ve bugünkü filizlenmesini burada başarmıştır her üç temel aktör de.” (S. 32)
“Türkiye’de zannedilir ki, Avrupa ülkelerinde demokrasi, halka altın bir tepside sunulmuştur. Yine zannedilir ki, genel oy hakkı, yani erişkin yaşa gelmiş bütün vatandaşların seçmen olarak oylarını serbestçe kullanabilmeleri hakkı, Avrupa ülkelerinde Rönesans ve Aydınlanma’yla başlamış ve ondan sonra da aynıyla, hatta gelişerek kesintisiz bir çizgide sürüp gitmiştir. Yine zannedilir ki, demokrasi, taraflar arasında başlangıçta varılan bir uzlaşma ve sözleşmeden sonra sarsılmaz bir şekilde yerleşmiştir Batı toplumlarına.
Oysa tarihin aynasına baktığımızda Avrupa’da demokrasi, aristokrasiyle burjuvazinin, burjuvaziyle işçi sınıfının, Katoliklerle Protestanların vs. birbirlerine karşı kanlı dayatmalarının, katliamların, kitlesel kıyımların, kanlı devrimlerin, diktatörlüklerin, isyanların sosyal hayatın çeperlerini çatlatacak raddeye kadar zorlamasıyla kazanılmış hakların toplamı olarak çıkar karşımıza.” (S. 56)
Bu yanılgı bizde gerçekten çok yaygın maalesef, hem de an aydın geçinenlerimizde bile.
İkinci bölümde yazarımız Rönesans, Aydınlanma gibi çok duyduğumuz, dilimize pelesenk ettiğimiz bazı kavramlar üzerinde bir beyin fırtınası yapıyor. Öte yandan Türk okuyucusunun zihnindeki Ortaçağ kavramını yeniden inşa ediyor.
19. yüzyıla kadar Yunan’ın adını bile ağzına almayan Avrupa’nın coğrafi keşif ve sanayileşme atılımlarının ardından neden birden Yunan Mucizesini keşfetmiş olduğunu şu sebebe bağlıyor;
“Rönesans yıllarında Avrupalı aydınlar ele gelir neleri varsa bunları Müslümanlardan aldıklarını pekâlâ biliyor ve aslında Müslümanlar karşısında içine düştükleri ağır kompleksten kurtulabilmek için onların haricinde bir tutamak arıyorlardı da ondan.” (S. 63) Çünkü Müslüman mirasını itiraf etmek batının hazmedebileceği bir şey değildi ve yüzyılımızda bunu hala başarabilmiş değiller. Ayrıca devamında yazar şunu ekliyor; “Yunan mucizesi diye bilinen malum uygarlığı kuranlar, bildiğimiz Yunanlılar değil, siyah derili Afrikalılardı, yani Fenikeliler ve Mısırlılar!” (S. 64)
“Beyinlerimiz ilköğretim sıralarından itibaren keşifler, icatlar, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Bilimsel Devrim, Sanayi Devrimi gibi bir sürü takoz bilgiyle tıka basa doldurulmuş durumdadır. Bir kere o yaşlarda bu bilgileri almaya başlayınca, kafanız ikiye bölünüyor. Bir siz varsınız ki hiç iç açıcı bir durumunuz yok. Bir de Batı var ki, dünya ona hayran, o da kendisine.” (S. 105)
Sizce yazar bu konuda haksız mı? Erken yaşta babamdan kalan İslam Âlimleri Ansiklopedisini hiç okumamış olsaydım bu aşağılık kompleksini yaşayanlardan biri olacaktım. Çok şükür ki, artık bunları söyleyebilen kalemler var. Hem de sadece bizden değil batıdan da.
“Şerif Mardin’in bir yazsında vurguladığı gibi Batı insanının ruhunun derinliklerine işlemiş bulunan şeytan korkusu, bizim için efektler düzeyinde şaşırtıcı bir fantastik dünyadan ibaret kalmış, bir türlü iç dünyamızın derinliğine nüfuz edememiştir.” (S. 110)
Bu satırların devamında yazar batının bilinçaltına işlemiş şeytan algısının ne denli kuvvetli olduğunu izah ediyor. Bu şeytan batılının muhayyilesinde öyle bir yer etmiş ki, masum (sözde masum!) çocuk masallarına kadar girmiş. Bu örnekleri aktarmıyorum. Bir zahmet kitaptan okuyun. Hatta bu batı masallarındaki vahşet konusunda internette de fazlasıyla bilgi bulabilirsiniz. Ortaçağ karanlığı ve engizisyon çocuk masallarına nasıl yansımış bence bir okuyun. Çok enteresan.
Üçüncü bölümde ise yazar Amerika’nın keşfedilmesi muammasını ele alıyor. Şu günlerde de oldukça güncel olan bu konuda yazarın Çinlilerle ilgili kayda değer tespitleri var.
Dördüncü bölümde yazar batı ve batı kökenli bir düşünce ya da ideoloji (ya da artık her ne ise) olan feminizm konusunda şaşırtıcı yorumlar yapıyor. Bu bölümdeki batılı yazarlardan (ki birçoğu kadın, hatta zamanında feminist hareketlerde öncülük etmiş kişiler) yapılan alıntılar muhakkak okunmalı. Bu maalesef ülkemizde çok istismar edilen bir mevzu. İslam’ın kadına değer vermediği gibi komik ve mesnetsiz iddialara da çok güzel cevaplar mahiyetinde.
“Feministlerin yüz yüze gelmelerinin mukadder olduğu en ciddi problem, erkeklerle eşit mi yoksa farklı mı olduklarına karar verememeleridir.” (S. 194) Bu tespitin nasıl bir paradoks oluşturduğunu ilgili bölümünden okuyabilirsiniz.
Feminist düşüncenin çıkmazlarını irdelerken, Amerikalı feminist bir yazardan şu çarpıcı alıntıyı yapıyor;
“Bir odada siyah olan başka insanlarla, siyah olduğunu bilmek için, birlikte oturmaya ihtiyacım yok –bu birlik anlamına gelmez. Birliğin bir amacı olmalıdır, eğer yoksa politika konuşmuyoruz demektir… İnsanlar şunu anlamalıdır ki, bir insan yalnızca kadın olduğu ya da siyah olduğu için, o ve ben aynı politikalara inanmak zorunda değiliz. Birbirimizi, kim olduğumuz bağlamında değil, birbirimiz için ne yaptığımız bağlamında tartmaya çalışmalıyız.” (S. 196)
Bunların yanı sıra batı düşüncesinde annelik kavramının neler ifade ettiği ve kürtajın kadınların hayatını nasıl etkilediği gibi toplum hayatı için çok hassas konular işleniyor.
Son bölümde bilim ve efsane olguları ele alınıyor. Batıda efsanelerle bilimin nasıl iç içe geçtiğini çok şaşırtıcı ve düşündürücü örneklerle açıklıyor. Kopernik, Galile ve Darwin gibi bilimin putlaştırdığı kişilikler hakkında emin olun sizi allak bullak edecek gerçekleri batılı aydınların tespitlerinden hareketle ortaya koyuyor.
“Filanca bilim adamı şu konuda şu şu şartlar altında yaptıkları araştırmalar sonucunda şöyle bir sonuca ulaşmışlardır ifadesi daha bilimsel bir ifadeyken, Bilim şu konuda hükmünü vermiştir’e dönünce iş, artık bilimin ihtiyatlı olması gereken dilini bırakıp dini bir ifade biçimine bürünmüş olur. Yoksa Kuran’ın bu konudaki hükmü şudur ifadesiyle Bilimin hükmü şudur ifadesi arasındaki söylem benzerliği, bilimin dinin alanına tecavüz ettiğini mi gösteriyor?” (S. 214)
“Mantık şöyle kuruluyor: Bilim adamları yanılır ama bilim yanılmaz. Bu da bir efsane işte. Bilim adamlarından bağımsız Bilim diye bir varlık yoktur ki! Futbolcusuz takım neyse, bilim adamı olmayan bilim de odur.” (S. 218)
“Dinlerin en parlağı olan Muhammed’in dini müstesna, hemen bütün dinler bu şekilde (halkı kandırmaya yönelik kurnaz insanların faaliyeti şeklinde) kurulmuştur; evet Muhammed’in dini en parlak dindir; çünkü dikkat ederseniz görürsünüz ki, mevcudiyetini zaferlere borçlu olan bu din doğduğu günden beri tanrı tarafından korunmaktadır.
Bundan başka Müslüman dini, aradan bin ikiyiz yıl geçtiği halde hala kurucusu zamanındakinin aynıdır. Bizzat Muhammed tarafından yazılan yasalar bugün değerlerinden hiçbir şey kaybetmemişlerdir. Kuran adındaki kitaba Türkiye’de olduğu kadar İran’da, Hindistan’da olduğu kadar da Afrika’da saygı gösterilmektedir; her yerde harfi harfine onun sözlerine uyarlar; Müslümanlar arasında yalnız Ali ile Ömer’in veraseti (hilafeti) üzerinde anlaşmazlık vardır. Hristiyanlık ise her bakımdan İsa’nın dininden farklıdır.” (S. 261)
Bu satırlar kime ait biliyor musunuz? Zındık ve İslam düşmanı olarak lanse edilen Fransız filozof Voltaire’e.
“Bazılarına göre sekülerizasyon teorisi, felsefi anlamda Şeytan’ın eseriydi. Şeytan, Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın ilhamını vermişti; Tanrı olmayınca kendisi de olmayacaktı ortalıkta. Ancak Şeytan’ın, en büyük çalımı da burada ortaya çıktı. Zira insanların dünyasında Tanrı merkezi yerini kaybedince Şeytan da en büyük başarısını yakalayacak ve kendi izini kaybettirecekti. Olmadığına inandıracaktı insanları. Var olduğunun bilinmesinden daha etkili bir sahne sağlayacaktı bu durum. Gerçek olmadığına inananlar kendisine karşı daha savunmasız kalacaklar ve böylelikle krallığını kurabilmek için daha müsait bir ortam ağlayabilecekti.” (S. 271)
Hiç sekülerizm (laiklik) konusuna bu pencereden bakmış mıydınız? Gerçekten Şeytan’ın işine gelmiyor mu? Kesinlikle şeytanca!
“Mesela bölgedeki Müslümanların kendilerini neden Doğu’nun ortasında görmeleri gerektiğini düşündük mü hiç? Yani biz kalkıp İngiltere’ye Uzak Batı, Almanya’ya Orta Batı diyor muyuz hiç? İyi de neden onlar bizi Ortadoğu, Yakındoğu, Uzakdoğu gibi kavram hapishanelerine tıkıştırdıklarında gardiyanlık yapmaktan pek bir memnun oluyoruz, sesimiz soluğumuz çıkmıyor? Üstelik de bu görevimizden pek bir mutlu oluyoruz.” (S. 298)
Son bölümdeki yazarın haritalar ile ilgili anlattıkları belki de kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri. Keşke en başa alınsaydı diye düşündüm okurken. Harita ve emperyalizm arasındaki ilişki çok akılcı ve evrensel bir bakış açısıyla izah edilmiş. Emperyalist sömürünün haritalar ekseninde kurgulanarak nasıl dünyanın kanını emdiğini okumak gerekli diye düşünüyorum.
Yazımın en başında Mustafa Armağan hakkında lafı dolandırmadan net bir biçimde konuşuyor diye yazmıştım. Evet, net konuşuyor ama kesin yargılara da varmıyor. Elbette kendi yorumlarını da yapıyor ama her bölümde sürekli okuyucuya sorular yöneltiyor. Hatta birçok bölüm soru cümleleriyle bitiyor. Yazar sadece ben bu belge ve bilgilerden bunları çıkarıyorum hepsi bu kadar diye bakmıyor. Yazarın bir derdi var. İstiyor ki, okuyucunun zihninde soru işaretleri oluşsun. Merak etsin. Düşünsün. Bu bağlamda yazarın tavrını çok yerinde ve lüzumlu bir gayret olarak görüyorum. Çünkü tarih senelerce ülkemizde belirli bir zümrenin insiyatifinde dogmatik ve dayatmacı bir yöntemle okutuldu, anlatıldı ve yazıldı. Gerçeklerin üstü örtüldü hep. Artık bu gerçeklerin üzerindeki sis perdesinin kalkması ve insanımızın önce kendi tarihini, sonra da dünya tarihini doğrusuyla yanlışıyla, çarpıtılmamış haliyle öğrenmesinin vakti çoktan geldi.
Avrupa ve Batı eksenli dünya algımızdaki yanılgıları bertaraf etmek, içinde bulunduğumuz 200 yıllık aşağılık kompleksini kırmak, İslam ve diğer Doğu kültürlerinin de dünya medeniyet mirasındaki gerçek yerini öğrenmek ve elbette tabuları yıkmak adına zengin kaynakça ve bol dipnotlarla, akıcı bir üslupla yazılmış bu eseri herkese ve özellikle tarih meraklılarına şiddetle tavsiye ediyorum.
http://www.kitapvedusunce.com

Kitaptan 52 Alıntı

Muhammed Işık 
 17 Haz 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

sanayi devrimi
Sanayi Devrimi'nin yaşandığı yıllarda İngiltere'de uyuşturucu maddeler neden yaygındır bilir misiniz? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde çalışan anneler sevgili bebeklerini uyutmak için afyon bitkisini kullanıyorlardı da ondan.

Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 86 - Josep Fontana, Avrupa'nın Yeniden Yorumlanması s. 154)Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 86 - Josep Fontana, Avrupa'nın Yeniden Yorumlanması s. 154)
Muhammed Işık 
 16 Haz 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

İktidar
Biz kelimeleri kullanırken, onlar bizi kullanmaya, kendi iktidar savaşlarına bizi alet etmeye başlıyorlar neredeyse. Böylece kirlenmiş kelimeler ve kavramlar kuyusuna dönüşüyor düşünce dünyamız.

Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 24)Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 24)
Muhammed Işık 
 24 Haz 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

Shakespeare
William Harvey kan deveranını 1619'da keşfetti. Bu vak'a piyeslerde geçmiştir. Fakat Shakespeare 1616'da öldüğüne göre bu satırları onun yazmasına imkân olabilir mi?

Walter Ellis

Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 127)Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 127)
Muhammed Işık 
 16 Haz 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

Avrupa
Avrupalı kimliği, bir defa bulunmuş ve ondan sonra asla ve kat'a değişmeyen, sabit bir kimlik değildir.

Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 33)Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 33)
Muhammed Işık 
24 Haz 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

Beyinlerimiz ilköğretim sıralarından itibaren "keşifler", "icatlar", " Rönesans", " Reform", " Aydınlanma", " Bilimsel Devrim", " Sanayi Devrimi" gibi bir sürü takoz bilgiyle tıka basa doldurulmuş durumdadır. Bir kere o yaşlarda bu bilgileri veri almaya başlayınca, kafanız ikiye bölünüyor. Bir siz varsınız ki hiç iç açıcı bir durumunuz yok. Bir de " Batı " var ki, dünya ona hayran, o da kendisine.

Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 107)Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 107)
Muhammed Işık 
09 Tem 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

Feminist kadınların çoğu kürtaja karşıydı: kürtajı kadınların sorunlarına bir çözüm değil, sorumsuz erkeklere davetiye çıkarmak olarak görüyorlardı. Fakat ( 20. ) yüzyılın dönümünden sonra doğum kontrolünü savunan feministler çoğaldı.

Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Gisela Bock, Avrupa Tarihinde Kadınlar)Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Gisela Bock, Avrupa Tarihinde Kadınlar)
Muhammed Işık 
16 Haz 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

Aslında "Batı" dediğimiz Avrupa merkezli kategori, özcü, cevheri bir veri olmayıp tarih içerisinde oluşmuştur ve bu oluşum, Çin, Hint ve İslam kültürlerine çok şey borçludur.

Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 45)Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 45)
Muhammed Işık 
24 Haz 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

Aime Cesaire'nin haklı olarak dediği gibi Hitler eğer aynı soykırımı Araplara veya Afrikalılara yapmış olsaydı, Avrupa'dan belki de Napolyon kadar " normal" bir kahraman diye iltifat görecekti. Ama Hitler'in tek suçu, soykırımı Avrupa'da ve özellikle Yahudilere karşı uygulamış olmasıydı.

Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 111)Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 111)
Muhammed Işık 
19 Haz 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

Efsaneden gerçeğe giden yolun modern çağdaki adı, İsrail oldu. Öte yandan biz ise taş gibi Osmanlı gerçeğimizi efsanelere gömdük; üzerine " taşlar " yığarak unutulmaya terk ettik. İsrail kaybolmuş ve unutulmuş olan İbraniceyi diriltirken, biz yaşayan dilimizi susturduk.

Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 95)Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 95)
Muhammed Işık 
17 Haz 2015, Kitabı okudu, 7/10 puan

Dönemin kültürel, bilimsel ve teknolojik başarılarının yanı sıra dini hoşgörüsüzlük, siyasi cehalet, kölelik ile servet ve statüde muazzam eşitsizlikler söz konusuydu. Buna " Rönesans'ın karanlık yanı" denilmiştir.

Jerry Brotton

Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 74)Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı, Mustafa Armağan (Sayfa 74)