• 25 Ağustos 1922 – Cuma: İsmet Paşa saat 12.00’de ordulara ve Kocaeli Grubu’na genel taarruzun emrini yollar.

    26 Ağustos 1922 – Saat 03.30: Başkomutan, Fevzi Paşa, İsmet Paşa ve karargâhlarının savaş kademeleri atlara binerler ve ağır ağır Kocatepe’ye çıkarlar.

    26 Ağustos 1922 – Saat 05.30: Batarya komutanları ateş emrini verir. 20 dakika süren bu cehennem ateşi yerini 10 dakika sürecek imha ateşine bırakır.

    26 Ağustos 1922 – Saat 09.00’da 23. Tümen Belentepe’yi ele geçirir.

    Asıl taarruz yerinin Afyon güneyi olduğu belli olmuştur. Yunan cephesinden ‘dalga dalga ölüme yürüyen Türkler karşısında askerlerin zorlukla tutunduğu’ haberleri bildirilmeye başlanmıştır.

    26 Ağustos 1922 – Saat 14.00: Birinci ve İkinci Yunan Kolordularının İzmir ile ulaşım ve haberleşmesi kesilir.

    Öğle üzeri destek Yunan kuvvetlerinin de savaşa dâhil olmasıyla, savaş dengelenmiştir. Ancak Türk Süvari Kolordusu, düşmanın cephe gerisine sarkmayı başarır. Öğleden sonra Kocatepe’de hava gerginleşmiş, hız kesilmiş, cephe hala yarılamamıştır. Yunanlılar bazı yerleri geri almaya başlamışlardır. Albay İzzettin Bey, 15. Tümen Komutanı Yarbay Naci Bey’den Tınaztepe’de kaybettikleri yerleri bu gece geri almasını ister.

    Paşalar gece çadırlı ordugâha dönerler. Mustafa Kemal Paşa, Mahmut Bey ve yaverlerine, “Yunanlılar iyi dövüşüyorlar, iyi dövüştükleri için de mahvolacaklar. Çünkü savaşmakla hata ettiler, Bugün Dumlupınar’a çekilseler belki kurtulurlardı. Yarmak için gerekli bütün kritik yerler elimizde. Yarın bu iş biter.” der. Bu sıralarda 15. Tümen Tınaztepe’de kaybettiği yerleri geri almıştır.

    27 Ağustos 1922 – Albay İzzettin Bey iki tümen komutanıyla buluşur ve bugün cephenin ne pahasına olursa olsun yarılacağını bildirir.

    27 Ağustos 1922 – Saat 04.00: 8. Tümen süngü hücumu ile ilk Yunan mevzilerine girer. 04.30’da Kurtkaya direnek merkezini ele geçirir.

    27 Ağustos 1922 – Saat 06.00: Erkmen Tepesi düşürülür. Birinci Kolordu tümenleri cepheyi yarmak için birbirleriyle yarışır vaziyettedirler.

    Albay Reşat Bey, Çiğiltepe’yi Başkomutan’a söz verdiği sürede alamadığı için intihar eder.

    27 Ağustos 1922 – Saat 13.00: 15. Tümen Sincanlı Ovası’na varır, cephe yarılmıştır.

    27 Ağustos 1922 – Saat 14.00: 23. Tümen Komutanı, Kolordu’ya şu raporu gönderir: “Sinirköy’deyim. Gazi Başkomutanımızı cephede görmediğinden bahseden Hacianesti’nin Sincanlı Ovası’nı dolduran perişan birliklerinin kaçışını seyrediyorum.”

    Yunan cephesinin sağ kesimi boş kalmıştır, tümenlerin geri çekilmesi için 2. Ordu’nun sol yanının ilerlemesi gerekiyordur. Ancak 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, cephenin bu kadar kolay yarıldığına inanmadığı için durumu kabullenemiyordur. Yakup Şevki Paşa’nın cevabı İsmet Paşa’yı kızdırır. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, “Kolay var, hareket emrini doğrudan birlik komutanlarına ver, Yakup Şevki Paşa ordusunun peşine takılsın.” der.

    27 Ağustos 1922 – Saat 17.30: 8. Tümen’den bir alay Afyon’a girer.

    27 Ağustos 1922 – Akşam: Başkomutan, Genelkurmay Başkanı, Cephe Komutanı, 1. Ordu Komutanı ve karargâhları, Afyon’a gelirler.

    28 Ağustos 1922 – Sabah: 23. Tümen, 4. Yunan Tümeni’ni baskına uğratır. General Dimaras ertesi gün yanında kalan 500 kadar askerle General Trikupis’e sığınır.

    29 Ağustos 1922 – Sabah: Albay İzzettin Bey’in kolordusunun bütün tümenleri, Frangos kuvvetlerini yakalamak için harekete hazırlanırlar.

    23. Tümen, Frangos kuvvetleri ile Trikupis birliklerinin arasına girerek birleşmelerini engeller.

    Güneyden Dördüncü Kolordu, kuzeyden Süvari Kolordusu, doğudan 2. Ordu birlikleri Trikupis ve Digenis kuvvetlerini kuşatmaya başlarlar.

    23. Tümen’in Trikupis kuvvetlerinin yolunun kestiği haberi karargâha gece yarısından sonra gelir. Mustafa Kemal Paşa, Yunanlıların çember içine alındığının anlaşılması üzerine, hızı ve kararlılığı sağlamak için 1. Ordu karargâhına gitmeye karar verir, Fevzi Paşa’dan da Süvari Kolordusu ve 2. Ordu’ya gitmesini ve gerekli emirleri vermesini rica eder. İsmet Paşa, Afyon’da kalıp genel durumu yönetecektir.

    Mustafa Kemal Paşa, 1. Ordu ve Dördüncü Kolordu Komutanları ile beraber, 11.Tümen savaş idare yeri olan Karatepe’ye hareket eder.

    30 Ağustos 1922 – Saat 13.30: Türkler, Yunanlıların çevresini tamamen kuşatırlar. Saat 16.00’da Türk topçularının faaliyetleri doruğa çıkar. Saat 18.30’da bütün Yunan topçuları susturulmuştur.

    Güneş Murat Dağı’nın ardında kaybolurken Mustafa Kemal Paşa, siperin içinde ayağa kalkarak bağırır: “Hacianesti! Nerdesin? Gel de ordularını kurtar!”

    Emperyalistlerin donattığı, emperyalizmin yönlendirdiği Yunan ordusu ezilmiştir.

    Falih Rıfkı Atay, 30 Ağustos zaferi için şöyle yazar: “Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batının pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.”
  • (LÜTFEN OKUYUNUZ!!)

    Eşref idama mahkûm edilmişti. İlçenin varlıklı ailelerinden Memduh Ağa ve eşi Latife Hanımı evlerinin önünde, hunharca öldürmek suçundan yargılaması devam ediyordu.

    ****

    İzmir’in şirin ilçesi Tire’de kaymakamlık binası yakınlarında gece zil zurna sarhoş olduktan sonra, bağırarak sokakta dolaşan Eşref’in hallerinden rahatsız olan müderris Memduh Ağa kendisine ikazda bulunması üzerine sinirlenen Eşref sert mukabelede bulunmuş ve kısa sürede tartışma alevlenmişti. Karşılıklı hakaretler yerini silah seslerine bırakmış, üç beş el silah sesi duyulduktan sonra karı koca çift oracıkta can vermişti. Cinayeti duyan halk, Eşref’i linç etmek üzereyken aklıselim tebligat memuru Mehmet Bey’in müdahalesi sonucu Eşref’i ölümden zor kurtarmıştı. Eşref suçluymuş. En azından tanıklar ve savcı böyle söylüyordu.

    Tire sakin bir kasabaydı. Yılda tek tük mahkemelik vaka görülür, onlarda genelde basit tarla kavgası, senin hayvanların benim tarlama girdi, mahsulüm zarar gördü şeklinde olur ve kıs süre içerisinde orta yol bulunurdu. Zaten bu kavgalar -aslında büyük bir aile sayılan Tire’liler- için yeterince onur kırıcı olduğu için mahkeme uzamaz, kısa sürede barışırlar ve mahkeme heyetini yazışma zahmetinden kurtarırlardı.

    Ama nasıl olduysa böyle büyük bir adli olay yaşanmıştı. Hem de genç yaşlarında iki beden toprak olmuştu ve gerisinde körpecik, gözü yaşlı iki sabi bırakmıştı.

    Tüm kasaba bu olayla çalkalanıyordu. Halk ayaklanmıştı ve Eşref’in cansız bedenini görmek için sabırsızlanıyorlardı. Her yerde idam idam sesleri yükseliyordu.

    O vakte kadar tarlasından başka bir şeyle uğraşmayan, geçen yaz birlikte yaşadığı annesini de kaybettikten sonra iyice yalnızlığa ve içine gömülen, akşamları sadece tarlasında bulunan armut ağacından topladığı armutları yemek için ahşap evinin balkonunda gözüken Eşref’in, nasıl olurda böyle bir cinayeti işlediğine kimse akıl sır erdiremiyordu.

    Kasabada bir süredir aslında huzur bozulmuştu. Yeni kaymakam geldikten sonra rüşvet ve adam kayırmacılık ayyuka çıkmıştı. Lakin aklı başında kasabanın ileri gelenleri olan bitenlerden kaymakamı sorumlu tutsalarda, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü kaymakam hakkında birisi suçlamada bulunacak olsa hemen ağır vergi cezalarıyla karşılaşıyor, bazen ellerinden tarlaların alındığı dahi vaki oluyordu. Kasabalı gizli bir mukavele imzalamış gibiydi. Sanki her şey yolunda gidiyormuş gibi kimse ağzında baklayı ıslak tutamıyordu. Bu düzensizlik ve bozukluk bir nevi kasabanın yeni düzeni olmuştu ve bundan nemalananlar da vardı tabii ki.

    Eşref almış olduğu ağır darbeler sonucu ciddi bir travma yaşamıştı. Kasabanın dahiliye hekimine muayene olmuş, o da kendisinin bir müddet dinlenmesini ve üzerine çok gidilmemesini, birkaç hafta gözetim altında yatarak tedavi görmesi gerektiğini salık vermişti.

    Kasabalı buna dahi müsaade edilmesine anlam veremiyordu. İdam edilmesi gerek olan adam nasıl olurda tedavi görebilirdi. Onlara göre tez elden meydanda darağacına çekilmeliydi. Çekilmeliydi ki ibret olsundu yaptıkları herkese. İşte Tireli; haksızlığa karşı çok acımasız ve suçlunun derhal cezasını çektiğini göstermeliydi cümle âleme. Mecmuaların, gazetelerin manşetlerinden de verilmeliydi yaşananlar.

    Kaymakam Hilmi Bey bu yaşananlardan son derece rahatsız olmuştu. Kendisinin gelişinden sonra arkasından ileri geri münakaşalar yaşanması, bir takım dedikodular çıkması üzerine böylesine sevimsiz bir hadisenin cereyan etmesi kendisini sürekli düşüncelere müptela etmişti. Ona göre suçlu belliydi. Suçu sabitti. Derhal cezasını çekmeli ve bu olay, yeterince çalkalanan kasabalının gündeminden uzaklaşmalı tekrar bir an önce hayat normal seyrine dönmeliydi.

    Kasabada ahalinin ikisi bir araya gelse, bir türlü anlam veremedikleri cinayet mevzusu konuşuluyordu. İki haftadır kasabada herkes Eşref’le yatıp Eşref’le kalkıyorlardı. Hepsi zihinlerinde yargılıyor. Çoğu da ne kadar saf ve temiz olursa olsun bir an önce idam edilmesi yönünde kanaat belirtiyordu.

    Aradan geçen üç haftanın sonunda Eşref artık sağlığına kavuşmuştu. Kendisine sorulan suallere cevap verebilecek seviyede gelişme göstermişti. Kendisine ne zaman adam öldürmek ile ilgili sual sorulacak olsa her defasında hayretler içerisinde kalıyor ve hiçbir şey hatırlamadığını söylüyordu. Sonunda mahkeme heyeti kuruldu. Davacı yakınları ve savcı yerini almıştı. Bu kez mahkeme heyetinin, görgü tanıklarının ve avukatın huzurunda aynı soru ile karşı karşıya kalmıştı Eşref.

    - Neden öldürdün? Ne istiyordun zavallı adam ve karısından?

    Yine aynı ton ve metanetle cevabını bu kez biraz daha gür bir şekilde verdi Eşref.

    - Ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Kimseyi öldürmedim ben hakim bey.

    Verilen bu cevap mahkeme heyetini tatmin etmemişti. Çünkü tanıklar öyle söylemiyordu. Kasabanın ileri gelenlerden sarraf Ziya Bey ile kasabanın en büyük çiftliğinin sahibi Kemal Ağa olaya şahit olduklarını Memduh Ağa ile eşi Latife hanımı, belindeki tabancayı çıkartıp vuranı gözleriyle gördüklerini bunun ise Eşref’ten başka kimsenin olamayacağını söylüyorlardı. Mahkeme heyetinin ise çeşmenin başından gördüklerini söyledikleri mesafenin çok uzak olması ve akşam karanlığının çökmeye başladığı saatler olmasından ötürü biraz tereddüt etmesi üzerine tanıklara doğru,

    - “Bakın arkadaşlar burada bir hayat söz konusu, gördüğünüze gerçekten inanıyor ve bunun Eşref olduğuna kesin kanaat getiriyorsanız kararınızı verin, yoksa bir adamı işlemediği bir suçtan ötürü cezalandırmanın vebali altına sokmayın bizleri.”

    Şeklinde kısa bir hatırlatma da bulunması üzerine ikisi de ağız birliği etmişçesine aynı anda

    - “Siz bizi erkenden bunak yaptınız hakim bey. Bizim gördüğümüz kesinlikle Eşref idi “dediler.

    Bunun üzerine ağır ceza reisi yanlarında bulunan hâkimlerle kısa bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra kararlarını açıklamak üzere, mahkeme salonunda yükselmekte olan gürültüyü bastırarak.

    - “Susun. Susun. Sessizlik. Davalı ve davacı vekilleri ile sanığın görüşleri alınmıştır. Tanıkların beyanları suçun yapılış olma biçimi göz önünde bulundurulduğunda davalı Ahmet oğlu Eşref KÖROĞLU’nun idam edilmesine mahkeme heyetimiz tarafından oybirliği ile karar verilmiştir. “

    Verilen bu karar üzerine Eşref derin iç çekti. Gözleri fal taşı gibi büyüdü. Tüm benliği derin bir hüzne gark oldu. Lakin her zaman kendisinde görülen metanetinin bu karar karşısında bile bozulmaması ahali içinde ikileşme göstermişti. Artık bazı kasabalılar Eşref’in suçu işlememiş olabileceğini söylemeye başlamıştı bile.

    Eşref’in almış olduğu bu ceza kasaba içinde adeta bir milat olmuştu. Köy kıraathanesinde toplanan kalabalık Eşref’i konuşuyordu.

    “Eşref kendi halinde, geçimli, kimseyle derdi olmayan bir gariban. “

    “Bu suçu işlemiş olamaz.”

    “Eşref melek gibi bir insandır neden bir adam öldürsün ki?”

    “O kurban gitti.”

    “Kendim kadar eminim Eşref değildir öldüren.”

    Benzeri konuşmalar önce köy kahvesinden sonra tüm şehirde konuşulmaya başladı.

    Halkın sindirilmiş ve korkutulmuş oldukları, düşüncelerini açıklayamaz oldukları halleri, adeta yırtılan bir kumaş parçası gibi, sökük patladıkça arkası geliyordu. Halk artık bildiğini söylemeye, doğruları haykırmaya, kendisine zorda, ağırda gelecek olsa gerçekleri söylemeye başlamıştı.

    Beklenen gün geldi çattı. Eşref'in idamı belediyenin ceza ve tevkif evinin avlusunda kurulan darağacında gerçekleştirilecekti. İdamı izlemek için büyük bir kalabalık toplanmıştı. Aslında daha fazla izlemek isteyen vardı ama cezaevinin müdürü daha fazlasına izin vermemişti. Eşref'e idam sehpasına çıkmadan önce son söyleyeceği var mı diye soruldu. Eşref kendinden emin ve son derece rahat bir tavırla,

    -"Ben suçsuzum" dedi.

    O anda tüm kalabalıkta herkesi şaşırtan bir şekilde,

    "Eşref suçsuzdur. Eşref suçsuzdur" nidaları yeri göğü inletecek bir şekilde çıkmaya başladı
    .
    O esnada idamı gerçekleştirmekten sorumlu cezaevi müdürü ile kaymakam göz göze geldi. Kaymakam gözleri ile müdüre;

    “Hadi bitirsene şu işi. Ne uzatıyorsun” manasında kaş göz işaretlerinde bulundu.

    Kaymakam bey başından beri bu işin uzatılmadan ve dedikodu oluşulmasına mahal verilmeden sonlandırılması kanaatindeydi.

    Cezaevi müdürü Hayati bey verilen kaş göz işaretini emir telakki ederek, hemen cellatın yanına ilişti ve kolundan sarsarak,

    -"Ne diye halka bakıp duruyorsun. Çıkartsana şunu sehpaya. Bitir hemen şu işi" deyiverdi.

    Bunun üzerine cellat Mümin, Eşrefi sehpaya çıkarttı. Kendisi de açıkçası biraz isteksiz gözüküyordu. Oysaki işini -az dahi olsa- büyük bir olgunlukla ve cesaretle yapmıştı şimdiye kadar Mümin. Ama bu sefer eli ve ayakları geri geri gidiyordu. İsteksizce de olsa Eşref'i sehpaya çıkardı, boynuna ilmeği uzattı. Müminin ilmeği geçirmesine gerek kalmadan, Eşref meşhum bir tavırla boynunu ilmeği kendisi geçirdi ve Mümin'e doğru,

    -"Hadi bitir vazifeni" dedi.

    İlmek boynundan geçtikten sonra Eşref başını göğe doğru kaldırdı ve kısık bir sesle,

    -"Allah'ım sen her şeyi şüphesiz eksiksiz gören ve işitensin" dedi ve o ana kadar bütün sakinliğini, metanetini koruyan Eşref'in boğazı düğümlendi ve bir çift gözyaşı usulca süzülüverdi yanaklarından. Orada bekleyen kalabalıkla göz göze gelen Eşref'in artık kendisi lehine atılan tezahüratları ve sevgi nidalarını duymuyor, sadece büyük bir kalabalığın hep birden haykırdığını sanıyordu. Son kez halkla bakıştı ve gözlerinde huzurla gidiyorum manasına gelebilecek tarzda tatlı bir tebessüm oluştu Eşref'in yüzünde. Adeta ölümü gülerek karşılıyordu. Eşref içinden o esnada başlamış olduğu kelime-i şahadeti bitirdikten sonra

    "Allah!” nidasıyla birlikte ayağının altından sehpa kayıverdi.

    Eşref'in ayağının atından sehpa çekilmesiyle avluyu kaplayan asırlık koca çınardan kuşlarını kanatlanıp gökyüzüne doğru çırpınması aynı anda oluvermişti.

    O esnaya kadar sürekli bir şekilde Eşref'i destekler mahiyette sloganlar atan kalabalık derin bir sessizliğe bürünmüştü. Sanki son anda birisinin çıkıp,

    "Durun! Durun! Eşref suçlu değildir. O cinayeti Eşref işlememiştir." diyeceğini bekliyorlar gibiydi. Böyle bir şey olmadı. Gündüz saatleri olmasına rağmen, bulutlar toplanmaya başlamış, adeta güneşi arkalarına gizlemiş ve ışık saçmasına müsaade etmiyor gibi bir görüntü vardı gökyüzünde.

    Kalabalıkta biriken öfke dinmek bilmiyordu. Şimdiye kadar her türlü zorbalık karşısında suskun kalan halk, artık birdenbire sanki kılık değiştirmiş gibi, içinde hiçbir şey saklamıyor ve her defasında doğru bildiklerini ne pahasına olursa olsun söylemekten vazgeçmiyordu.

    Evlerine ve işlerinin başına dönen vatandaşlar birbirleri arasında hep Eşref'i konuşur olmuşlardı. Neden Eşref aralarından gitti diye kafa yormaya, Eşref'in başına gelen durumun yarın bir gün kendilerine de gelip gelmeyeceğini düşünüyor ve bir çıkış yolu arıyorlardı. Artık zulüm ve korku perdesi yırtılmıştı.

    İlk önce bakkal Mehmet Efendinin araları bir süredir husumetli olan ve kendisinin de çıkarının olduğu tarla davasında Seyis Gazanfer'in, kaymakamlık çalışanı Sefer bey ile yaşadıkları tartışmada Gazanfer'in kendisini yalancı tanık olarak kullandığını itiraf etmesiyle başladı.

    Herkes doğru bildiklerini artık korkmadan açıklamaya başlamıştı. Çorap söküğü gibi devam ediyordu itiraflar. Zafer efendi Reşit beyi gammazlıyor, Reşit beyde olayda Ertan'ında mesuliyeti olduğunu söylüyor, Ertan kuyruğuna basılmış kedi gibi o da kendisine yapılan haksızlıkları açıklamaya başlıyordu. Bu acı itiraflar iki hafta boyunca sürdü. Bu itiraflardan en çok kasabanın ileri gelenleri ile kaymakam bey rahatsız olmuşa benziyordu. Sonrasında beklenmedik esrarengiz bir gelişme yaşandı.

    Kasabanın zenginlerinden olan cinayetin görgü tanıklarından olduğunu söyleyen, çiftlik sahibi Kemal Ağa, kasabada büyük bir çiftlik oluşturmak, burada yapacağı tahsilatla yurt dışına büyük ihracat yapma niyetindeydi. Bu işin ortakları da sarraf Ziya Bey ile kaymakam Hilmi Bey idi. Ama bu duruma engel olan bi kişi vardı. O kişide tarlasını satmak istemeyen Memduh ağadan başkası değildi. Ne yapıp ettiyseler Memduh ağayı fikrinden vazgeçirememişlerdi. Kasabada tüm hakimiyeti ellerinde tutan Kaymakam ile Ziya Bey ve Kemal Ağa kafa kafaya verip sinsi planlarını yapmışlardı. Memduh ağayı saf dışı bırakmak için plan hazırdı. Her gün aynı saatte evine giden Eşrefi yol üzerindeyken, bu aralar mahsülünü satamadığı için çok zor zamanlar geçiren 25 yaşlarında, son derece soğuk kanlı olan müflis tüccar Remzi’den 250 lira karşılığında Memduh Ağa ve Latife Hanımı öldürdükten sonra silahı olay yerinde bırakıp kimselere gözükmeden sıvışacak, gerisini oradan geçmekte olan, Eşref’in üzerine yıkarak kendileri halledeceklerdi. Ziya Bey ile Kemal Ağa tanık olarak, Eşref'in öldürdüğünü söyleyecek, zaten bir süredir kendileri ne derse koşulsuz itaat eden kasabalı bu konuda da hiç bir fikir beyan edemeyeceklerdi. Gelinen noktada kendisinin de büyük zarar görmesi nedeniyle iş ortaklığı bozulan Ziya Bey ile Kemal Ağa arasında bir süredir baş gösteren huzursuzluk ve çatırdamalar yerini herkesi şaşkına çevirecek olan itiraflara bırakmıştı. Merhamet sahibi olan Ziya Bey o ana kadar içinde saklamış olduğu sırrını daha fazla tutamadı ve vicdanın yenik düşerek olayı açığa vurdu.

    Ortaklar Kemal Ağa ile kaymakam Hulusi beyin cinayeti birlikte tasarladıklarını ve Eşref'in suçsuz olduğunu itiraf etti. Sonrasında derhal mahkeme kuruldu ve Kemal Ağa ile Hulusi Beyin suçlu olduklarına karar verdiler ve cinayeti tasarlamak ve azmettirmek suçundan ikisi de 20’şer yıl ağır ceza hapsine mahkum oldu. Gerçeklerin ortaya çıkmasında itirafçı olan Ziya Beyin suçunda indirime gidilmiş, olayın aydınlatılmasına sebep olduğu için 5 yıl hapis cezasına mahkum olmuştu. Giden can geri gelmiyordu ama Eşref'in ölümü bir çok düzensizliğin, haksızlık ve ahlaksızlığın son bulmasında kilit bir rol oynamıştı. Kaymakam ile Kemal Ağa kasabadan ayrıldıktan sonra kasabalı tekrar eski huzurlu günlerine dönmüştü. Kasaba eski sakin hayatına büründükten sonra, tüm Tireli kendilerini Eşref’e karşı mahcup hissetmeye başlamıştı. Eşref artık bir sembol haline gelmişti. Her sene ölüm yıldönümünde Eşref’i mezarı başında anmaya ve kendisini mertlik, dürüstlük ve korkusuzluğun adeta timsali gibi görmeye başlamışlar ve ‘Eşref gibi korkusuz ol’ deyimi dilden dile dolaşır olmuştu.

    (Not: Hikayede geçen yer ve kişiler bir kurgudan ibarettir. Gerçek hayatla hiçbir ilişkisi yoktur :)
    (Eleştirilerinizi bekliyorum :=)

    28 Temmuz 2018 00.25
    29 Temmuz 2018 05.50 (1. düzeltme)
    29 Temmuz 2018 19.40 (2. düzeltme)
  • "YÜZYILIN EN UZUN SÜRECEK TAM AY TUTULMASI 27 Temmuz 2018
    Tutulmanın türlerine göre başlangıç ve bitiş zamanları:

    Parçalı tutulma başlangıcı: 21:24 27 Temmuz 2018
    Tam tutulma başlangıcı: 22:30 27 Temmuz 2018
    Tutulma ortası: 23:22 27 Temmuz 2018
    Tam tutulma bitişi: 00:13 28 Temmuz 2018
    Parçalı tutulma bitişi: 01:19 28 Temmuz 2018

    Husuf namazı: Ay tutulmasından sonra kişinin kendi evinde tek başına kıldığı nafile bir namazdır.
  • Bu cuma tüm işyerlerinin saat 12.00 ile 13.30 arası kapalı olması gerekiyor
    Her Alman, Adolf Hitler'in Reichstag önünden yapacağı konuşmayı radyodan dinlemekle yükümlü.
  • Yetişemediğim yerden uzanmaya çalışıyorum sana ve bu yüzden karmakarışık bir hal alıyor uzaklığım
  • Altı yaşımdayken kaybettiğim emziğimi hatırlıyorum da seni ne zaman kaybettiğimi
    Bilmiyorum sevgilim