Türkiye yaralarını ancak ilişkiyle onarabilir. Bir sorumluluk ahlakıyla. Aslolanın ilişki olduğunu, diyalog olduğunu tekrar ederek. Öteki ile birlikte acı çekmenin, insanın içini kanatacak kadar zor ahlakıyla.
... Muhtaç olduğumuz kudret, insanın asil yaratılışında mevcuttur.
Ahlak, bugün Türkiye'nin en büyük meselesi... Siyaset ve Ticaret, öteden beri bu ülkede ahlakın mumla arandığı yerler olagelmiştir. Bürokrasi, hizmet etmesi gereken toplumu değil sadece zümrevi çıkarlarına gözeterek ahlaksızlığa davetiye çıkarır.
... İnsanı genlerin tesirinde "bencil" bir organizma olarak gören biyolojik akımlar olsun, onun tek derdinin hazzın peşi sıra gitmek olduğunu söyleyen psikolojik akımlar olsun, günahı meşhurlaştırmaktan öte bir işlev görmüyor. Bize düşen, insanın içinde açıklanmayı bekleyen meleği açığa çıkarmak. Zaten beynine yazılı olan ahlakı, içinde bekleyen erdemli kişi fâş (açığa vurma) etmek.
Çağdaş toplumlarda insan güç, prestij, zenginlik ve zevk arıyor. Bunun sonucunda zalimlik, tamahkarlık, kabalık veya yalancılık gibi ahlaki zaaflar kolayca akla uyduruluyor. Diyoruz ki öfke, rekabet, kıskançlık Öyle Hemen kontrol edilmesi gereken duygular değil. Onları serbestçe yaşamamız sağlığımız açısından yararlı. Bunları doğal ve ifade edilebilir duygular olarak görmek bizi rahatlatıyor. Bu rasyonalizasyon, suçluluk duygumuzun sesini kısıyor. Bizi Başka insanlara zarar veriyor olmanın kişisel sorumluluğundan kurtarıyor. Mesela Japonya'da nüfus yoğunluğu ABD'den katbekat fazla, ancak Japonlar her bireyin öfkesini kontrol edebileceğine inandıkları için bu ülkede şiddet ABD'ye nispetle çok daha düşük, insanlar güdülerini denetleyebileceklerine inanırlarsa öyle yapıyorlar.
O halde İyi İnsan, Bırak kendine acımayı ve yaşadığın dünyadan sızlanmayı! Sen, Zalimler arasında yer almayı seçmediğin için zaten mükafatını almış değil misin?