...,bana heykeli göstermişti . Ve bu yüzde ne garez ne de özlem olduğunu, bu yüzdeki her şeyin kül olup silindiğini, bu yüzün her şeyi bildiğini ve hiçbir şey istemediğini söylemişti; ne cezalandırmak ne bağışlamak, hiçbir şey, hiç ama hiçbir şey. Böyle olmak lazım, demişti heykelin önünde. Bu, insanın nihai kusursuzluğuymuş; bu kutsal kayıtsızlık, bu mutlak yalnızlık, bu acıya ve sevince sağırlık. Aynen böyle söylemişti...
Ne mi hissediyordum? Kaderimden sorumlu olduğumu. Her şeyin bana bağlı olduğunu. İnsan armudun pişip ağzına düşmesini bekleyemez; kendi hayatından da, insan ilişkilerinden de...
... Bir aydınlanma yaşamadım. Fakat güçlü ve net bir ses bana pratikte bunun böyle süremeyeceğini, artık hiçbir şeyin anlamı kalmadığını, bu durumun küçük düşürücü, zalimce, insanlık dışı olduğunu söyledi. Bir şeyleri değiştirmeli, bir mucize yaratmalıydım. Hayatta böyle baş döndürücü anlar vardır, insan birdenbire her şeyi daha net görür; o ana dek bunu yapamayacak kadar korkak ya da zayıfken, o anda kendi gücünü, imkânlarını sezer ve bilir. Bunlar, hayatın değiştiği anlardır. Böyle bir şey habersiz gelir; tıpkı ölüm ya da din değiştirme gibi.
Tüylerim diken diken olmuştu, üşüyordum.
Bahçeye baktım ve gözlerim yaşlarla doldu...