Tuğba Dk, bir alıntı ekledi.
Dün 11:24 · Kitabı okuyor

Meteor Yağmurları
Yılın belli günlerinde (gecelerinde) olan meteor yağmurlarının sayısı 70’in üzerindedir. Bunlar arasında en çok “kayan yıldız” görülen bazıları şunlardır:
Kuadrantidler 1-5 Ocak
Liridler 15-28 Nisan
Eta Akuaridler 19 Nisan-28 Mayıs
Perseidler 17 Temmuz-24 Ağustos
Orionidler 2 Ekim-7 Kasım
Leonidler 14-21 Kasım
Geminidler 12-16 Aralık

50 Soruda Evren, Çağlar Sunay50 Soruda Evren, Çağlar Sunay

Prof. Dr Ahmet ŞİMŞİRGİL

Asrın ihanetinin analizi!

Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir.



Nitekim 1983’de tekrar meydanlara çıktığında artık cübbe ve sarıklı bir vaiz yoktu. Bambaşka bir F.G. vardı. Özellikle okul ve medya ile ‘ağ cemaati’ yapılanmasına geçti. Hemen her vilayette okulları, ışık evleri ve yurtları öyle hızlı gelişiyordu ki takip edebilmek neredeyse mümkün değildi. Yurtlarında ve evlerinde sadece Said Nursi’nin kitapları okutuluyordu. Öyle ki gençlere “Kuran-ı Kerim değil risaleler okunsun” derlerdi. Bu itibarla diğer nurcu kolları da önceleri mesafeli durdukları F.G’ye kısa sürede ısınacaklardır. 1986 da Zaman gazetesi yayın hayatına başladı. 1990 yılına geldiğinde artık alt yapı tamamlanmış bulunuyordu. Bundan sonra hizmet kartopu gibi büyüyecekti.

Gürcistan ve Azerbaycan’la başlayan dış geziler kısa sürede yerini hizmet alanları ile doldurmaya başlayacaktı. Büyük seferberlik başlamıştı. Yabancı ülkelerde ticari şirketler, okullar ve üniversiteler süratle birbirini kovalamaya başladı. İlk olarak Orta Asya’nın pek çok ülkesinde okullar açıldı. Bunları üniversiteler izledi. 1992 yılında Kazakistan’a giden Gülen’in taraftarları iki yıl içinde 29 lise açtılar. Dört yıl sonra da Süleyman Demirel Üniversitesi faaliyete geçti. 1992 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kazak lider Nursultan Nazarbayev’e tavsiye mektubu yazmasından sonra F.G’yi izleyenler bu ülkede daha rahat çalışma olanağı buldular.

Ardından Gülen’in okulları Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başladı. Okul açılmayan ülke kalmamış gibiydi. Gülen hareketi, eğitim alanında artık küresel bir oyuncu konumuna geldi. Bu okullarda yerel nüfusun en yetenekli ve zeki çocukları kendilerine yer buluyorlardı. Üstelik okulları yüksek ücretli olup bedeli ülkedeki ekonomik şartlara göre belirleniyordu.

Nasıl oluyordu bu? Her tarafta okul açılmasına imkan veren sihirli değnek kimdi? Adlarını iftiharla andıkları iki isim aslında bütün soru işaretlerini çözüyor gibiydi. İshak Alaton ve Üzeyir Garih çilingir vazifesi görmekte idiler. Bu büyük ilişkinin sırrı ne idi? Yahudi iş adamları Gülen’in okullarının bütün dünyaya yayılması için neden bu kadar gayretle hizmet veriyorlardı?

Üzeyir Garih, doksanlı yıllarda, Hürriyet Gazetesi’ne vermiş olduğu röportajda yurt dışı okulları için büyük destekler, maddi yardımlar yaptığını belirtirken Gülen cemaatini öve öve bitirememişti. Aslında onun ölümündeki sır perdesini de yeniden aralamakta fayda vardır.

1991 yılında Mihail Gorbaçov’un Glasnostu (açıklık politikası) ile Gülen’in okul faaliyetleri tam da denk düşmüştü. Gülenciler bir taraftan süratle Türk Cumhuriyetlerinde okullar açarlarken bir taraftan da Türk Cumhuriyetlerinden gelen çocukları kabul ediyorlardı.

Öyle ki sonraki bir beş -on sene içerisinde CIA raporlarında “Amerika, F.G. sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” denecekti.

Zira Gülencilerin götürdüğü İslam’ı kimse anlamıyordu. Dışa açılımın üzerinden birkaç sene geçtiğinde Gülen’in hareketinin CIA’nın tam kontrolünde olduğu Rusya ve Özbekistan’ın bu okullara karşı aldığı tavırdan da anlaşılacaktı.

Gülen gurubu sırasıyla 1980 ihtilali sonrasındaki Cunta Hükümeti ve ardından Özal’lı yıllar da gayet hızlı ve rahat bir şekilde faaliyetlerini yürütmüştü. Sağ ya da sol bütün hükümetler ile tam bir uyum içerisindeydi. Fakat 90’ların sonlarına doğru, 28 Şubat’ın yaşandığı yıllarda Erbakan Hükümeti ile bir türlü anlaşamadı. Refahyol Hükümeti’nin yıkılmasında önemli rol oynadı. Bu sırada 28 Şubat darbecileri kendisine karşı mıydı o da anlaşılamadı.

Şurası muhakkak ki 28 Şubat cuntası özellikle İslam karşıtlığı ile özdeşleşmişti. Bu bağlamda cuntacılar Gülen’in de üzerine yürürken beklenmeyen bir tepkiyle karşılaştılar. Bu tepki Bülent Ecevit ile Koç gurubundan gelmişti. Gülen bu hizmetinin semeresi olarak akabinde kurulan Ecevit Hükümeti zamanında, Meclise kontenjandan 7-8 Milletvekili yerleştirecektir.

Gülen aynı yıllarda İslam aleminde en fazla tartışmalara sebep olacak uygulamaları da başlatacaktır. Bunların en mühimi Abant toplantılarıdır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere önemli sayıda gazeteciler bu toplantılara katılacaktır. Gülen’in ilk Abant toplantısına gönderdiği şu mesajı her şeyi ifade etmekteydi. Burada Gülen:

“Vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslam’ı tehlikeli ve milli birliğe zarar verici buluyorum” diyerek 1428 yıllık İslam’ın özüne, aslına düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

Daha sonra Gülen’in Papa ile diyaloğu uzun süre gündemi meşgul edecekti.

Zira Gülen’in Papa’ya yazdığı mektubu çok çarpıcıydı. Gülen, 10 Şubat 1998 tarihli Zaman gazetesinde yer alan mektubun başlarında maksadını şöyle ifade etmekteydi:

“Pek muhterem Papa Cenapları.

Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinlerarası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik.

İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır…”

Gülen açık bir biçimde o güne kadar yaşananlardan Müslümanların sorumlu olduğunu ve kendisinin de papalık konseyinin bir parçası olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Yani bu ifadeler diyalog denilen olayın aslında İslam’ı yok etme girişiminin projesi olduğunun dünyaya haykırışı idi. Fakat Müslümanların artık gözleri bunları görecek durumda değildi.

Bütün bu faaliyetleriyle Gülen tam tartışılmaya ve belki Müslümanların gözünden düşmeye başladığı sıralarda Amerika’ya çekilmesi projenin yeni safhasının başlangıcı olacaktı. Hakkında davalar açılmış ve sanki darbecilerden kaçmış süsü verilmişti. Bundan sonra ki faaliyetleri artık izlenemez hale gelecekti. Artık o bir kahramandı(!). Sadece Pensilvanya’ya gidenlerin ülkeye haberler getirdikleri bir azizdi(!).

Aslında 28 Şubat bunlar için mi düzenlenmişti araştırılmalıdır. Zira FETÖ’cülerin dışında devletin yanında olan devletine sahip çıkan tüm cemaatler ezilmişti. Bilhassa devletle hiçbir zaman derdi olmamış, devletin her zaman yanında durmuş İhlas cemaatinin ezilmesinin ardında bunların bulunması meseleyi aydınlatmaktaydı. İhlas Finans’ın içine hem sızmışlar hem de belini doğrultamayacak bir darbe indirmişlerdi. Esat Coşan Hoca’ya ve Mahmut Ünlü Hoca’nın damadına yapılanlar da 28 Şubat’ın tokadını kimin yediğini gösteriyordu.

Evet 28 Şubat darbesi sadece birine dokunmamıştı. O da çok geçmeden belki tam iç yüzü bilinmek üzere iken kahraman edilmek için yurt dışına alındı. Artık korumacılarının elindeydi. 12 Eylül’de nasıl bulunamadı ise bu defa da asıl yuvasına çekilmişti.

Diğer taraftan 28 Şubat cuntasının ortaya çıkardığı siyasi iktidar, ülkeyi iki senede batırdı. Belki de tarihinde ilk kez esnaf sokaklara döküldü. Artık bu selin önüne geçilemezdi.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin iktidara yürüyeceği belliydi. Ancak Erdoğan hapisteydi. Hapisteki liderin partisi iktidara yürümüş ama o partisinin başında değil. Bu durum gitgide kendisini kahraman yapacaktı. Onu yıpratabilmek için bu gidişin önüne geçmek lazımdı.

Müthiş bir senaryo ile Erdoğan’ı hapisten çıkarıp Siirt’te seçimleri iptal ettirip partinin başına yani Başbakanlığa taşıdılar. Acaba bu sırada bu işin içinde bulunanlar şöyle bir talepte bulunmuşlar mıydı? Yola F.G. ile devam edeceksin veya F.G’nin hizmetlerine dokunmayacaksın. Ben bundan eminim. İleride bu konuda sayın Recep Tayyib Erdoğan’ın hatıralarının çok önemli olacağını ve her şeyi aydınlatacağını düşünmekteyim.

Yine şuna adım gibi eminim ki sayın Recep Tayyip Erdoğan F.G’yi o gün mimlemişti. Ancak kime güvenecekti? Kim kendinden, kim ondan yana bilmek anlamak mümkün müydü? Bunun için zamana ihtiyaç vardı. 28 Şubatçı kadrolar ile Gülen’in kadrolarını aynı elin oynattığını anlamak elbette kolay değildi. Bu sebeple sayın Erdoğan’da Fatih Sultan Mehmed gibi; “Yapacaklarımı sakalımdaki kıllardan biri bilse koparıp atarım” anlayışının hakim olduğunu düşünmekteyim.

Ak Parti’nin iktidara yürüyüşünden itibaren ise artık cemaat bambaşka bir şekil alacaktı. Üçüncü on yıla giriliyordu. Bu dönemi kendileri için dünyaya hakim olma devresi olarak addedeceklerdi.

28 Şubat’tan bunalan millet ezici bir çoğunlukla Ak Parti’yi iktidara taşırken sanki başarı Gülencilerin imiş gibi bir hava yayıldı. Bütün faaliyetlerine hız kazandırıldı. Dinlerarası diyalog çalışmaları en üst raddeye çıkarıldı. Bütün dünyada hahamlar, papazlar imamlar beraber koro halinde şarkılar, ilahiler seslendiriyorlardı. İşadamları turizm gezileri gibi okullarına taşınıyor döndüklerinde gözyaşları ile Hizmet hareketini ve başarılarını anlatıyor gönüllü dailik (propagandist) hizmetleri veriyorlardı. Türkiye’nin her kesiminden paralar bu terör örgütüne akar hale getirilmişti. Öyle ki Bülent Arınç, “devletin yapamadığını Hocaefendi yapıyor” diyerek tam destek olurken içyüzlerini araştırmak aklına gelmiyor ve daha beş yıl önce Milli Görüşe yönelik yıkıcı darbesini unutmuş görünüyordu.

Bu örgütün iç yüzünü anlatanlar bir anda herhangi bir suçla içeri alınıyor veya itibarsızlaştırılıyordu. Kıymetli dostum rahmetli Mehmet Oruç Bey (ölümü şüpheli), Yümni Sezen ve yine rahmetli Aytunç Altındal (ölümü şüpheli) bunlardandır.

Öte yandan 1983’de başlayan özel okul, yurt, dersane faaliyetleri 20 yılını doldurmuş bulunuyordu. Her yerde her meslekte bunların adamları vardı. Şimdi artık yurt içinde özel üniversiteler, ihtisas liseleri açılıyordu. Devletin bütün kadroları bunlarla dolmaya başlamıştı.

Bu ihanet şebekesinin gençleri kendilerine nasıl bu kadar bağlı kıldıkları bugün insanların zihnini en fazla kurcalayan bir sorudur. Oysa 1985’lerden beri sınavlarda soru vermek suretiyle en önemli yerlere adam yerleştirenler bu adamları asla boş bırakmıyordu. Bunlardan soru alarak imtihanı kazananlar artık bunların gönüllü neferi olmaktaydılar. Mankurtlaştıklarının farkına varamıyorlardı. Kendilerini dünyayı fethe çıkmış cihangirler gibi görmekte idiler. Ana babalar ise Müslüman bir cemaatin yani hocaefendinin kanatları altında diyerek kendilerini tatmin etmekte idiler. Öyle ki 2005-2012 yılları arasında bütün sınavların şaibeli olması neyin göstergesi idi. Ayrıca İslam’ı dünyaya yaydıklarını zanneden bu dailerin en basit dini kurallardan dahi haberleri yoktu. Tam bir din cahili idiler.

Bu arada diyalog tuzakları da hız kesmeden devam ediyor ve artık açık açık yürütülüyordu.

Diyanetten sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın hezeyanları artık manşetlerdeydi. Diyalogun teorisyenlerinden olan bu adam “Kur’an-ı kerim tarihseldir, yüzde kırkı değiştirilmeli veya çıkarılmalıdır”, demişti. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci seçimde ilk bu adamı yemesine dikkat olunmalıdır. Onlara cevap vermesi gereken ilahiyatçılar ise emir alabilmek üniversitelerde rektör dekan olabilmek için Pensilvanya’ya selam durmaya gidiyorlardı. İlahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım Zaman gazetesindeki bir makalesinde İsa aleyhisselamı şahsı manevi olarak tanımlayıp F.G.’nin şahsında ortaya çıkacağına kadar iddia etmişti.

Ancak sihirli hizmet kelimesi nasıl bir şey ise, bütün ihanetlerin üstünü örtüyordu. Neye hizmet olduğuna hiç dikkat eden yoktu.

Mesela, dünyadaki hiçbir okulunda mescid olmaması neyin işaretiydi? Anadolu’nun karın tokluğuna hizmet sevdasıyla yola çıkan havarileri namazlarını nerede kılıyorlardı? Neden gösteremiyorlardı? Hani diyalog ve hoşgörü vardı? Hoşgörü denen şey sadece Hıristiyanlara mı yönelikti?

Kurbanların kesilmediği dile getiriliyor bunu herkes biliyor fakat yine de bütün kurbanlar oraya akıyordu. Milletin yıllarca oraya kestirdiği veya kestirdiğini zannettiği kurbanlarını şimdi bir kere daha düşünmesi gerekecekti.

Yine 2003 yılından itibaren önce “Yabancılar Türkçe Yarışması” ve daha sonra “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” denilen yarışmalar başlatılacaktı. 4. Türkçe Olimpiyatlarının finalinde “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” mesajıyla “Bütün müminler kardeştir” düsturu yıkılacaktı.

Hizmetin görüntüsünü yansıtan bu yarışmalarda dünyanın her yerinden kız ve erkek öğrencilerin şarkılarını millete gözyaşları içinde izlettirmeye başlamışlardı. Belki de ömründe bir kere şarkı türkü dinlemek için salonlara gitmemiş insanlar, Türkçe şarkı söyleyenler İsrailli, Amerikalı, Gürcistanlı olunca zevkten kendinden geçer olmuşlardı. Final bölümünde en önde oturan Bülent Arınç Moldovyalı kız şarkı söylerken gözünden yaşlar gelirdi. Ertesi gün talebelerime bu konuyu ifade ederken:

“Be adam elin Moldovyalısını ne dinleyip ağlıyorsun? Git Yıldız Tilbe’yi dinle de ağla, hiç olmazsa Yıldız Tilbe bizden biri” derdim. Söylediği şarkıdan başka tek kelime Türkçe bilmeyen bu gençler, nedense bizim insanımızı ağlatmaya yetiyordu. Sanki hafız-ı kurra dinliyor gibi vecde geliyorlardı.

Bu müzik işi o hale getirilecek ti ki Peygamber efendimizin doğum gününü C.başkanı Abdullah Gül’ün katılımıyla Mevlit Kantat Promiyerine dönüştürülecekti. Bu prömiyerin ne olduğunu hala milletimizden kimse anlamış değil. Demirel’in “işte çağdaş Türkiye” dediği günleri hatırlatıyordu. Dinimize ve kandil günlerine ağır bir darbe olan Kutlu Doğum haftasını çıkaranların ardında bunların ve akıl hocalarının da yabancı bilim adamları olduğu artık idrak edilmelidir.

Nihayet sıra camilere müdahaleye gelmişti.

Hutbelerde “Allah indinde tek din İslamiyet’tir” ayetine okunma yasağı getirildi.

Camiler sıralarla doldurulmaya başlandı. Sanki Türkiye bir haftada kötürüm olmuştu. Camiler kiliseleştirilmeye başlanmıştı.

Diyanet İşleri Başkanı’nın değişmesi ve Mehmet Görmez Bey’in bazı uygulamaları bunları yavaşlattı.

16 Nisan 2005 yılında 2.5 milyon basılan Ailem gazetesinde F.G’ye ait çok çarpıcı ifadeler yer aldı. Burada iman esasları üçe düşürülürken bir taraftan da imanda şek ve şüphe olmaz kaidesi yıkılıyordu. Şöyle ki:

“İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet “veya” adalettir” (Prizma, 2 /162).

İnsanlar neden görmüyordu? Neden anlamıyordu? İmanın şartlarında “veya” denilebilir miydi?

Bu arada siyaseten 2007 yılından itibaren yeni darbe planlarını açığa çıkarma adı altında ortalığa toza dumana boğmuşlardı. Cambaza bak misali halkı bu korku ve endişelerle oyalarken hizmet ve önemli yerlere sızma faaliyetlerini başarıyla yürüttüler.

Yıl 2011. Faaliyet müddeti 30 yıl. Artık gücün zirvesine geldiklerinin bilincindeydiler. Son kaleleri de alacak ve nihai darbeyi indireceklerdi. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkındaydı. Yeni seçim dönemim ustalık dönemim olacak diyordu.

Hangi konuda ustalıktı. Herhalde kimse anlamıyordu. Millet, devlet idaresi zannediliyordu. Oysa Erdoğan, 2010 yılında Mit’in başına Hakan Fidan Bey’i getirmişti. Bu bana göre tarihin dönüm noktası idi. Bu konuda en ağır tepkiyi neden Cemaat ortaya koydu acaba. Ayrıca her vesile ile onu neden itibarsızlaştırmak istediler, düşünün.

Şayet o gelmese Tayyib Bey başka türlü ortadan kaldırılacaktı.

Tayyib Bey bu cephenin 30 yılın sonunda artık ülkeyi bitirme, teslim alma savaşına girişeceklerini biliyor muydu?

Tahmin ediyorum farkındaydı. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinde bu gurubu mecliste önemli ölçüde budadı. Bu durum hoşlarına gitmemişti.

2011 yılı Paralel örgütün Başbakan ile tamamen yollarını ayıracağı çok önemli bir olaya şahitlik edecekti. Ancak hadise bambaşka bir mecradaydı. Futbolda şike davası. Konu Fenerbahçe olunca yer yerinden oynamıştı. Türkiye’de ilk kez bir büyük kumpas sergileniyordu. Ortalık toz duman oldu. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı. Futbol fanatikliği yüzünden hiç kimse olayın gerisindeki gücü sezemedi. Ancak şike konusunda mecliste yeni bir kanun çıkarıldığında zaman gazetesinin önemli yazarları kendilerini ele verdiler. “Eskiden iyi bir başbakanımız vardı diyeceğiz” ve “Küçük rica yüzünden büyük ricayı kırdın” diyerek Erdoğan’la yollarının ayrıldığını açıkça deklare ettiler. Bir cemaatin şike kanunu ile bu kadar ne ilgisi olabilirdi? Çıldırmaları, ileride kullanabilecekleri bir büyük camiayı (Fenerbahçe taraftarları) ele geçirememekten mi kaynaklanıyordu? Şurası muhakkak ki artık yollar ayrılmıştı.

Nitekim Başbakan, 2012 yılı Türkçe Olimpiyatlarında F.G’yi ülkeye davet ettiğinde paralelci yazarlar neredeyse kudurmuşlardı. Bu davet hiç hoşlarına gitmemişti. F.G. bu davete karşılık Türkiye’yi emin ve güvenilir olmayan bir ülke olarak lanse etti. Emin ve güvenilir ülke hangisiydi(!). Ayrıca, “bir kısım kazanımların hafazanallah kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse gitmem” diyordu. Türkiye’ye gelmekle hangi kazanımlarını kaybedecekti acaba?

Öte yandan bu büyük ihanet çetesi, ele geçirdiği kadrolar, bulunduğu konum ve arkasında duran gücün kuvvetinden emin olarak, bütün milletin gözü önünde inkar edilemez operasyonlarını başlattı. Gezi olayları 17 ve 25 Aralık darbeleri. Paralel örgüt bütün bu ihanet girişimlerini yürütüyor fakat yazılı, görüntülü ve sosyal medya yandaşlarıyla hadiseleri sulandırmayı da başarıyordu.

Cumhurbaşkanı da artık kartını sonuna kadar açmıştı. “Bu bir ihanet çetesiydi”. “Paralel devlet girişimiydi” ve “bunlar terörist olup haşhaşiler” idiler.

Türkiye neler olup bittiğini önceleri pek anlamadı. Ancak belki de ilk kez sorgulamaya başlamıştı. Bir tarafta 34 yıldır desteklemekte oldukları bir cemaat bir tarafta 12 yıldır samimiyetinden emin oldukları bir lider. Liderin 12 yıldır yaptıkları meydanda idi. Taraftarları milletti. Fakat cemaat kimin yanındaydı. Belli değildi. Bütün millet ve devlet düşmanları yabancı güçler bu şer örgütün destekçisi idi. Bu durum yavaş yavaş milletin gözünü açmaya yetti.

Aslında Cumhurbaşkanı da yavaş yavaş onları gadaba sürükleyecek ve içindekileri boşalttıracak hamleleri yapmaktaydı. Zira insan kızdığı zaman içinde bulunan kötü duyguları açığa vururmuş.

Nitekim F.G’nin beddua seansı temiz inançlı milleti bu gruptan tamamen soğutacaktı. Zira yıllardır bir kez olsun Orta Doğu’da kan döken zalimleri kınamayanlar, Hristiyan’a, Yahudi’ye, Zerdüşt’e hoşgörü duyanlar sıra Müslümana gelince müthiş bir kin kusmaya başlamıştı. Evlerine ocaklarına ateş salıyordu.

Buna rağmen mankurtlaştırılmış beyinler maalesef yine uyanamadı.

Son yirmi yıldır her vesile ile söylediğim bir cümle vardı benim. Yirmi yıl sonra bu memlekette yerden mantar biter gibi Hristiyan biterse şaşırmayınız. Bu sözümün üzerinden 16 sene geçmiş dört senesi kalmıştı. 2013 yılında Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’na karşı böyle bir savaş açılmamış olsa muhtemelen hadise kendiliğinden gelişecek Türkiye’de sokaklar boyunlarında haçlarla dolaşan gençlerle dolacaktı. Millet ise sokaktaki Türk Hristiyanları gördükçe ve yavruları oraya kaydıkça her gün ölecekti.

Son üç yıldır bu sözümü destekleyecek doneler de ortaya çıkmıştı. Nitekim artık şöyle söylüyordum.

“Altı sene önce bunların bağlılarına, sizler ileride ev ev gezip HDP’ye oy toplayacaksınız desem beni ne yaparlardı, diye sorduğumda Linç ederlerdi diyenlere buyurun işte durum son üç seneyi değerlendirin”.

Netice de bu ülke için II. Abdülhamid darbesi gibi bir darbeyi, sağduyulu bu millete en ağır hezimeti yaşatmayı ve bir anlamda ülkeyi işgal ettirmeyi planladılar. Bu ülke için düşünülen plandan belki darbecilerin yüzde sekseni bile haberdar değildi. Onlar samimi bir ihtilal yaptıklarını zannediyorlardı. Aynen II. Abdülhamid Han gittikten sonra başını taşa vuranlar ve dövünenler gibi olacaklardı.

Allah korusun başarılı olsalar bu defa millet de devlet de kalmayacaktı. Zira bu yeni bir yüz yılın darbesiydi. Türk milleti için yok oluşun darbesiydi. Her şey müthiş planlanmıştı. Senaryo diyenler hiç şüpheniz olmasın ya onların adamlarıdır. Ya da her devirde olduğu gibi safdil ve ahmak kimselerdir. Bunlar darbe olunca hataları sıralarlar olmayınca da, senaryo diyerek basitleştirmeye kalkarlar. Sanki her darbenin mutlak başarılı olması gerekiyormuş gibi. Osmanlıda gerçekleşen darbeleri biliriz. Peki ya gerçekleşmeyenler! Neden ve nasıl önlendiler acaba?

Osmanlıda Sancağı şerifin meydana çıkarıldığı hangi darbe başarılı oldu bir araştırınız. Sancağı şerifin meydana çıkarılması milletin meydana davet edilmesiydi. Milletin meydana çıktığı hiçbir darbe sonuca ulaşmadı. Darbeciler hepsinde ya sindirildi veya idam olundu.

Gezi olayları sırasında “halkın yüzde ellisini zor tutuyorum” diyen Cumhurbaşkanı aslında millete “hazır ol” mesajını vermişti. Millet son üç yıldır teyakkuzda idi. Ancak darbelerden yıllardır çeken Türk halkı yüzde elli iki değil neredeyse yüzde doksan elbirliği gönül birliği ederek darbeye dur diyecekti.

Bu durum Türk milletine yeniden hayatiyet vermiştir. Batının köleliğinden kurtaracak bir darbedir. İyi değerlendirilmesi bataklığın tam kurutulması gerekir.

Evet plan kusursuzdu. 36 yıldır yapılan çalışmaların sonuna gelinmişti. İslam dünyasına sadece Türkiye’yi değil tüm dünya Müslümanlarını güdecek kukla bir halifenin gelmesi yakındı. Dünya beşten büyük diyen adamın dili kesilecekti.

Bir şeyi hesaplamıyorlardı.

O adam Allah’a ve milletine güveniyordu. Gücünü ve kudretini oradan aldığını her fırsatta ilan ediyordu.

“İnsanlara güveneni Cenabı Hak insanlara bırakır. Kendine güvenenleri yanına alır”.

Bir kişi ki yardımcısı Allah ola

Var kıyas eyle ki ol ne şah ola!

Evet Pensilvanya’ya Amerika’ya CIA’ya ve daha nicelerine güvenenleri Cenabı Hak onlara bıraktı. Kendine güveneni yanına aldı. Beklenmeyen basit gelişmeler yaşandı. Samuel Eto’o’nun adını taşıyan vakfın 10’uncu yıl kutlaması kapsamında Messi, Neymar, Suarez, Maradona, Hazard, Iniesta, Drogba ve Arda Turan’dan oluşacak dünya karması ile Türkiye karması, 16 Temmuz’da Antalya Arena’da maç yapacaktı. Cumhurbaşkanı 15 Temmuz gecesi galaya neden gelmedi? Orada da özel darbe birliği var mıydı? Birtakım başka basit sebepler darbeci ihanet şebekesini erken harekete geçirtti. Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle de kılpayı kurtuldu. Cenabı Hak Erdoğan’a, milleti meydanlara davet etme imkanını verdi. Onun daveti Osmanlıda sancak-ı şerifin meydana çıkarılması gibi oldu.

Millet, hizmet diyenlerin 36 yıldır kulluğu kime yaptıklarını, bunlara verdiği paraların kendi göğsüne kurşun olarak geri döndüğünü, İslam’a, bayrağa, ezana, vatana, millete ihaneti en acı bir biçimde yaşadı. Meclis binası dahil devletinin kalbi konumundaki müesseselerin bombaladığını dehşet dolu gözlerle izledi. Gölbaşı’nda Özel Harekat Daire Başkanlığındaki kahraman vatan evlatlarına acımasızca bomba yağdırıldığına yaşlı gözlerle inanamadan şahitlik etti. Gözyaşları kana döndü. Bütün bunlar, yıllardır dost bildikleri hain adamlar tarafından gerçekleştiriliyordu.

Fakat o necip millet de, bu ihanete kayıtsız kalmadı. Liderinin daveti üzerine sadece bayrağını kaparak dilinde Allah nidaları ile meydanlara sokaklara döküldü. Göğsünü topa, tanka, kurşuna siper ederek bir anlamda 36 yılın diyetini ödedi.

Milletin bu darbesi, kuklaları yok ettiği gibi yüz yıldır kukla oynatıcıları da açığa çıkardı. Bu itibarla devletimiz yeniden güçlü günlere yelken açabilecektir. Bunu için milletimizin birlik ve dirliği, istikameti için önemli adımlar atılmalı maşa, kukla ve hain üreten bataklıklar kurutulmalıdır.

Bu da en mühim olarak eğitimden geçmektedir. Bu milletin varlığı iki şeye bağlıdır. Millilik ve doğru İslamiyet. Yani Müslüman milletimize İslamiyet’in doğru öğretilmesi. Zira bin seneden beri Müslüman milletimize ve devletimize Ehl-i sünnet itikadı denilen inanış sahiplerinden asla bir ihanet ve ayaklanma sadır olmamıştır. Doğru yoldan çıkınca artık millilikte bozulmakta vatanını milletini bayrağını rahatça satabilmektedir. Son olay bunun en açık göstergesi olmuştur.

Zira kökü dışarda mezhepsiz, radikal (Abduh, Afgani benzeri kişiler) ve ılımlı İslam (F.G. ve avanesi) denilen bozguncu tipler her zaman kullanılmaya açık olmuşlardır.

Oysa örnek şahsiyetlerimiz Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Akşemseddin, Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Veli, Aziz Mahmud Hüdayi gibi mutasavvıflarımız Alparslan, Çağrı Bey, Bilge Kağan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni, II. Abdülhamid Han gibi hakanlarımızı gençlerimize öğretmek eminim onları bu vatanın, bayrağın, ezanın, milletin, dinin gerçek sevdalısı kılacaktır.

Bu itibarla devletimiz, milliliğe büyük önem vermeli ikincisi de 1100 yıllık mensubu bulunduğumuz dinimizin gençlerimize en iyi şekilde öğretilebilmesi için gereken adımları atmalıdır. Yeni din, yeni yorum diyenler her zaman bozguncular olmuştur. Bunlar Yunus Emre’nin;

Peygamber yerine geçen hocalar

Bu halkın başına zahmetli oldu

Özdeyişine uygun olarak halka ve millete hep zahmet vermişlerdir

Rahmetli Erol Güngör 1978’de:

“ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu.

Tarih şuurunun ne kadar önemli olduğunu ünlü mütefekkirimizin bu ifadeleri yansıtmıyor mu? Gençlerimize tarih şuurunu ve model tarihi şahsiyetlerini de en doğru bir şekilde öğretmek devletimizin vazifesi olmalıdır.

Cenabı Hak ülkemizi ve milletimizi bir büyük, belki tarihin en büyük fitne ve belasından ve peşinden gelecek yabancı tasallutundan, işgalinden muhafaza eyledi.

Millete de ders çıkarmayı, ibret almayı, birlik ve beraberliğini muhafaza etmeyi nasip eylesin.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Toplumu değiştiren şekillendiren yazınsal ürünler
BBC Kültür, farklı ülkelerden yazarlara başvurarak kuşaktan kuşağa aktarılan, kıtaları aşan ve toplumu değiştiren hikâyeleri seçmelerini istedi.
Nisan ayında yapılan ankette yazarlar, insanların düşüncelerini şekillendirdiği ve tarihi etkilediğini düşündükleri beş hikâye seçti. 35 ülkeden 108 yazar, akademisyen, gazeteci, eleştirmen ve çevirmenin sunduğu listenin ilk 100'e giren eserleri belirlendi.
Bunlardan 40'ı;
1. Odysseia (Homeros, MÖ 8. yy)
2. Tom Amca'nın Kulübesi (Harriet Beecher Stowe, 1852)
3. Frankenstein (Mary Shelley, 1818)
4. 1984 (George Orwell, 1949)
5. Parçalanma (Chinua Achebe, 1958)
6. Binbir Gece Masalları (çeşitli yazarlar, 8-18. yy)
7. Don Kişot (Miguel de Cervantes, 1605-1615)
8. Hamlet (William Shakespeare, 1603)
9. Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel García Márquez, 1967)
10. İlyada (Homeros, MÖ 8. yüzyıl)
11. Sevilen (Toni Morrison, 1987)
12. İlahi Komedya (Dante Alighieri, 1308-1320)
13. Romeo ve Juliet (William Shakespeare, 1597)
14. Gılgamış Destanı (yazarı bilinmiyor, MÖ 22-10. yy)
15. Harry Potter (JK Rowling, 1997-2007)
16. Damızlık Kızın Öyküsü (Margaret Atwood, 1985)
17. Ulysses (James Joyce, 1922)
18. Hayvan Çiftliği (George Orwell, 1945)
19. Jane Eyre (Charlotte Brontë, 1847)
20. Madam Bovary (Gustave Flaubert, 1856)
21. Üç Krallığın Hikayesi (Luo Guanzhong, 1321-1323)
22. Batı'ya Yolculuk (Wu Cheng'en, 1592)
23. Suç ve Ceza (Fyodor Dostoyevksy, 1866)
24. Gurur ve Önyargı (Jane Austen, 1813)
25. Su Kenarı (Shi Nai'an, 1589)
26. Savaş ve Barış (Leo Tolstoy, 1865-1867)
27. Bülbülü Öldürmek (Harper Lee, 1960)
28. Geniş, Geniş Bir Deniz (Jean Rhys, 1966)
29. Ezop Masalları (Ezop, MÖ 620-560)
30. Candide (Voltaire, 1759)
31. Medea (Euripides, MÖ 431)
32. Mahabharata (Vyasa, MÖ 4. yy)
33. Kral Lear (William Shakespeare, 1608)
34. Genji'nin Hikayesi (Murasaki Shikibu, 1021 öncesi)
35. Genç Werther'in Acıları (Johann Wolfgang von Goethe, 1774)
36. Dava (Franz Kafka, 1925)
37. Kayıp Zamanın İzinde (Marcel Proust, 1913-1927)
38. Uğultulu Tepeler (Emily Brontë, 1847)
39. Görülmeyen Adam (Ralph Ellison, 1952)
40. Moby-Dick (Herman Melville, 1851)

Dünyayı biçimlendiren 100 hikaye (40'tan sonrası da eklendi)
BBC Kültür, farklı ülkelerden yazarlara başvurarak kuşaktan kuşağa aktarılan, kıtaları aşan ve toplumu değiştiren hikâyeleri seçmelerini istedi.

Nisan ayında yapılan ankette yazarlar, insanların düşüncelerini şekillendirdiği ve tarihi etkilediğini düşündükleri beş hikâye seçti. 35 ülkeden 108 yazar, akademisyen, gazeteci, eleştirmen ve çevirmenin sunduğu listenin ilk 100'e giren eserleri belirlendi. Bu liste, kimileri artık konuşulmayan 33 farklı dilden roman, şiir, masal ve oyun içeriyordu. İşte listedekiler:

1. Odysseia (Homeros, MÖ 8. yy)

2. Tom Amca'nın Kulübesi (Harriet Beecher Stowe, 1852)

3. Frankenstein (Mary Shelley, 1818)

4. 1984 (George Orwell, 1949)

5. Parçalanma (Chinua Achebe, 1958)

6. Binbir Gece Masalları (çeşitli yazarlar, 8-18. yy)

7. Don Kişot (Miguel de Cervantes, 1605-1615)

8. Hamlet (William Shakespeare, 1603)

9. Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel García Márquez, 1967)

10. İlyada (Homeros, MÖ 8. yüzyıl)

11. Sevilen (Toni Morrison, 1987)

12. İlahi Komedya (Dante Alighieri, 1308-1320)

13. Romeo ve Juliet (William Shakespeare, 1597)

14. Gılgamış Destanı (yazarı bilinmiyor, MÖ 22-10. yy)

15. Harry Potter (JK Rowling, 1997-2007)

16. Damızlık Kızın Öyküsü (Margaret Atwood, 1985)

17. Ulysses (James Joyce, 1922)

18. Hayvan Çiftliği (George Orwell, 1945)

19. Jane Eyre (Charlotte Brontë, 1847)

20. Madam Bovary (Gustave Flaubert, 1856)

21. Üç Krallığın Hikayesi (Luo Guanzhong, 1321-1323)

22. Batı'ya Yolculuk (Wu Cheng'en, 1592)

23. Suç ve Ceza (Fyodor Dostoyevksy, 1866)

24. Gurur ve Önyargı (Jane Austen, 1813)

25. Su Kenarı (Shi Nai'an, 1589)

26. Savaş ve Barış (Leo Tolstoy, 1865-1867)

27. Bülbülü Öldürmek (Harper Lee, 1960)

28. Geniş, Geniş Bir Deniz (Jean Rhys, 1966)

29. Ezop Masalları (Ezop, MÖ 620-560)

30. Candide (Voltaire, 1759)

31. Medea (Euripides, MÖ 431)

32. Mahabharata (Vyasa, MÖ 4. yy)

33. Kral Lear (William Shakespeare, 1608)

34. Genji'nin Hikayesi (Murasaki Shikibu, 1021 öncesi)

35. Genç Werther'in Acıları (Johann Wolfgang von Goethe, 1774)

36. Dava (Franz Kafka, 1925)

37. Kayıp Zamanın İzinde (Marcel Proust, 1913-1927)

38. Uğultulu Tepeler (Emily Brontë, 1847)

39. Görülmeyen Adam (Ralph Ellison, 1952)

40. Moby-Dick (Herman Melville, 1851)

Kaynak: http://www.bbc.com/turkce/vert-cul-44211996
Devamı...
41. Their Eyes Were Watching God (Zora Neale Hurston, 1937)
42. To the Lighthouse (Virginia Woolf, 1927)
43. The True Story of Ah Q (Lu Xun, 1921-1922)
44. Alice's Adventures in Wonderland (Lewis Carroll, 1865)
45. Anna Karenina (Leo Tolstoy, 1873-1877)
46. Heart of Darkness (Joseph Conrad, 1899)
47. Monkey Grip (Helen Garner, 1977)
48. Mrs Dalloway (Virginia Woolf, 1925)
49. Oedipus the King (Sophocles, 429 BC)
50. The Metamorphosis (Franz Kafka, 1915)
51. The Oresteia (Aeschylus, 5th Century BC)
52. Cinderella (unknown author and date)
53. Howl (Allen Ginsberg, 1956)
54. Les Misérables (Victor Hugo, 1862)
55. Middlemarch (George Eliot, 1871-1872)
56. Pedro Páramo (Juan Rulfo, 1955)
57. The Butterfly Lovers (folk story, various versions)
58. The Canterbury Tales (Geoffrey Chaucer, 1387)
59. The Panchatantra (attributed to Vishnu Sharma, circa 300 BC)
60. The Posthumous Memoirs of Bras Cubas (Joaquim Maria Machado de Assis, 1881)
61. The Prime of Miss Jean Brodie (Muriel Spark, 1961)
62. The Ragged-Trousered Philanthropists (Robert Tressell, 1914)
63. Song of Lawino (Okot p'Bitek, 1966)
64. The Golden Notebook (Doris Lessing, 1962)
65. Midnight's Children (Salman Rushdie, 1981)
66. Nervous Conditions (Tsitsi Dangarembga, 1988)
67. The Little Prince (Antoine de Saint-Exupéry, 1943)
68. The Master and Margarita (Mikhail Bulgakov, 1967)
69. The Ramayana (attributed to Valmiki, 11th Century BC)
70. Antigone (Sophocles, c 441 BC)
71. Dracula (Bram Stoker, 1897)
72. The Left Hand of Darkness (Ursula K Le Guin, 1969)
73. A Christmas Carol (Charles Dickens, 1843)
74. América (Raúl Otero Reiche, 1980)
75. Before the Law (Franz Kafka, 1915)
76. Children of Gebelawi (Naguib Mahfouz, 1967)
77. Il Canzoniere (Petrarch, 1374)
78. Kebra Nagast (various authors, 1322)
79. Little Women (Louisa May Alcott, 1868-1869)
80. Metamorphoses (Ovid, 8 AD)
81. Omeros (Derek Walcott, 1990)
82. One Day in the Life of Ivan Denisovich (Aleksandr Solzhenitsyn, 1962)
83. Orlando (Virginia Woolf, 1928)
84. Rainbow Serpent (Aboriginal Australian story cycle, date unknown)
85. Revolutionary Road (Richard Yates, 1961)
86. Robinson Crusoe (Daniel Defoe, 1719)
87. Song of Myself (Walt Whitman, 1855)
88. The Adventures of Huckleberry Finn (Mark Twain, 1884)
89. The Adventures of Tom Sawyer (Mark Twain, 1876)
90. The Aleph (Jorge Luis Borges, 1945)
91. The Eloquent Peasant (ancient Egyptian folk story, circa 2000 BC)
92. The Emperor's New Clothes (Hans Christian Andersen, 1837)
93. The Jungle (Upton Sinclair, 1906)
94. The Khamriyyat (Abu Nuwas, late 8th-early 9th Century)
95. The Radetzky March (Joseph Roth, 1932)
96. The Raven (Edgar Allan Poe, 1845)
97. The Satanic Verses (Salman Rushdie, 1988)
98. The Secret History (Donna Tartt, 1992)
99. The Snowy Day (Ezra Jack Keats, 1962)
100. Toba Tek Singh (Saadat Hasan Manto, 1955)
Orjinal dilindeki kaynak: http://www.bbc.com/...hat-shaped-the-world

ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
Belki de yaşadıkları kasvetli derin duygular olmasaydı, böylesine kuvvetli kalemleri, şiddetli söylemleri, sarsıcı duyarlılıkları olmazdı.Dünyaya, acılarını, öfkelerini ,isteklerini, hayal kırıklıklarını şiirsel bir dille haykırarak özgürleştiler, ölümü seçtiler. Kurguladıkları romanlar gibi kendi yaşamlarının sonunu da kendileri belirlediler.
1. Ernest Hemingway
ABD’li ünlü yazar Hemingway ambulans şoförü olarak savaşa katıldı. 1918’de çok yakınına düşen bir top sebebiyle ağır yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyan askerlerinden birisi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Başka bir İtalyan askerini taşırken de bacaklarından yaralandı. Tedavi gördüğü hastanede hemşire Agnes von Kurawsky’e aşık oldu. Evlenmeyi düşündüğü hemşire onu terk etti. 1931 yılında yazarın babası intihar etti.
1944 yılında 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan güçleriyle birlikte savaşta aktif görev aldı. Bu nedenle daha sonra askeri mahkemede yargılandı. Son yıllarında yazarın ruhsal sağlığı kötüye gitti. Eşi Hemingway’i elinde silahla evin mutfağında bulunca hastaneye kaldırdı. Sanatçı kaldırıldığı hastanede elektro şok tedavisi gördü. Hastaneden çıktıktan iki gün sonra 1961’de kendini av silahıyla vurarak hayatına sonlandırdı.
2. Franz Kafka
Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Kafka, ailesinin altı çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölen yazarın 3 kız kardeşi de Nazi’lerin toplama kampında öldüğü düşünülmektedir. Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka babasıyla hiç anlaşamadı ve ona karşı hep nefret duydu. Dönüşüm kitabındaysa böcek olarak tasvir ettiği kişi kendisidir çünkü kendisini babasının gözünde hep böcek kadar değeri olduğunu düşündü.
Yahudi olduğu için Almanlar tarafından, Almanca konuştuğu için de Çekler tarafından sevilmedi. 1917 yılının Ağustos ayında Kafka’nın ağzından kan geldi ve akciğer kanseri teşhisi konuldu. 1918 yılının sonbaharındaysa İspanyol gribine yakalandı ve haftalarca acı çekti. 1924 yılında gırtlağına kadar ilerleyen kanser sebebiyle konuşma yetisini kaybetti. Yemek yerken ve su içerken bile dayanılmaz acılar çekti. Yazar 3 Haziran 1924 yılında kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı.
3-Edgar Allan Poe
ABD’li şair ve yazar Edgar Allan Poe gotik edebiyatın öncülerindendir. 1809 yılında dünyaya geldikten 1 yıl sonra Poe’nun babası evi terk etti. Bir yıl sonra da annesi veremden öldü. Daha sonra Virginia’da bulunan zengin bir tüccar olan John Allen’ın yanına verildi. Virginia Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda yaptığı kumar borcu sebebiyle manevi babasıyla arası açıldı.
1831 yılında Baltimore’da yaşayan halası, kuzeni ve abisinin yanına taşındı. Baltimore’a yerleştikten kısa bir süre sonra, alkolik olan ve ağır hastalıklar geçiren abisi hayatını kaybetti. 1835’te kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1842 yılında karısı Virginia’nın tüberküloz olduğunu öğrenince kendisini tamamen alkole verdi. 1847 Virginia’nın ölümü yazarı iyice yıktı.
Poe, 3 Ekim 1849 yılında ismi Ryan’s Inn olan bir meyhanede kendinden geçmiş bir şekilde bulundu. Hastaneye kaldırıldıktan 4 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde 40 yaşında olan Poe’nun cenazesine sadece 4 kişi katıldı.
3. Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852)
Ukrayna asıllı Rus yazar 1828 yılında Petersburg’a gider. orada geçinemeyince Almanya’ya gitme kararı aldı. Almanya’da da ancak parası bitene kadar kalabilen yazar tekrar Petersburg’a dönerek düşük maaşlı bir işe başladı.
Yazdığı Müfettiş isimli, bürokrasiyle dalga geçtiği eseriyle büyük tepki topladı ve Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. En çok saygı duyduğu ve onun eleştirileri olmadan yazamam dediği Puşkin’in tavsiyesiyle Ölü Canlar romanını yazmaya başladı. Roma’da Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in ölüm haberini aldı. O güne kadar Puşkin’in yorumunu almadan bir şey yazmayan Gogol için bu haber büyük bir yıkım oldu. Gogol Ölü Canlar romanını ve Palto hikayesini yayınlandıktan sonra soylu kesimin tepkisini topladı. Rus insanını aşağılamakla ve halkına ihanetle suçlandı. Bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığını iyice bozdu.
Gogol Ölü Canların ikinci bölümünü de yazdı. Fakat 1852 yılında el yazmalarını ateşe atarak yok etti. Bu olaydan 10 gün sonra da yaşamını yitirdi.
4. Fyodor Dostoyevski
Hasta bir anne ve sarhoş bir babanın çocuğu olan Dostoyevski 11 Kasım 1821 yılında dünyaya geldi. Annesini ölümünden sonra Petersburg’a yerleşen sanatçı daha sonra babasını ölüm haberini aldı. 1846 yılında çıkan ilk kitabı İnsancıklar ve ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan yazarın umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklanarak hapse atıldı. 10 yıl hapiste yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereydi ki, son anda affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmek üzere Sibirya’ya gönderildi.
Cezalarını çektikten bir süre sonra Avrupa seyahatine çıktı. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864) ve Suç ve Ceza (1866) gibi eserlerini yazdı. Sibirya’da evlendiği eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, ciğer kanaması sebebiyle yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü.
5-Yazamamanın Getirdiği Ölüm Hali: Virginia Woolf (1882-1941)
Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Jacob’un Odası, Dalgalar romanlarının da olduğu çok sayıda çalışmaya imza atan Woolf, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kasvet, üretkenlik yoksunluğu gibi nedenlerle ruhsal bunalıma girdi ve 28 Mart 1941’de Ouse Nehri’ne ceplerine taş doldurarak atlayarak ve intihar etti.
6-Ölüm Korkusuna Yenilmek: Cesare Pavese (1908-1950)
Kadınlarla olan sorunlu ilişkisi ve ölüm saplantısı ile tanınan Pavese, yazarlık serüveni boyunca şiir ve romanın yanı sıra Amerikan Edebiyatı’ndan İtalyancaya yaptığı çevirilerle adından söz ettirdi. Mussolini iktidarına karşı yazıları nedeniyle hapis yatan Pavese, 1950 yılında günlüğüne “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye not düşerek Torino’daki bir otel odasında çok sayıda uyku hapı içerek yaşamına son verdi.
7-Dostuna Elveda Ederek Ölüm: Sergei Yesenin (1895-1925
Mayakovski’nin izinden giderek 1917 Ekim Devrimi’nin ateşli savunucuları arasında yer alan Yesenin, Ekim Devrimi ardından rejime yönelik eleştirileri nedeniyle sansüre uğradı. İçkiye olan bağımlılığı ve kadınlarla olan sorunlu ilişkisi nedeniyle psikiyatri tedavisi görmek için bir aylığına akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarılan Yesenin, 27 Aralık 1925’te Moskova’daki İngiltere Oteli’nde odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu:
8-Devrim Yorgunu Bir Şair: Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930)
1917 Ekim Devrimi’nin şairi olarak tanınan Mayakovski, Rus Devrimi’nin sanat alanındaki yansıması olan “Futurizm Akımı”nın öncüllerindendir. Nazım Hikmet’in şiirine de önemli izler bırakan Mayokovski, insanların devrim idealleri karşısındaki inançsızlığı ve umutsuz aşkları nedeniyle 14 Nisan 1930’da Moskova’da intihar etmiştir.
9-Fars Topraklarında Kafka Haleti Ruhiyesi: Sâdık Hidâyet (1903-1951)
İran Edebiyatı’nın “Kafka”sı olarak tanınan Sadık Hidayet, başta Kör Baykuş olmak üzere düz yazı ve kısa hikâyeleriyle tanınır. Yazarlık serüveni boyunca gerek şah yönetimi gerekse Şii ulema tarafından pek sevilmeyen Hidayet’in eserlerinde melankoli, umutsuzluk ve mistisizm hakimdir. Yazar, 23 yıl önce ilk intihar denemesini gerçekleştirdiği Paris’te, 9 Nisan 1951’de yaşadığı dairede havagazını açarak yaşamına son vermiştir.
10-Savaşın Getirdiği Karamsarlık ve Ölüm: Stefan Zweig (1881-1942)
Unutulmaz biyografilerin yazarı olan tanınan Stefan Zweig, hümanist, savaş karşıtı düşünceleriyle II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da adından söz ettirmişti. Zweig, gerek Yahudi kimliği gerekse düşünceleri nedeniyle 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Nazi rejiminin hedeflerinden biri oldu. II. Dünya Savaşı sırasında konferans vermek için gittiği Brezilya’ya yerleşen Zweig; Virginia Woolf, Walter Benjamin gibi II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar ederek hayatına son verdi.
11-Auschwitz’ten Yaralı Bir Yürek: Primo Levi (1919-1987)
Yahudi asıllı İtalyan yazar Primo Levi’nın eserleri, II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist mücadeleye katılması ardından esir düşmesinin ve Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı tutsaklık günlerinin izlerini taşır. Yazarın en önemli kitabı olan “Bunlar da mı insan?”da Levi, Auschwitz’te yaşadıklarını ve “eve dönüş” hikâyesini anlatır. Savaşta yaşadıklarının ardından Tanrı inancını kaybettiğini belirten Levi, 11 Nisan 1987’de 68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar eder.
15-Sıkıştırılmışlığın Getirdiği Ölüm: Walter Benjamin (1892-1940)
20. yüzyılın en önemli düşünce akımlarından Frankfurt Okulu’nun temsilcileri arasında yer alan Walter Benjamin, Marksist kültür anlayışının yanı sıra Yahudi kökenleri nedeniyle Nazi Rejimi’nin hedefi olmuştur. Naziler tarafından Paris’e sürgün edilen Benjamin, Almanların Fransa’yı işgal etmesi ardından Gestopu’nun Paris’teki evini basması üzerine 1940’da İspanya’nın Fransa sınırındaki Portbou kentine kaçmış, burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak yaşamını sona erdirmiştir.
16-Annesinin Kaderinden Kaçan Yazar: Beşir Fuat (1852-1887)
Askerlik kariyerini yarıda bırakarak düşünce dünyasına atılan Beşir Fuat, geç Osmanlı düşünce dünyasının önemli simalarından biridir. Namık Kemal gibi döneminin önemli aydınlarıyla sert polemiklere giren Fuat, Osmanlı’da pozivitizm ve materyalizmin tanıtılmasına önemli katkılarda bulundu. Sinir hastalıklarından mustarip annesinin kaderini paylaşmak istemeyen Fuat, bileklerini keserek intihar etmekle kalmamış, ölümü sırasında hissetiklerini yazıya dökerek tasvir etmiştir.
17. Sylvia Plath (1932-1963)
ABD'li şâir ve yazar Sylvia Plath, kısa ömrü boyunca mental rahatsızlıklarla boğuştu. Davranışları çevresi tarafından irrasyonel ve umursamaz olarak görüldü. Hayatı boyunca antidepresanlar kullanması gerekti.
Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.
1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

18-Nilgün Marmara (1958-1987)
"Hayatın neresinden dönülse kârdır..."
Nilgün Marmara, Türk şiirinin genç ve yetenekli kadın şâirlerindendi. Eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
Listede de yer alan Sylvia Plath üzerine tez yazmıştı ve 13 Ekim 1987'de 29 yaşındayken o da intihar etti.
19-Yaşamın Ucuna Yolculuk Eden Yazar: Tezer Özlü (1943-1986)
Kafka ve Pavese’in izlerini taşıyan eserlerinde genellikle varoluş ve yabancılaşma temalarını işleyen Özlü, Türkiye ve yurt dışındaki yaşamında çeşitli defalar intiharı denemiş ve psikiyatrik tedavi görmüştür. Göğüs kanseri nedeniyle yaşama veda eden Özlü, intiharın kıyısında dolaşan ruh hali ile bilinir. Özlü, bu özeliğini kitaplarına da taşıdığı için bu listede yer almaktadır.
“Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı romanında şöyle der: “Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.

Murat Ç, bir alıntı ekledi.
18 May 21:46 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Padişah Emri Üzerine Hainler Takımının Yaptıkları - 4
İYİ OKUYUN...!!!!

4) 12 Nisan 1920 günü Osmanlı Meclisi, Vahidettin'in yazılı emriyle kapatılır ve tarihe gömülür.

5) 13 Nisan 1920’de ilk olarak Düzce ve Bolu’da isyan çıkar. Bunları ardarda yeni isyanlar izleyecektir.

6) Milli Mücadele ’yi söndürme tutkusu içindeki Damat Ferit 17 Nisan 1920’de Yüksek Komiser Amiral de Robeck’e, 'milliyetçilere karşı Kürtlerin kullanılmasını’ önerir. <<<<------

7) 18 Nisan 1920'de, bir hükümet kararnamesiyle milliyetçilere karşı kullanılmak üzere Kuva-yı İnzibatiye adı verilen silahlı birlik kurulur; aynı gün İstanbul hükümetinin Maarif Nazırı yani Eğitim Bakanı, okul kitaplarında Türk sözcüğünün kullanılmasını yasaklar.

8) 23 Nisan 1920'de, Ankara ’da TBMM’nin açıldığı gün, İstanbul'da da Milli Mücadele liderlerinin yargılanmaları için iki Divan-ı Harp kurulur.

9) 28 Nisan 1920'de, Milli Mücadele 'yi söndürmek için İstanbul'da bir de Umumi Müfettişlik kurulur ve başına, çoktan emekli edilmiş olan saraya bağlı eski bir paşa getirilir. Olup bitenleri izlemekten ve değerlendirmekten aciz paşa ilk iş olarak bir yazıyla TBMM’ni dağıtmamızı isteyecektir!

10) Divan-ı Harp 11 Mayıs 1920'de, benim ve birkaç arkadaşımın idamına hükmeder. Bunu asker ve sivil Milli Mücadele önderleri, komutan ve subayları, hatta Ankara ’nın Din İşleri Bakanı ile hain fetvaya karşı fetva veren gerçek dindar Ankara Müftüsü hakkındaki idam cezaları izleyecek, hepsi Vahidettin tarafından onaylanacaktır.

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 68 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 68 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)
Murat Ç, bir alıntı ekledi.
16 May 15:11 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Vatan Hainlerini Tanımaya Devam Ediyoruz - 12
Yazar ve Nazır Ali Kemal: “Düşmanlar, teşkilat-ı milliyeden bin kere daha iyidir."

(23 Nisan 1920) “(Ankara’dakilerin) Yunanlılara hâlâ meydan okumalarına, çılgınlıktan başka bir sıfat verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken, onlarla muharebeye girişilemez. ” (7 Ağustos 1920) '

“(Kars’ın geri alınması üzerine) Demek ki işlemediğimiz bir hata kalmıştı. Ermenistan’a taarruz ile onu da tamamladık. (...) Ankara yâranı nihayet meram/anna erdiler. Ermenistan'a yürüdüler. Kars’ı işgal ettiler. " (17 Ekim! 11 Kasım 1920)

'Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi (milleti) başardı ki biz başarabilelim?” (6 Şubat 1921)

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 38 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 38 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)

BOTEVGRAD
Sadece 20 şiir yazarak, dünya şiir tarihine geçmek; Hristo Botev

HAYRETTİN FİLİZ 12 Eylül 2016

“Uyandır tek tek her insanda, ey tanrım, gerçek özgürlük sevgisini,

Taksın canını dişine dövüşsün, halkı ezenlere karşı bir savaş ki bu, amansız.

Koma yaban ellerde sönsün yalım yalım yanan taşıdığım bu yürek.

Sesim boşa gitmesin, sesim kalmasın çöllerdeki gibi yankısız ”

Bulgaristan’ın Osmanlı’ya karşı verdiği özgürlük mücadelesinde, kuşkusuz birçok insanın adını anabiliriz. Ancak iki isim var ki ; bu gün Bulgaristan tarihinde anıt isimler olarak saygı görür. Bunlardan biri, Osmanlı Devleti tarafından, 36 yaşında asılarak idam edilen Vasil Levski, diğeri, yine Osmanlı askerlerince, 27 yaşında vurularak öldürülen şair Hristo Botev’dir. Botev’in incecik bir kitap olmasına karşın, çok etkili olan ve sadece 20 şiirden oluşan ,“Pesni i Stihove” (Şarkılar ve Şiirler) adlı tek bir şiir kitabı vardır. Kitap ilk kez basıldığı 1875’ten beri, Bulgarların ezbere bildiği özgürlük dizeleridir ve dünya şiir atlasında da ölümsüz bir yere sahiptir. Bugün Botev ve şiirlerinden söz edeceğiz.

Hristo Botyov Petkov ya da daha çok bilinen adıyla Hristo Botev, Bulgar halkının özgürlük savaşında sembol olmuş bir isimdir. 6 Ocak 1848’de Kalofer’de doğan Botev’in bu yurtsever ve devrimci kimliğinin oluşumunda,1863 yılında, liseyi okumak için öğretmen babasının onu Odesa’ya göndermesi ve orada ki Rus devrimcileriyle tanışmasının büyük etkisi olduğu düşünülüyor. Botev her ne kadar okulunu bitiremese de, 1867 yılında memleketine döner. Ama başka bir Botev gelmiştir geriye. Ağzında, ateşli özgürlük türküleri ve işbirlikçi zengin Bulgarlara nefret duyan bir öfke vardır. Kiril alfabesinin yaratıcısı Kiril ve Metodi Kardeşlerin anma toplantısında zehir gibi bir konuşma yapar. Bu konuşma esaretini kader sanan köylülerince kabul görmez ve Botev, doğduğu topraklarından ayrılarak, Bulgar özgürlürlüğüne inanan kaçak Bulgar devrimcilerinin toplandığı Romanya’ya kaçmak zorunda kalır. Bu zorunlu sürgün onun önüne büyük bir arkadaş ve vazgeçmeyi bilmeyen bir başka devrimciyi çıkarır. Bükreş’te terk edilmiş bir eski değirmende yaşamak zorunda kalan Vasil Levski’yi…

1871 yılına kadar Bulgar devrimcileriyle Romanya’da kalan Botev, bu sürede öğretmenlik yapar. Ama bizi ilgilendiren bir başka şey de bu günlerde kendini gösterir ilk kez. Hristo Botev’in ilk şiirleri, devrimci göçmenlerin çıkardığı, “Emigranti Bulgarskite Na Duma”da yayınlanır. Burada kalmaz; Botev yine seçkin Bulgar yazar ve devrimcileri tarafından çıkarılan “Özgürlük” (Svoboda) gazetesinde çalışmaya başlar. Derginin sorumlusu bir diğer devrim lideri olan Lyuben Karavelov’dur.

Romanya, Osmanlı yönetimine karşı gelecek genel ayaklanma için Bulgar devrimcilerinin hazırlanma yeridir bir çeşit. Vasil Levski’nin başında olduğu “Bulgar Merkezi Devrimci Komitesi “ ve buna bağlı çalışan diğer devrimci komiteler, Romanya’da toplanmış, dönem dönem eylem yaptıkları muazzam bir ağ kurmuşlardır (BCRC) adıyla… Osmanlı Devleti her yerde bu adamları aramaktadır.

Vasil Levski Kimdir? 18 Temmuz 1837’de, Bulgaristan-Karlovo’da doğan Levski, bir süre keşişlik yaptıktan sonra, kendini Bulgaristan’ın kurtuluşu mücadelesine adamış bir devrimcidir. Cesaretinden dolayı Levski (*Aslan gibi) lakabıyla anılmaya başlar. Georgi Sava Rakovski’nin devrimci fikirlerinden etkilenerek 1862’de Bulgaristan’ı terk ederek Sırbistan’da kurulmuş olan Bulgar Gönüllüler Örgütü’ne katılır. Kurtuluş mücadelesini yurtdışından ülke içine taşıyarak Bulgar ulusal hareketinde yeni bir evreyi başlatmasıyla bilinir. Bulgaristan’a döndükten sonra, ülkeyi dolaşarak gizli devrim komiteleri oluşturur. Bulgar bağımsızlık hareketinin dış merkezi olan Bükreş’te Lyuben Karavelov’la birlikte 1869’da Bulgar Merkezi Devrimci Komitesi’ni kuran Levski; Bulgaristan’da bu komiteye bağlı kişi ve hücrelerden de bir ağ oluşturur. 1872’de Bulgaristan’a görevle gizlice gidişlerinden birinde, Osmanlı postasına yönelik bir soygundan sonra ortaya çıkarılan örgütüyle birlikte yakalanır. Özel bir mahkemede yargılanır ve asılarak idam edilir. (19 Şubat 1873)

“Söyle yoksul halkım, kim seni köle beşiğinde böyle sallayan?

O mu, hani çarmıh üstündekini delik deşik eden çivileyerek;

Ya da seni masallarla tavlayan ”sabrın sonu selamettir!” diyerek”

Hristo Botev, 1875 yılında, Bosna- Hersek Ayaklanması patlak verince şöyle yazar çalıştığı gazetenin sütunlarında: “Balkan yarımadasının faciası başlıyor. Avrupa ve oluşan siyasi koşullar yalnız bunu kendi başına elde edebilene siyasi özgürlük ve egemenlik tanıyor. Bulgaristan bu tarihi fırsata seyirci kalmamalı ve bu fırsatı kaçırmamalıdır.” Bulgarların beş yüzyıllık Osmanlı esaretine karşı kurtuluş mücadelesinde doruk noktası olan 1876 Nisan Ayaklanması başlar ardından… Osmanlı işgaline karşı Bulgarların genel silahlı ayaklanmaya yakın olduğuna ikna olunan ve başlatılan bu hareket büyük bir heyecan yaratır Bulgarlarda. Her ne kadar ayaklanma başarılı olamadıysa da, Bulgarların acımasızca bastırılan Nisan Ayaklanması’ndaki kahramanlıkları Avrupa basınında geniş yer bulur. Botev, bu yankıların öneminin bilincinde bir devrimcidir. Bu, gündem oluşturmak ve hareketin sesini tüm dünyaya duyurmak için çok önemlidir. Hareketin dışında kalmak istemeyen ateşli devrim adamı Hristo Botev, Romanya’dan Bulgaristan’a geçen 200 kişilik bir gerilla gurubunun başında ülkesine girer. Gurup hareket etmeden önce Botev, en büyük Avrupa gazetelerinden “Journal de Geneve” ve “La Republique Francaise” e gönderdiği telgrafta, üstlendiği misyonu anlatır. Botev ve adamları, Avusturya bandıralı buharlı “Radetski” adlı bir gemiye binerler ve Tuna’yı aşarak, 17 Mayıs 1876 günü, bugünkü Kozloduy’a yakın bir yerde karaya çıkarlar. Hepsi bahçıvan kılığında olan devrimcilerin gelişi, Osmanlı yönetimince 20 Mayıs günü anlaşılır ve Osmanlı’nın en tehlikeli birliği sayılan “başıbozuk” birliği Botev ve adamlarının peşine salınır. (Meraklısına Not; Başıbozuk’lar, bir çeşit kuralsız, yapacak hiç bir şey bulamadığından orduya gönüllü katılan serserilerin oluşturduğu, düzen tanımayan asker guruplarıdır.) Hasan Hairi Bey liderliğindeki iki başıbozuk taburu, ikiye ayrılan Botev ve adamlarına saldırır Voinovski civarında… Birkaç gün süren çarpışmalardan sonra devrimciler, 2 Haziran 1876 günü, Veslez Dağı yakınlarında (Koca Balkan Dağı olarak da bilinir) kıstırılır. Girilen çatışmada, 130 devrimci öldürülür. Geri kalanlarda yakalanıp idam edilecektir. Hristo Botev’se, çatışmaların en yoğun olduğu 2 Haziran gecesi, Osmanlı keskin nişancısının uzaktan gönderdiği tek bir kurşunla, göğsünden vurularak öldürülür.

“Özgürlük düşüncesi onu sürü yapmasınlar diye her şeye gücü yeten bir tutkudan başka bir şey değil.” (Hristo Botev’in, 13 Temmuz 1875 tarihli, Bayrak Dergisi’nin 22. sayısına yazdığı yazıdan)

Her ne kadar şair Hristo Botev, henüz 28 yaşındayken öldürülmüş olsa da, Nisan Ayaklanması’nın yankısı, Bulgar halkının bağımsızlık mücadelesinin uluslararası destek bulmasını sağlar ve Bulgaristan’ın özgürlüğünün kapılarını açacak olan, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın çıkış nedenlerinden sayılır.

Hristo Botev’in sadece 20 şiir yazdığı halde, hem ülkesi Bulgaristan’da, hem de dünya şiiri içinde nasıl bu kadar etkin olduğunu merak edip, neredeyse bir kaçı hariç diğerlerinin dilimize çevrilmediği şiirlerinin peşine düştüm… Bilmem ki, bir iki kişinin dikkatini çekmeyi başarabilir mi bu çabam?

Hristo Botev’in ilk şiiri kabul edilen “Anneme” 1867 yılında yazılmıştır. Ama buradaki ‘anne’ seslenişi, sanıldığı gibi doğuran kadın-anne değildir. Botev’in ‘anne’ diye seslendiği özgürlüğe hasret, acı içinde kıvranan memleketidir.

“Senden başka hiç kimse sevgili anne, vatanım, özgürlüğüm / Senden başka hiç kimse bu kadar büyük değil / Sen benim aşkım ve inancımsın / Ama şimdi sizi kucaklamak için esir olan umutlu kalbim küle dönüyor / Birçok rüya, sevgili anne hâyâl / Birlikte mutluluk ve zafer paylaşmak istiyorum seninle / Gücüm sana duyduğum arzular kadar / Ama biliyorum, bütün arzular için bir de büyük büyük çukurlar var.

Benim yoksul kalbim, sevgili kucağına düşmek için yoksul kaldı / Yani bu genç kalp, bu acı ruh, yoksul biçare isteyebileceğini senin uğruna ölerek teselli ediyor… / Baba, kız kardeşim ve sevgili yoldaşlarım / Ben, sert duygular olmadan sizi kucaklamak isterdim, ama olmadı.

Benim mezarda bir başıma çürümeme izin vermeyin!”

Botev’in 1867 tarihli başka bir şiiri yoktur kayıtlarda. Ardından 1868 tarihli “Kardeşim İçin” şiirini görürüz. Bu şiirinde de haykırmaktadır Botev. Kavgaya çağırmaktadır. “O kimdir bir dost eli yerleştirir sıkıntı içinde kanayan kalbimde üzerine? / Hiç kimse, hiç kimse / Özgürlük “ … 1869’da hiç şiiri yoktur şairin. Ertesi yıl iki şiirini birden görürüz. “Ağıt”(Yakarış) ve “Ganimetleri Paylaşmak”

Örneğin ‘Ağıt’ şiirinde şöyle seslenir şair. “Güç ver benim koluma, silâhıma, başkaldırdığı gün köleler! / Güç ver ki, ben de kendi mezarımı dövüşenler arasında bulayım!”… Bu acı sesleniş, “Ganimetleri Paylaşmak” şiirinde öfkeli bir meydan okumaya döner.

“Kuşaklar hüküm verecektir / Bizim iyi ya da kötü yaptığımıza / Ama şimdi amacımız el ele / hayatı en ileriye taşımaktır… Acı içinde ve tutsak bir ülkede kalbimizin yoksulluğu / Bizim yaşam yoldaşımızdır / İşkence altındayız ama başımızı eğmeyeceğiz esarete / Tutkular, saygısız putlara boyun eğmez çünkü / Biz iki kederli savaşçı / Kalplerimizde ne varsa inanca ve yaşamaya dair / Biliyoruz ki şimdi ilerlediğimiz yerdedir.”

1871 şairin daha acıya daha da duyarlı olduğu bir dönem olmalı? Dört şiirini birden görürüz. “İlk Aşk”, “Veda”, “Haijduk” ve “Eloped” adlı bu şiirlerde daha çok, halkın acı içinde inleyişi ve hürriyet özlemleri, heyecanlı bir propanga diliyle Botev’in ateşli ağzından duyulur. 1871’de “Mücadele” ve 1872’de “Yabancı” isimli şiirleri yazar Botev. 1873, şairin iyiden iyiye keskinleşmeye başladığı yıllardır. “Aziz George Günü, Vatansever, Neden değilim…? Epistle, Lokali, İnancım, Karanlık Bir Bulut Belirdi ve Hacı Dimitar” şiirlerinin hepsi 1873 yılında kaleme alınmış şiirlerdir. Botev, neredeyse tüm şiirlerini sürgünde, dağlarda, savaş ortamında yazar. Belki de bu yüzden, direk ruhumuzu yaralayacak kadar kuvvetli bir yalınlık, bir davet vardır Botev’in dizelerinde. Botev’in şiiri, hem yabancı ve yerli zalimlere karşı kendi özgürlüğü için mücadele etmek gerektiğini söyler; hem de, devrimci fikirlerle dolu yoksul insanların duygularını yansıttığı için ölümsüzlerdir bence… En ünlü şiirlerinden biri kabul edilen, “Hacı Dimitar” şiirindeki lirizm, yazıldığından bu güne, yani 127 yıl sonra bile tüylerimizi ürpertiyorsa, Botev’in sadece 20 şiirle dünya şiir tarihinde yer almasına şaşırmamalıyız… Botev bu şiirde sanki geleceği görmüş de, kendi ölümünü yazmış gibidir.

“O hayatta, yaşıyor! Orada Balkan Dağı’nda / Bir kahraman göğsünde derin bir yara ile yatıyor / Sessiz ol kalbim! / Özgürlük mücadelesinde düşenlere ağlanmaz / Yas yok, biliyorum / Ve her şarkıda onu hatırlıyorum… / Gündüzleri bir anne kartal ona gölgesini ödünç verdi / Ve bir kurt usulca, yarasını yaladı / Ormanda rüzgâr Balkanların en yiğit haydutunun şarkısını söylüyor! / Şimdi, onun kardeşi olan kalbim / Sana onun yolunda ilerlemek düşüyor. “

Botev’in geri kalan iki şiirinin biri 1875 tarihinde yazdığı “Ona” adlı şiiri ve son şiiri de, 1876 tarihli “Vasil Levski’nin Asılması” adlı şiiridir. Büyük kavga yoldaşı Vasil Levski’nin asılmasını bakın nasıl dize dize ağlıyor büyük şair. (*Bu şiiri Ataol Behramoğlu, İngilizceden dilimize çevirmiştir.)

“Anam benim, doğduğum, sevdiğim toprak / Neden ağlamaktasın böyle acı acı, böyle zavallı? / Sen ey iğrenç karga, lanetli kuş / Üstünde gakladığın kimin mezarı?

Ağlıyorsun anam, biliyorum neden / Tutsaksın, ezilmektesin bir kuru ekmek uğruna / Senin temiz sesin, elemini söyleyen / Umutsuz bir sestir, ıssız bozkırda.

Ağla! Çünkü orada, yakınında şu Sofya kentinin / Yükselmede bir darağacı kocaman kocaman / Orada Bulgaristan, en yiğit oğlun senin / Sarkmada sarkmada darağacından”

Türkiye’deki kaynaklarda neredeyse bir kaç kuru sözle geçiştirilen bu dünya şairiyle ilgili yaptığım bu çalışmanın, şiir dostu genç insanlara bir ilham vermesini dileyerek yazımızı bitirelim.

Hristo Botev, gün be gün duyarsızlık ve aktüel batağına çekilen gençler için belki hiç bir şey ifade etmeyecek, biliyorum. Ama bakın, o ilgi çekmeyen ve sadece 27 yıl yaşamış, sadece 20 şiir yazmış bu adamın adı nerelere verilmiş? Vurulduğu dağın en yüksek tepesine onun adı verilmiş örneğin… Koskoca bir şehire de onun adını vermişler; Botevgrad… Bulgaristan Ulusal Radyo Kanalı’nın adı da onun adını taşıyor. Sonra bir kaç stadyum onun adıyla anılıyor. Birçok da spor kulübünün adı, onun adıyla eşlenmiş durumda. Örneğin, PFC Botev Plovdiv, örneğin Botev Vratsa gibi… Zvezdno Obshtestvo Gözlemevi ‘de görev yapan, Bulgar uzay bilimci Fratev tarafından 23 Ağustos 2009 tarihinde keşfedilen asteroide bile onun adını vermişler. Sadece bu kadar da değil… Bulgaristan Hükümeti, Botev adına Uluslararası Botev Ödülü adında bir de ödül uyguluyor şimdilerde… Romanya, Makedonya ve Polonya’da da, Botev’in adı bazı cadde ve sokaklara verildi.

Her yılın 2 Haziran günü, saat 12.00’da, Bulgaristan’ın her yerinde, hava saldırısını uyarmak için kullanılan sirenler, Hristo Botev ve Bulgaristan’ın özgürlüğü için ölenlerin anısına bir dakika boyunca ötüyorlar. Sirenler durdurulana kadar tüm Bulgaristan, ayakta ve gözleri kapalı bir halde, Botev’i ve diğer devrim için ölenleri düşünüyor.