Artık işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmişti. Bu herkesin tek başına verdiği, altta kalanın canının çıktığı bir savaştı. Siz başkalarına ziyafet vermiyordunuz, size ziyafet verilmesini bekliyordunuz. Şüphe ve nefretle birlikte yaşamayı öğreniyordunuz; paranızı elinizden almaya çalışan, kapanlarına ne bulurlarsa koyan düşman güçlerle çevrili olduğunuzu anlıyordunuz. Mağazalar sizi baştan çıkarmak için vitrinlerini her çeşit yalanla kaplıyordu; yol kenarlarındaki çitler, lamba ve telgraf direkleri yalanlarla kaplıydı. Size iş veren büyük şirket hem size hem de bütün ülkeye yalan söylüyordu; her şey baştan sonra koskoca bir yalandı.
Kalplerini bahara açan çiçekler gibi açmışlar ve merhametsiz kış üstlerine çullanmıştı. Dünyada çiçek açmış hiçbir aşk ayaklar altında böylesine ezilmiş miydi acaba!
Saatler, günler, yıllar boyu sabahın beşinden öğlene, ardından yarımdan beş buçuğa kadar aynı bir metrekarelik yerin üstünde kutuları yerleştirmek dışında hiçbir şey düşünmeden, tek bir hareket yapmadan durmak onun kaderiydi.
" Yerin ansızın ayaklarınızın altından çekildiği ve kendinizi dipsiz uçurumlara düşer gibi hissettiğiniz mide bulandırıcı bir kâbus gibiydi. Kendilerini çakan bir şimşeğin ışığında görür gibi oldular: Acımasız bir kaderin köşeye kıstırılmış, tuzağa düşürülmüş, yok olmanın eşiğindeki kurbanları. Umutlarının kırılgan iskeleti kulaklarının dibinde çökerek yerle bir oldu."